13 Ağustos 2016 Cumartesi

Kuş Saklambacı


Birkaç hafta önce yan site bahçesindeki mazıların dibine konduğunda görmüştüm bu yıl ilk kez. Fotoğraflayamadan havalanmıştı. En ufak bir sesi bile duyabiliyor kuşlar. Ve duydukları zaman pııırrr…


Bugün tesadüfen fark ettim. Açıkçası çıplak gözle, birkaç metre gibi çok yakından olmadıkça  ya fark edilemez ya da en iyi ihtimalle serçeden ayırt edilemez çoğu tür. Diyelim ki fotoğraf makinenizin objektifinden,  yakınlaştırmayla seçebilirsiniz ne cins kuş olduğunu. Ya da en iyisi dürbünle bakmak; kırlarda, dağlarda.

Sanki kurbağa ayaklarını andıran  renkleri matlaşmış mazı yaprakları arasında, mazının uzayıp gitmiş ince ana dalında saklambaç oynar gibi kendini göstermemeye çalışarak epeyce bir oyalandı. Hava rüzgarlıydı. Objektif sallanıyor bu yüzden. Bulanıktı da. Çok uzak mesafe olmamasına rağmen  çok da iyi çıkmasa da idare edilebilecek bir sonuç verdi yine de çekim.

Saklambacı seven kuyrukkakanın mazı dalında, mazı yaprakları arasındaki oyununun fotoğrafları. Sobelendiğini hala bilmiyor.
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.08.2016, 23:14

 @AcemiDemirci
Paylaş :

Çöpçü Balığı Olmak !..

Bu yazımı, çöpleri oraya buraya fırlatarak yaşadığımız her yeri kirletmekten çekinmeyenlerin  her türlü atığını hiç erinmeden, yüksünmeden gönüllü olarak toplayan böylece çevreyi temizlerken kirletenlerin alaycı tavırlarna bile maruz kalan Sevgili Yağmur Yağar’a ithaf ediyorum. 

Dünya akvaryumunun balıkları gibiyiz. Bizim gözümüze devasa, uçsuz bucaksız görünüp de gökyüzünde nokta halindeki yıldızlardan biri olan koskoca bir akvaryumun türlü türlü balıklarındanız.

Masmavi akvaryumun lepistesleri, neon balıkları, melek balıkları, ay moli, kılıç kuyruklarıyız yani. Göz alıcı renklerini akvaryum suyu içine içine yukardan koyvermiş eleğimsağma mı desem, ebemkuşağı mı yoksa alkım ya da gökkuşağı mı desem? İşte öylesine cümbüş var suda yüzen pulların renginde. Akvaryum denilince rengi gökkuşağını kıskandıracak tonlardaki bu balıklar gelir akla ilk. Gösterişli, allı pullu, suda süzülüşü bir izlence. Ama…

Rengine alkımda rastlanmayan soluk çöpçü balıklarını unutmamak gerek. Solgun renkli, gösterişsiz, tostoparlak halleriyle her ne kadar balıklar anılırken en son gelen olsalar da akvaryumdaki hayatı yaşanır kılmada başı onlar çeker.
 
Sanki  akvaryuma bakınan bir kadının  kazara suya düşmüş değerli taşlarla bezeli rengarenk yaka iğnesi gibi, yakutundan zümrüdüne, safirinden laline, akuamarinine, topazına donanmış mücevheri andıran gösterişli  balıklar  ışıltılarla süzülürken gelene geçene renk şöleni sunar. Ola ola tek yüzer, eğleşir onca balık. Dert etmezler, tasalanmazlar sular da kirlenir, kumların arasına atıklar dolar diye.  Onca balığın arkasını toplayan bir balık vardır ama akvaryumda. Çöpçü balıkları.

Ne süs diye dibe konmuş lav ya da kireç taşı oyuklarına, kuru odunların altlarına ne yosunlara saklanıp tembellik etmez çöpçü balıkları. İnsanların süklüm püklüm haldekilerini andıran gösterişten uzak çöpçü balıkları, görkemli diğer balıkların ha bire boydan boya dolanmaları sırasında canına okudukları akvaryum ortamını, çevrelerini temizlerler hiç bıkmadan.   

Vatoz deniliyor çöpçü balıklarının daha iricesine. Kimisi noktalı oluyor. Büyüdükçe de büyüyorlar. Vantuz gibi bir yapıdaki ağızlarıyla akvaryumun camına yapışıp tutundukları camları temizlemeden ayrılmıyorlar.

Gösterişten uzak vatozlar camları temizlerken o camın ardındaki canları yaşama bağlamaktadırlar bir yandan. Temiz camlar, sadece dışarıyı görmek için değil, dışarıdan içerinin de görünebilmesi içindir. Görmek ve görünmek, temizlikten geçer o halde.

Ne neonlar gibi elektrik mavisi renkteler ne lepistesler kadar pırıltılı, albenili pulları. Kahverengi bile denilemez belli belirsiz renklerine. Vatozlar, içimizdeki kimi insanları andırır yani. Diyelim ki pikniğin nasıl yapılacağını, içi çöp dolu poşetleri ne yapacağını bilen insanları.
 
Piknik yapmayı bilmek uygarlığın göstergelerinden biri oldu belki de şimdilerde. Piknik demek de mangal saplantılı olmak demek bir yerde artık. Nasıl bir su kenarı, ağaç gölgesi, çayır çimen  sevmekse öylesi sevmek, ille ağaçların emek emek saldığı oksijen dumanla boğulacak şimdinin piknik anlayışında. Artık neredeyse saplantıdan öte hale gelen mangallar yakılacak, temiz hava denilince tek kalan yerler olan kırların, dağ eteklerinin, ormanların havası karbondioksite bulanacak. Mangal keyfi kimisi için sağın solun, her yanın keyfini kaçırtacak isi, dumanı, pisi fütursuzca alabildiğine salmak keyfiyle başkalarının keyfini kaçırmak oldu çoktandır. Kırın anlamı çayır, çiçek böcek,  doğa, temiz hava olmaktan anlam kaymasına uğrayıp mangal dumanı, pisi, çöpü anlamına  büründü haylidir.  Mangalcıların su kıyılarını, çayırları, dağ eteklerini ya da buldukları her yeri akıllarınca piknik alanına çevirip yedikleri içtiklerinin ambalajından kavun karpuz kabuğuna, plastikten teneke kutusuna dek her şeyi güya temizlik göstergesi olarak poşete koyup sonra da poşeti çöp kutusuna atmayıp bir imza atarcasına piknik yerinde terk edenleri vardır ya… İşte o piknikçiler,  akvaryumun suyunun keyfini çıkarırken bolca da kirleten süslü püslü; ama kirletici balıklara benzer.
 
Vatozlar mı? Onlar, evinin içini bal dök yala mantığıyla pırıl pırıl tutarken arabasının camından  her şeyi yola, doğaya fırlatanlarla; piknik meraklısı olup da mangal dumanıyla  havayı kirletenlerle baş etmeye çalışan insanlara benzerler. Ki böylesi bir vurdumduymazlıkla uluorta kirletilmiş yerleri temizlemeye çabalayanlarla alay edenler bile çıkabiliyor. Oysa kirlenen çayırlar, yamaçlar, ekmek olacak buğdayın yeşerdiği, suyun göze bulup kaynak olduğu, orada bitecek ağacın oksijen salacağı yerdir. Daha geniş anlamda yaşadığımız dünyadır.

Çöp kavramı, çöplüğe dönüşmüş anlayışların umursamadığı bir kavram  oluyor şimdilerde. Çöp demek, pis koku, mikrop üretecek kokuşmalar, çürümeler, kirlilik demekken piknik artıkları ile dolu poşetler tek bagaja girmesin de neresi  kirlenirse kirlensin anlayışının hoşgörüsünde semirmekte. O zaman tüm balıklara hayatı yaşanır yapan vatozları anlamak hatta örnek almak zorundayız galiba. İçinde yaşadığımız dünya akvaryumunu kirletenler olarak.

Her dünya kirlenir az çok. Gerçi hiçbir canlı, insan kadar kirletemez kendi dünyasını. İnsan, nice canlıyla paylaştığı dünyayı kirletirken dünyanın yalnızca insana ait olmadığını tümden unutmuş görünüyor. Başka canlıların sudaki, ormandaki, ağaçtaki, mağaradaki dünyalarının dengelerini umursamayıp kirletirsek kirli havada insanların başına gelecekler gelecektir onların başına da. Soluk alamayacaklar yani. Yaşayamayacaklar kısacası. Yakındır Everest’e tepeden bakacak çöpten dağların belirmesi. Yakındır.

Vatoz olsak diyorum. Çöpçü balığı olsak. O lüks mü lüks arabalardan güzelim yerlere fırlatılıp atılan cips paketlerini, çikolata yaldızlarını, buruşturulup fırlatılmış sigara kutularını, pet şişeleri toplasak. Dahası hiç atmasak. Neon balığı mavisindeki arabalarından, lepisteslerin renklerini kıskandıracak  sedefli boyaları olan araçlardan göz kırpmadan yola, tarlalara, ovalara, dağlara, denizlere atılıp leyleklerin başına dolanan, kaplumbağaların bellerine takılıp onların ince belli büyümesine, kuşların gagalarına yapıştığından yemlenemeyip  ölmelerine neden olan her şeyi temizlesek diyorum. Dip köşe. Yani balık akıllı olsak biraz diyorum.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.07.2016

Paylaş :

“Zor Anlamlar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

11 Ağustos 2016 Perşembe

Birkaç yıl sonraki karşılaşma

Nihayet bu sabah rastladım. İki yıl belki biraz daha geçkince bir süredir görmemiştim. Bu sabah belli belirsiz fark ettirdi kendini. Hiç kaçmaz gözümden farklı kıpırtılar. Kaçan şeyler var, olabilir; ama öyleleri kaçmaz. Yine kaçamadı zaten

Diyelim ki 2010 yılında burada adım başı onları görürdünüz. O zaman kule sayısı bunca artmamıştı. Karşılarda, yanlarda hala ekin kaldırılıyordu. Şimdi rezidans, kule dolu sağ sol, o yan bu yan. Onlara da yer kalmadı haliyle. Bir de ta yükseklerden av bakınan şahinlerin öğünleri olmaları cabası.

Daha önce birkaç kez resimlerini çekmişliğim var. Bu mu yoksa annesi mi, ebesi mi, büyük ninesi mi bilemiyorum. Ama familya aynı.

Sabah güneş çiğ, gözüme vurmuş. Kapkara gözlüklerin üstünden  açık bulup fırsat bilip gözlerimi kamaştırıyor. Sol elim siperlik gibi o açığın üzerinde.

Sağ taraftaki eski çavdar tarlasının hala biten yabanileşmiş  ekinlerinin taneleri  çoktan döküldü, karınca yuvalarına taşındı bile. Yabani havuçların narin ve kara göbekli kirli beyaz çiçekleri uzun sapları üzerinde kurudu hatta. Tek tük orada burada çıkmış pembe gülhatmiler, orakla biçilir gibi kesildi köpeklerin otların arasında saklanıyor olmaları tehlikesine karşı.


Sağ tarafta kalan çavdar tarlasını uzantısı olarak komşu sitenin önündeki parka hafiften meyleden bayırdaki sararmış, bozkır imzalı otlardaki hareketi fark ettim. Çok hafif de olsa otlar titredi.  Rüzgar eğmesi değil. Karaltımsı bir şey ilişti sanki gözüme. Gözlük camları kapkara, güneç çiğ;  nasıl fark ettiysem yine de o bir karışlık canlıyı.

Durup bakındım. Bir şey var orada biliyorum. Birkaç kez sincap da görmüştüm. Hatta tilki bile çıkmıştı karşıma eskiden bir sabah. Tilkiden korkulmaz. O insanlardan korkar. Çünkü akıllı J Eğer otların hafiften oynaşmasına neden kaplumbağa olsaydı onu  ayan beyan görürdüm.

O, içinde gezindiği, saklandığı  otlara benzemek için elinden geleni yapmış. Yine de sırtındaki  deseni fark ettim. Makinemi kılıfından çıkarmak isterken o da benim hareketlendiğimi gördü ve kıvrılarak ileri yöneldi. Kaçıyor. O kadar atak, o kadar kıvrak ki.  Bu yüzden o kadar acele çektim ki yıllar sonra, çiğ sabah güneşinde. Böyle anlarda açıymış, güneşin geldiği yönmüş  hesaba katarsam hesaba katmadık bir şey olur. Kertenkele gözükmez olur.
 
Neyse ki  iki pozunu yakalamışım. Ancak bu kadar oldu. Fotoğraf gruplarında yayınlamalık  değiller tabii böylesi dar anlarda, kaşla göz arasında çekilen resimler. Ama artık kaç zamanda bir turfanda kertenkele fotoğrafı görebiliyoruz ki beğenmezlik yapalım… Gerçi, turfanda olması için baharda olmalı çekim. Ancak artık ne baharda ne yazda kolay görülemedikleri için onlar her an tıpkı turfanda sebzeler gibiler.

İşte sabah sabah birkaç yıllık görmeyişin ardından nihayet gözüken; ama şahine gözükmemesi için arkasından dilekte bulunduğun  kertenkele.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.08.2016, 20:58


Paylaş :

10 Ağustos 2016 Çarşamba

MİM ile MİMlenmiş Öykü

Yazılar, yazarın aynası bir yerde. MİMler de bir konuya açılan kapılar. O yüzden bu yazıma tema olarak pek sevdiğim eski taş ya da toprak tuğlalı Aksaray evlerinin zemberekli kapılarından örnekler seçtim.

Bir an olmuş, bir olgu çerçevesinde deyimler, bir yerde çıkıvermişler ortaya. Deyim olarak değil ama ilkin. O anı anlatan kısacık, öz bir ifade olarak. O olay ve onu anlatan birkaç sözcüklük öze indirgenmiş anlatım öyle anlamlı bulunmuş ki sonrasında da kullanılagelmiş. Deyim yerindeyse deyim olma yolculuğuna çıkmışlar. Ve bugün bizim taşı gediğine oturtmak anlamında kullanılan sözlerimizden olmuşlar.

Neredeyse çoğunun belki hiçbirinin nasıl ortaya çıktığını bilmiyoruzdur kullanırken. İlk çıkış anlarındaki öykülerini bilip bilmediğimizi  umursamadan; ama  yerli yerinde bir söz dizimi olarak gördüğümüzden sarf ediveririz. Deyimler, bir öyküden doğar. Oysa o kısacık söz dizimiyle beynimizde çağrışımlar oluşturan deyimlerin her biri, yaşanmış bir öykünün olabilecek  en kısa özeti aslında. Nasıl mı?

Hiçbirimizin bir diğerini tanımadığı, görmediği, ne yaşı ne başı ne mesleği ne çoğunun gerçek adı ne de burada tek mi çift mi yoksa çoklu halde mi bulunduğunu bilmediği; ama yazılarından, çektiği fotoğraflara ayak sesini tanıdığı sayfalar demek bloglar. Ses değil söz üzerine. Sözler yazılı halde. Bloglar sessizdir.
 
Bu sessizliğin yine sesiz bir ağırlaması, daveti var bir konu çerçevesi dahilinde. Konu seçmece değil. Seçilmiş ve belirlenen birkaç bloğa sunulmuş. Buna MİM deniliyor malum.

MİM, bir tür röportaj, söyleşi, mülakat, anket hatta istatistik. Kim bilir hangi ilde, köyde, dağ eteğinde, Ankara’nın mı, İzmir’in mi, İstanbul’un mu, Trabzon’un ya da Ordu’nun mu veya Antalya’nın mı keşmekeşindeki bir blogda cevaplar hazır olacaktır yakında…

Hiçbirini tanımazsınız blog sahiplerinin. MİM soruları, yazıları değil yazıları yazanı tanımanıza vesile olacaktır bu yüzden. Ama yazı bazen ayna olabiliyor galiba. Gizli bir fotoğraf görevi yapabiliyor. Öyle oluyor ki tanıdığınızı düşünüyorsunuz bazı yazıları okurken kalemi tutanı. Aman aman tanıdık olması da şart değil. Sonuçta herkes insan. Yazıların ve MİMlerin böyle etkileri olabiliyor. MİMler, bugünkü yazımın öznesi.

Gelelim “mim koymak” ya da “mimlemek” deyiminin öyküsüne.

Yüzyıl bile  olmadı daha, yurdumuzun çektiklerinin geride kalmasında. Savaşlardan çıktık. Acılar çektik. Kolay olmadı bu toprakların bizim olarak kalması.

Artık çocukların bile askere alındığı Anadolu’da erkek çocuklarının adı en çok Mehmet ya da Mustafa imiş. Öyle ki Mehmetsiz ve Mustafasız tek bir ev yokmuş.  Askere gidecekler kayıt altına alınıyor, ev ev gezilerek o sıralar. Her evde bir Mehmet var. Mehmet’in baş harfi M.

O kadar çok Mehmet var ki liste Mehmet ile dolu. O sıra kullanılan abece; şimdiki değil. Eski abece ve M harfi, mim diye okunuyor.

Kolayını buluyor kayıt işlemini gerçekleştirenler. Daha evde askerlik erkek çocuk olup olmadığını sorduklarında hemen Mehmet adını duyduklarından ismi soran, kaydı yapana “koy bir mim”  diyerek  söylüyor o evde de bir Mehmet olduğunu.

Bu çok anlamlı deyimimiz bugün de kullanılıyor artık. Bloggerlar yapıyor bunu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.08.2016, Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci6

Paylaş :

9 Ağustos 2016 Salı

Bozcaada’da bir çarkıfelek

Güzelliğine sıfat bulamadığım cennet gibi bir yer olan ve bitmesinden, tükenmesinden  ödüm kopan Bozcada’nın taş evlerinden birinin demir dış kapısı üstüne abanmış, bahçe duvarını kapladığı yermezmiş gibi demir kapı açıldığında içeri gireceklere de hoş geldiniz dercesine yaprak yaprak sarkmıştı sarıcı bitki. Çiçeklerin çoğu solduğundan yapraklar arasında epeyce arandım koskoca bir demeti andıran sarmaşığımsı dolantıda. Tek tük bile denemeyecek kadar az sayıda açmış çiçek vardı o an. Üç bile değildi belki onca daldaki çiçek sayısı. Fotoğraftaki işte o saklılardan biri. Bu çiçeğin üç adı var;  Çarkıfelek, Saat Çiçeği, Passiflora.

Pek saate benzetemem.  İlk adı daha uygun galiba. Çarkıfelek. Üçüncü adı, etkisi yüzünden olmalı. Bugün fotoğraf gruplarında bunu paylaştım.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.08.2016, 22:53
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

8 Ağustos 2016 Pazartesi

O Şiirdeki Gibi

O Şiirdeki Gibi
Hala Anlatamıyoruz...

Bu yazıma tema olarak elektrik direğine konacakmış gibi gözüken  kuş şeklindeki bulutu seçtim. Uçan kuş şekline girerek ne anlatmak istediğini hala kimse anlayamadı  o bulutun...

 Kitaplarda, dizilerde sitemdir. Yakınmada beylik konudur. Sürükleyicidir. Çünkü dile gelmediğinden bilinmezde kalır. Çünkü gerideki bir gizi içerir. Eskilere dayanan acılar, kayıplar, sızılar, sırlar, daha neler neler anlatılamayanlar olur kalır. İçte de ukde olarak kalırlar..

Kitap okumak, blog okumaktan önce daha seri ve hızlıydı. Şimdilerde kitap okumak hala sürse de ekrandan okuma yani bloglarda gezinme de başka bir okuma türü olarak gerçeğimiz.

Denk geldiğim, en sık rastladığım kavram, iletişimsizlik. Anlatamamak yani. Ya da anlaşılamamak. Anlaşılamamak; ama daha çok anlatamamak gözde dağlar gibi büyümüş bir dertlenme konusu. Öyle bir dertlenme ki çift çanak zirveli bir yanardağ. Bir ucu anlatamamak öte ucu anlaşılamamak…

Ne zaman bu kavramlara denk gelsem aklıma ilk Orhan Veli gelir.  O da anlatamamaktan çekmişti. Neyi anlatamadığını  belki tam bilemedik; ama bir şeyi ya da şeyleri anlatamadığını bir şiirle açık açık söze dökmüştü.

Orhan Veli’nin “Anlatamıyorum” dediği günden bugüne anlatılamayanlar çoğalmış. Öyle ki sıkça karşımıza çıkacak kadar. Kitapta, dizide, blog yazılarında. Ya da konuşma sırasındaki bir iç dökmede.

Orhan Veli’nin anlatamadığı şeyler olduğundan bahsettiği şiiri, bugün hala aynı dertten çekenlerce hallerini resmeden  dizeler oluyorsa eğer… Hala anlatamayanlar var o zaman. O günden bugüne öyle düşünenler varsa, anlatamamak kimilerince hala bir çaresizlik demek ki.

Malum, iletişim konusunda sıkça yazıyorum. Denemelerle. Orhan Veli şiirindeki dertten şimdilerde çekenlerin halini o zaman en iyi yine bir şiirle mi anlatmalı? Ne kadar anlatılabilir bilemeyeceğim; ama bir çabalasam dedim.

Bugün de anlatamayanlar ve anlatılamayanlar olduğunu anlatsam... Elimden geldiğince tabii. Bir Orhan Veli şiirinin gölgesinde elbette… Çıkış noktası böyle bir şiir olunca eli ayağı dolanıyor  insanın. Çekiniyor insan hem de nasıl. Anlatamıyorum yani  :)  Ve şiir:
 
 O Şiirdeki Gibi

Orhan Veli’den bugüne değişen bir şey yok!
Anlatamıyoruz neyse o dilimizin ucunda olup da söylemediklerimizi.
Satırlar aç oysa kestirmeden deyivermeye,
Kulaklar tok suskunluğun böylesine.
Anlatamıyoruz.
Belki hiç anlatılamayacak…
Bir şey var iç ağrısı ve hep öyle kalacak.

Sindikleri kuytulardan dışa atamıyoruz
Dilin ucuna gelip de ağızdan çıkmayan baklaları.
Kaç kez niyetlenilip de kaç bin kez yutulanları.
Yazıyoruz, çiziyoruz, mış gibi yapıyoruz;
Yine de Orhan Veli dizesine körü körüne zincirliyiz,
Anlatmak için bile çözülmüyoruz o sitemli mısradan.

Gevezeyiz fazlasıyla ona buna gelince,
Çalçene, deli dolu, neşeli de olabiliriz hatta.
Anlatılamayanlara gelince sıra ama…
Ketum olmamıştık hiç böyle daha önce.
Ağzı sıkı, sözleri mühürlü, içi kor, dışı taş kesilmemiştik hiç.

Anlatılamayanları anlatmak zor!
Değil ağızdan, yazıya, şiire dökerken bile.
Her yanı denizle çevrili bir ülkede
Nehrin bile olmadığı bir kentte yaşamak gibidir anlatamamak…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.08.2016, 09:38

Paylaş :

Rüzgardan korunakta

Kendisi Çeşmeli. Rüzgarsız günlerde çatılarda, rüzgarlı günlerde de havuzun kenarındaki esintiye siper evin panjur çıkıntısında korunaklı halde bekliyordu. Desenli tüylerinin yelde karmakarışık olduğunu çok gördüm. Kısık kısık öter. Birkaç cins ötüşü var. Kuku adı da ötüşünden dolayı. Kuku, adının kısa hali. Kukumav aslında.

Akşamları çıkar, her zamanki yerini alır. Tanır da etraftakileri. Mesela benim kendisini çektiğimi çok iyi bilir. O yüzden elinden gelen en ciddi pozları vermiştir her zaman. Çok da başarılı olmuştur :)
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.08.2016, 22:02
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

7 Ağustos 2016 Pazar

#BloggerLife2 MİM

Cafe Tigris yazılarını hiç kaçırmam. Kaçırsaymışım, MİMlendiğimi de kaçıracakmışım son yazısında. Verdiği cevapları keyifle okudum, okudum, okudum… Sona geldiğimde okuduğum adımdı; Acemi Demirci. Bu, MİMlenmiş olmak anlamına geliyor.

MİMler böylesi şaşırtıcı ve şakacı güzellikleri beraberinde taşıyorlar. Çok teşekkürler kahvesine hep konuk olduğumuz Tigris.

Cevaplar mı? Geçiyorum o halde  :)


1- Blogger denilince akılınıza gelen üç şey nedir?

Jane Austen, öykü ve deneme.

Neden Jane Austen mi? Ne bloglardan ne de bloggerlardan haberdardım. Kaç yaşından beri olduğunu bile hatırlamadığım bir yaştan beridir yazıyordum. Yazmayı bildim bileli desem en kısa ve doğru anlatım olur.  Ortak buluşma noktası bir Jane Austen uyarlaması olan arkadaşlarımla  sanal tanışıklığın başlamasıyla yazılarımı artık kendime saklayamadım. Bu haberim bile olmadan bloggerlığa başlamamda Jane Austen etkisi.

Neden öykü mü? İkincisi öyküydü. Biz ortak noktası bir uyarlama olanlar, o uyarlamanın  bitimiyle ne üzerine konuşacağımızı bulmaya çalıştık. Bir toplanma noktası olarak ilk blog doğdu. Orada herkes yazacaktı. Ama  yazmak için ille ortak bir konu tercih edildiğinden ya da başka türlüsü olamayacağından hiçbir yazı çıkmadı. Blogu beslemem gerektiğini düşündüm. Ve  yazdım. Blog deyince ikinci akla gelen öykü bu yüzden.

Neden deneme mi? Üçüncüsü deneme. Öykü ile aynı öyküye sahiptir denemenin hatırlanması. Yani üçüncü için (Bakınız ikinci) ibaresi doğru kaçar.

2- Her temadan ( Kişisel, gezi, kozmetik, kitap vs.) yazılarını en çok beğendiğiniz, okumaktan bıkmadığınız bloglardan örnek verin desem?

Eğildiği konuya zaman harcayan, samimi olarak emek veren, çabalayan her bloğu beğeniyorum. Şu var ki ama, elbette hepimiz farklı insanlar olarak farklı eğilimlerdeyiz. İlgi alanlarımız aynı değil. Benim ilgi alanım çok. Fazlasıyla çok. Öyle yüzeysel de değil. O konunun okulundan mezun olanına kök söktürmeyi sevecek kadar da kaybolmak yanlısıyım ilgi alanlarında gelişme konusunda. Aslında bunun gerçekleşmesi,  eğlencenin en seçkini. Diyelim ki bitki konusu düşkün olduğum konulardan biri yalnızca. Kimi bitki türlerini Latincesine dek bilirim ki başvurulacak kaynak azsa Türkçe’de, İngilizcesi’nden de okuyabileyim. Çok birikimim böyle oldu zaten.

Belçika’da Türkiye’den gitme; ama aslen Türk olmayan birisi Türk olduğumuz için konuşmaya başladı bizimle. Otlara geldi konu. Bizim Ülkemiz’deki otların zenginliğine ve onlarla yapılan çaylara. Bir türlü hatırlayamadı, çıkaramadı anlatmaya çalıştığı  bitkiyi. Ben anladım yapraklarını ve rengini anlatmasını istediğimde verdiği cevaptan. Biberiyeyi anlatıyor. Türkçesini bilmediğinden “biberiye mi?” diye sorduğumda cevap veremedi. “Rosemarine mi” dedim. “Hah, o işte” dedi. Böyle işte.

Peyzaj mimarı arkadaşımla karşılaşınca ona çok zor bulunan hünnap fidesi satan bir sera bilip bilmediğini sordum çok önceleri. Önce tek yıllık bitki yani çiçek sandı. Sonra ağaç türü olduğunu ve Latincesini söyledim. Ziziphus zizyphus. Üniversitede okunmadığından bilinmiyordu haliyle  bu ağaç cinsi. Ama o sohbetten sonra bilindi. Ve o arkadaşım da herkese hünnabı anlattı böylece.

 Dolayısıyla bir blog hangi konu üzerine olursa olsun o konuda elinden gelenin iyisini yapmaya çalışıyor, bir şeyler için çabalıyorsa eğer içtenlikle, hepsi de teker teker çok değerliler benim için.

3- Yeni blog yazmaya başlayan arkadaşlara verebileceğin öneriler neler?

Zaman ayırmayı göze almak. Oturganlığa tahammül gösterebilmek öncelikle. Sanırım bir blog sahibi olmak,  çok nazlı büyüyen bir bitkiye hatta belki bir bebeğe  sahip olmak anlamlı. Ha bire acıkacak, ha bire ilgi, bakım isteyecek bir olgu bloglar da çiçekler gibi. İhmal ederseniz solar, gücenir. Suyunu vereceksiniz, bahar, kış bakımlarını yapacaksınız. Yapraklarının kurmasına izin vermeyeceksiniz. Köklerine mantar değmeyecek. Çiçekler açmasını sağlayacaksınız. Hatta öyle ki kuşlar gelip cıvıldamalı dallarında ki onlar yorumlar diye adlandırılabilir
 :)

4- Hangi ülkede yaşamak isterdin? Ya da en çok gitmek istediğin mekanları yazabilir misin?
Bizim Ülkemiz’den daha güzelini görmedim. Yok da zaten. Bizim Ülkemiz’deki bitki türüne, sebze, meyve, yemek güzelliğine başka yerde rastlamadım. Rastlamak da mümkün değil zaten. İtalyan, Fransız mutfağı mı? Kahvaltıları en güzeli. Meyveli yoğurda kadar var Paris’teki Saint Lazard Garı yakınındaki otellerde.

Böylesi iklim, ağaç çeşidi, böylesi dağlık, vadilik yer yok. Ya hepten soğuk, kış gördüğüm ülkeler ya da denizsiz. Öncelik elbette burası. Ancak öyle horlanıyor ki güzellikler kimileyin artık gezdiğim ve bildiğim güzel yerlerimizin adlarını yazmasam mı diye düşündüğüm  oluyor.

Otuz yıl öncenin Çeşmesi ile şimdi bir avuç içi kadarken  metropol muamelesi yapılan yorgun, bezgin, bitmekteki Çeşme çok farklı. Bundan çok üzüntü duyuyorum. Her yer güzel bizim Ülkemiz’de;  ama güzelliğini görmeyince, göz hep adı fazlaca duyulan yerlerde olunca  fark edilemiyor güzellikler. O yüzden gösterilmeli. Hatta gözlere sokulmalı. Aksi halde göremiyoruz. Kendimden biliyorum diyeyim de kimseler kızmasın bana :)

Bir de sadece doğa güzelliği yetmiyor. Oradaki anlayış, yaklaşım, hayat görüşü de çok önemli. Ne kadar güzel bir yer olsa da ne kadar yaklaşımda ve anlayışta yetersizse güzellik değil aksi kavrama bürünüyor bir yer.

İlla başka yerde yaşamam gerekirse sakin, doğası zengin, müthiş bir tabiatın içinde kaybolmuş, nüfusun az olduğu bir yerde yaşamak isterdim. Patagonya’da. Ya da Heidi’nin dağlarında. Alpler’de.

Mim sonunda, MİM’i sürdürecek blogger arkadaşlar yazmam gerekiyor. Umarım seve seve yanıtlarlar. Sobe mi desem onlara, MİM derken. Sobe o halde abece –alfabe- sırasına göre;

Ause Esua
Bir
Bir Deli Mavi
Calimero’nun defteri
Ece Evren
Kırmızı Rujlu Blog (Blena K.)
Mayıs Yağmuru
Maviye İz Süren
Merih’in Atmosferinden
Uçun Kuşlar
Yağmur Yağar

Kolay gelsin diyerek MİM dolu anlara  :)

Not: MİM cevapları, yukarıdaki resmin eşliğinde olacakmış…

Paylaş :

Çekirge Çarpması

Alt kat cam balkonuna çarpan çekirge ve yansıması.
Kazalar tek işlek yollarda, virajlarda, kavşaklarda, otobanlarda olmuyor...
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.08.2016, 17:52

@AcemiDemirci
Paylaş :

Pembe, Mavi ve Yeşil

Maviye yönelen pembe… Pembe gülün, mavi göğe bakışı.

Yandaki yeşil ağaç gölgesinde.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.08.2016, 23:59
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci