20 Ağustos 2016 Cumartesi

Kısacık bir sözcük; ama anlamı hiçbir sayfaya sığmadı!

Dağ, çatısız bir dev evdir. Odaları ağaçların dalları, otların arası, ağaç gövdelerinin oyukları, kovuklar, taş oyuntuları, belki mağaracıklar, çalı dipleri, toprağın derinleridir.

Dağ demek, koşanından sürünenine, kuşundan, böceğinden, arısından uçanına, karıncasına çeşitli ufacık  canlının  orada görünmez olup ortak adlarının DAĞ olmasıdır.
 
Dağ, anı anına tutmayan, zirvesiyle eteğinin çiçeğine, havasına kadar  farklı olduğu inişler çıkışlardır. Hele bir krater gölü ile topaz yüzük takmışsa. Hele bir zirve çanağı varsa. Yani krater ağzı. Hasandağı’ında  iki tane  hem de.

Şarlaklardan şelalelere dağın içlerinde saklı gizemler,    görünce çıldırtacak güzellikte tablolardır ben gibileri. Dağ, kısacık bir sözcüktür; ama henüz hiçbir sayfa açılımını sığdıramadı satırlarına!!!

İşte dağ bile değil arkadaki tepelerden fotoğraf gruplarımda bugün paylaştığım kare. Şimdiye dek yalnızca bir kez görüp  fotoğraflamamın ardından yine fotoğraf gruplarımda paylaştığım, duyanı belki uyku tutmayacak kadar korkutucu çığlık atan  yılan kartalı.

Bugün yine buralardaydı. Hareketlenince ben daha iyi kare peşindeyken , ürktü kaçtı sanırım. Ama yine de çekebildim. Çığlık atmadı bu kez.
  
DAĞ; Kısacık bir sözcük; ama anlamı  hiçbir sayfaya sığmadı!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.08.2016, 10:23

Paylaş :

18 Ağustos 2016 Perşembe

Siyah beyaz günlerden mavi yeşil anlara gönderilen şiir

İlkokul mezuniyet resmim. Sonrası Ünye.

Blog,  bir araç. Yazma nedenim değil. Yazma nedenimi bilmiyorum. Vergi. Doğuştan. Gen. Çok etkenli bir şey sanırım.

Hatırladığım ilk çalışmam bir şiir. Uzundu hem de birkaç sayfalık. Sadece iki dörtlüğü aklımda. Hem de hece vezni bile yapmışm yanılmıyorsam.

İlkokul sonrası Ünye’ye gittik. Ortaokul hayatım oradadır. Babam’ın görevi gereği.
Ünye kampında. Sağ baştaki Annem. Ben de öndeki gözlüklü 

Ankara’da  da oyun oynardık. Lojmanların olduğu Yahya Kemal Caddesi’nde bisiklete binerdik. Ama Ünye’deki çocukluk başkaydı. İkliminden konuşmasına ve doğasına. Kara incir ağacından incir toplamaktan, okçuluk oynayıp kampta yaz geçirmeye. Taş kaldırdığınızda altından kuyruğunu kaldırmış halde bir akrep görmeyi kanıksamaya kadar farklıydı.

İngilizce dersleri boş geçerdi. Şubat ayıydı. Hava güneşli. Okul bahçesindeyiz. Yakan top oynamaya başladık. İyi oynardım.
Ünye'yle aramda bir dağ mesafesindeyken.

Terlemişim. Tam eski taştan tarihi ortaokulun karşısında Kuyumcular oturur. Annem’in komşusu. Ve çocukları da bizim okul arkadaşımız. Hemen kapılarını çaldık. Su istedik. Terli olduğumuzu söylemedik. Öylesine susamış gibi. İki bardak soğuk su içtim. Bardak buğuluydu, öyle soğuk. Sonrası malum. Ateşlendim. Çok hastalandım.

Samsun’a gittik ateşim düşmeyip ha bire boncuk boncuk terleyince. Cuma günüydü. Hastane yine eski bir bina. Tarihi. Tavanlar çok yüksek. Doktorların çoğu yok. Pazartesini beklemeliyiz röntgen için. Ama muayenede ciddi bir şey çıkmıyor. Ünye’ye dönebileceğimizi söylüyorlar. Annem diretti. Röntgensiz olmaz diye. “Misafir edelim o halde” diyorlar. İyi ki diretmiş. Ben bayağı bir üşütmüşüm çünkü. Öyle böyle değil. Ciddi ciddi.
Ortaokuldan çok sonra,Ünye'nin bir dağ gerisinde.Öndeyim.

Röntgen sonucunda beni göndermediler. Yattım hastanede. Çok yadırgadım kahvaltıda tencerede çay gelip bardağa kepçeyle konulmasını  filan. Hastane kavramı da çocuk aklıma neler getirmedi ki. Gelenler, şiir oldu. Annem eğer söylediklerimi yazmasaydı o şiir de söylenip uçmuş olacaktı. Neyse uzunca bir süre sakladım hasta hasta dilimden dökülenleri. Sonra nasıl oldu bilmiyorum kayboldu. Ama Samsun’da bir hastanede yüksek ateşli hasta halde söylediğim ve hatırlayabildiğim ilk çalışmam, yazım, şiirim olan şiirin iki dörtlüğü halen aklımda. Onları hiç unutmadım.
Ankara'dan uzakta, Ünye ile aramda dağ varken.

“Suda ateş yanmadan
Çölde dere akmadan
Çamda çiçek açmadan
Evvel iyi olmalıyım.

Balıklar göç etmeden
Leylekler geri dönmeden
Beni bilenler ölmeden
Evvel iyi olmalıyım”.

Ünye, kampta.
Sonraki en az bir düzine dörtlük hala kayıp. Umarım bulunurum bir yerlerden.

Ta o zaman ille leylek, su, balık konukmuş benim satırlarımda :)
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.08.2016, 20:49
Paylaş :

SatırArasıMim #1


Sevgili Yağmur YAĞAR’ın MİM davetini görmek, gülümsemek demek... Nasıl gülmem! Yağmur bugün meltemler eşliğinde. Nisan kırk ikindisi havasında. Pencereye vuruyor. Her damla MİM diyerek düşüyor kapı çalar gibi :) Sorular şöyle;

1.         Nasıl blog yazmaya başladınız?

Bir söz vardır o aklıma geldi ilkten soruyu okuyunca. Neden mi? Çünkü bu öyküyü ilk kez anlatmayacağım. Bu kez yine seve seve anlatacağım; ama ana yoldan gitmeyip patikalara, dağa bayıra, orman kenarı keçi yollarına saparak anlatacağım biraz değişik olsun diye. Demin andığım söz mü? Söz şu; “Gerçek  centilmen, bir fıkrayı ilk kez dinleyendir”.

Tabii bu sözün gelişi. Kaçıncı kez anlatsam da ben anlatırken hep aynı heyecanı duyuyorum. Daha önce anlattıklarımı okumuş olsalar da ilk kez  okuyormuşçasına okuyanlara da yürekten teşekkür ediyorum. Hüdaydalısından Ankara selamları eşliğinde.

Blog bilmezdim; o yüzden ben blog yazmadım sanırım. Yazdıklarım blog oldu. Bir blog düşü olmayan hatta blog nedir bilmeyen birinin öyküsüdür benimkisi. Bu uzun bir öykü ama. Madem sordunuz o zaman uzun da olsa anlatırım ben de… :) Yukarıdaki söze güvenerek :)

Ben, iki buçuk yaşındaki resimlerinde bile elinde deftercik ve kalem olan biriyim. “Yedisinde neyse yetmişinde o” demelerine fırsat vermemiş, erkenci davranmışım. Kalemi de kağıdı da iki buçuk yaşımda kapmışım. Kapış o kapış.

Resim de bir tür yazıdır. Kalemle en çok çiziyordum ilkten. Çizdiklerimi herkes görürdü. Ve ben onlar için geleceğin en ünlü ressamı idim. O kadar umut besliyorlardı yani. Umutlarını kırmış olabilirim :)

Yazın sanatında şiir önce gelir eli kalem tutanlarda. Denemeyle başlamaz bildiğim kadarıyla kimse yazmaya. Adet öyledir :)  Şiir, ilk durak.

Ortaokul yıllarımın  geçtiği Ünye’deki  üç yıl boyunca  yazları  kamptaydık. Tatilimiz yalıdaki evden çıkıp fındıklıkla çevrelenmiş, çamlık içindeki, denize dik inen yükseklikte, kara kumlu bir koyu olan o kampta geçerdi. Işık kirlenmesi nedir bilinmeyen o kamptaki gecelerde yıldızlar yukarıda gerçek ışıklarıyla bulanık bir duman gerisinden görünür gibi değil de bakılamayacak parlaklıkta elmalar gibi ışırken yerdeki eğrelti otlarının yaygı uçları gibi girintili yapraklarında  ateş böcekleri yanardı. Hatırladığım ilk şiirimi Karadeniz'de  yazdım. Oldukça uzun bir şiirdi. İlk iki dörtlüğü sadece aklımda şimdi. Eğer merak eden olursa o şiirimi diyelim ki yoruma eklerim :) Bu dizeler, yazın hayatı ve öncesinde blog sürecine döşenmiş Arnavut kaldırımı taşlarını andıran taşlardı.


Aklım erdiğinden beri, bildim bileli yazdım. Tek etkileyici vardı şiir yazarken beni, doğa. İnsanlar gözlere bakıp yazarlar; ama nedense ben ille bir dağın vadili, koyaklı engebelerinden kadifemsi kırışıklığından etkilenip dağlara, nehirlere yazıyordum. Hiçbir yolculuk yaşamadım ki o zamanlarda, bir dağ göreyim de o şiir olmasın.

Dağlar silsilelerle uzayıp giderken dağ silsilesi gibi uzayıp gitti  benim yazı silsilem. Hiçbir beklentim olmadan. Yazarlık denilen şeyin sadece kitapların üzerindeki bilinen adlar ve gazete köşelerdeki resimlerden ibaret olduğunu düşünenlerdendim. Ama bir şey öyle düşünmüyormuş.

Resimde de yazıda da gayretimin yetersiz olduğunu gören müzik, kolları sıvamış bana haber vermeden.  Bir gün birkaç nota geldi kulağıma televizyondan. Olduğum yerde kaldım. Çağıran, içli, çok şey anlatan notalardı. Tek tek düşüyorlar içlice. Öyle ki yağmur damlalarının su birikintisine düşüşü gibi. Müzik giderek hızlanırken sanki televizyonun başına çağırıyor. Gittim.  Bir mısır tarlası ki koçanlar kocaman… İçinde Rüzgar Gibi Geçti’nin Scarlett O’Harasını andıran lastik çizmeli taşralı bir çiftlik kızı. Sanki Gone with the Wind filminden kaçıp gelmiş. Görüntüler tam benlik. Müzik mi? Çağırıyor besbelli. Müzik ASİ dizisinin müziğiymiş.

Bu his, benden başkalarınca da duyulmuş her biri her yönüyle anlatmakla değil tanımakla algılanabilecek mükemmellikte arkadaşlarla  bu dizi sayesinde tanıdık birbirimizi. Sanal ortamda tabii. Çünkü herkes başka bir şehirden, ülkeden Bizi bir araya getiren bu dizinin kültürel ögeleri. Tarım, çiftlik, doğa, mimari. Dizi,  bir  Jane Austen kitabı olan  Aşk ve Gurur’dan uyarlama. Aşkın erdemlisine saygısı olan biri olarak zaten derste okuduğum kitabın uyarlaması bir de o görsellikle bezenince ilk kez bir dizinin başına oturdum. Şimdi başında değilim; ama halkanın dışında da değilim diğer tüm arkadaşlarım gibi. Hiç gözden geçirmeden, hiç okumadan uyarlama hakkında yazdıklarımı o sanal sayfaya göndermeye başladım. Hala internette mevcut. Daha ilk yazımla birlikte  çok duyduğum,  önce çok yadırgadığım; ama sonra kanıksadığım soru şu oldu; “Siz, yazar mısınız?”

71. haftasında uyarlama bitti; ama bizim hala hiç görüşmesek de dostluğa dönüşen arkadaşlıklarımızın bitmemesi için  artık çok uzak bir kıtada yaşamakta olan eski oda arkadaşım bir şeyler düşünmüş. Ortak bir adres. Adres bir bloğa ait. Adı, Asiesintiler.

Dizinin ardından yazılacaklar tekrar olur diye denemelerimi yayınlamaya başladım. Yazılarıma gelen tepkilerden bahsedince çok güvendiğim insanlar göz attılar yazdıklarıma. Çok utandım zira öylesine yazılmış, gözden bile geçirilmemişlerdi. Ama bana gözlerini dikip bu yazıları saklamamı ve yarışlara katılmamı söylediklerinde de kulaklarımı tıkadım. Hem de yıllarca. Sonunda gerçekten mahcup oldum laflarına kulak asmıyorum diye. Çok yarış vardı ama ben hepsinin vaktini kaçırmıştım. Küçük yarışlara da katılmayı düşünmüyordum. Sadece çok köklü bir  edebiyat kuruluşunun, aslında bir yazarlar birliğinin  yarışını görmezden gelemedim. Yarış başvurusu kapanmak üzere olduğunda öykü yarışına öykümsü denemeler ile katıldım ki gözden bile geçirmemiştim hiçbirini. Vakit yoktu. İlk yarıştı. Nasıl katılınır fikrim de yoktu. Bir rumuz bulmalıydım. Adım kadar beni anlatmasını istedim. Elbette tek Acemi Demirci olabilirdi o rumuz.

Sonucu en sevdiğim arkadaşlarımdan birinin evinde öğrendim. İlk yarışım ile ilk derecemi, ödülümü almış oldum. Ondan sonraki İstanbul’daki bir  hatırlı edebiyat birliğinin yarışında iki ödül birden aldım. Deneme dalındaki  birinciliğime kimse şaşmadı nedense. Ve duyduklarında benim şaşkınlığım kadar şaşkınlık ifadesi görmedim yüzlerinde. Hatta eleştirileri oldu, neden geç katıldığım ve bunca zaman sözlerine kulak vermemem üzerine.

Eski oda arkadaşım bana rumuzumla bir blog açmış, yazılarım derli toplu bir arada olsun diye. Acemi Demirci. Öyle aklıma geldi de bir blog da ben açayım değil benim blog öyküm. Belki de dünyanın ilk hediye bloğudur Acemidemirci. Arkadaşıma, Aylan’a bir kez daha teşekkürler. O hep ileri görüşlü, tanıdığım en yapıcı, akıllı, çözüm bulucu ve maçı okumak derler ya öyle hayatı, durumu okuyucu biridir. Yazın sürecimi benden önce okuyanlardan o. Okunuluyorsam eğer bugün, okutanlardan. O benim en değerli arkadaşlarımdan.

Gün geldi gün ışığına çıktı yazılarım, bana blog hediye edilmesiyle. Bana ille yarışlara katıl denilmesiyle. Ve iki ödül birden aldığım yarışta, ben deneme birincisi  ve aynı zamanda anı dalında da aslında gezi yazısıyla mansiyon alırken öykü dalında birinci olan Ülkü Hanım da -ki hala hiç görmedim kendisini, zaman zaman ileti ile haberleşiriz- şu an yazdığım iki yere, www.kadinhaberleri.com ve www.bizimsemaver.com adreslerine  beni öneren ve oralarda yazmamı sağlayandır. Burada onu anmadan geçemem. Neşeli, güldüren, okuduğum en muzip yazılara imza atanlardan ve asıl işi benim gibi başka alanda olan Ülkü Hanım’a sevgilerimi göndermeden edemem. İşin aslı, ben hala ne yazdığım yerlerden ne de blog arkadaşlarımdan  tek bir yazarı dahi tanımıyorum. Blog sahibi tek bir arkadaşım da yok.
2.Blogunda daha önce yazmadığın tarzda yazsan bu ne olurdu?

Şiirle başladım ilk. Öykü, deneme ve anı dalında ödüllüyüm. Köşe yazısı halinde çalışmalarım var. Gezi yazılarım hayli çok. Biri de ödüllü. Bir bitmiş romanım var yedi yıl öncesine dayanan. Bir de taslak romanım var ki köy hayatına ve o hayatta bir şey olma mücadelesindeki çocukların gerçek yaşamlarına dayalı. Bir gün yayınlanmaları en büyük dileklerimden. Galiba yine bana yılmadan “hadi” diyecek birileri çıkmalı bunun için. Hep öyle oldu çünkü yazın sürecimdeki yol alışım. Birinci olan yazıyı yazmakta hiç zorluk çekme; ama yarışa katılma… Benim halim bu galiba :) Gerçek :) Bu yüzden edebi bir tür değil de tümden kültüre ve çok önemsediğim, gelişmesini istediğim yozlaşmasından ödüm kopan Türkçe için, deyimler için, kültürel her başlık altında yazılarım olsun isterim.
3.Bloglarda okumayı en çok sevdiğin konular nedir?

Bilmediğim, içinde olmadığım  konuları okumayı severim. Ayakları yere basan, tutarlı, emek verilmiş yazılar hangi konuda olursa olsun yararlı. Kullanacağım bilgilere rastlayınca memnun kalıyorum.
4.Hayatta en çok yapmak istediğin üç şey nedir?

Sanırım sağlıklı olmak dışındaki dilekler bunlar. Eğer öyleyse;
İki buçuk yaşımda elime kalem kağıt almış biri olarak edebiyatta yol almak tabi o üç istekten biri… Dünya üzerindeki tüm ağaç, çiçek, bitki hatta yosun türlerinin fotoğraflarını çekmek ikincisi… Yani fotoğrafta da yol almak :) İstediğim zaman dünyanın tüm gürültüsünü, kirliliğini, kulelerini, trafiğini geride bırakıp, kıyıcı metropol hayatından -ki o bir virüs ve hepten vazgeçilmesi de mümkün değil-  kaçmak istedikçe çocukken resmini çizdiğim belki Toroslar'da sedir ağaçlarının gölgesindeki, sabah pencereye sincapların geldiği, kapı dışına çıkınca her türlü kuşun sesinin duyulduğu, karın okkalısının yağdığı, baharın rengarenk çiçeklerle dağları bezediği, yazın yakmadığı, güzün renk şöleni, rüzgarı burcu burcu çiçek kokan  bir tepedeki taştan, odundan yapılı, betonsuz  dağ evinde ara ara dinlenmek. Yani metropol kirinden, görüntüsünden, sesinden arınmak.

Eğer ben de mimleyeceksem; Sade,  misnobody.blogspot.com.tr, bahar'dan kalan, BlogYazarki, Ayşe Şahin, maviye iz süren ve  Yusuf Aslan,
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.08.2016, 18:35
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Altın Yusufçuk

Eğer etrafta ağaç, ot, çalı varsa otların içinde saklanan böceğinden, larvasından, salyangozundan, kuşundan kertenkelesine, gelengisine   ne çok canlı bulunur; ağaçtaki kuş ve sincaba ek olarak. Hatta düz bozkır bile  olsa etraf,  alabildiğine bile değil şöyle biraz biraz uzansa tek kulesiz, betonsuz  taşlıklarında, topraktaki oyuklarda  neler görürsünüz neler. Ne kekliklerin sekişini izlersiniz. Yeter ki açık alan olsun. Kule, bina, beton olmasın. Onlar olmazsa canlılar olacak o zaman orada böceğinden, kuşundan, tavşanından, sürüngenine.

 
Artık kuleler arasına sıkışmış, karşıdaki  rezidanslar, AVMler bitince  belki de yenilerinin dikilmesi çoktan planlanmış yolum boyunca uzanan eski çavdar tarlasının çavdarları  artık gözükmese de kurumuş yüksek sapları üzerindeki yabani havuçların hala işlemeli taç yapraklarının ufak taşıyıcıları üzerinde, hafifçe kararmış altından bir eski zaman broşu gibi duruyor.

Yokuşun başındayım daha dönüş yolunda. Bir titrek hareket güneş vururken. Sinek olmadığını anladım. Yusufçukları da kuşlar gibi severim ve hemen seçerim. Mavisiyle Tokat’ta, nehrin üzerinde karşılaşmıştım. Sarı ile ilk kez karşılaşıyorum. Altın yusufçuk olmalı. Kolay rastlanacak bir an değil altın yusufçukla karşılaşma.  Kanatları altınla örülmüş telkari gibi. İçimden nasıl kuvvetle “konsa, uçup gitmese otların arasına, dalıp gidemeyeceğim yerlere de çekebilsem yusufçuğu” diyordum. Duydu. Kondu.

Makinem zaten hazır; kuşları ürkütmemek için ön tedbir olarak. Ama yusufçuk da korkar hareketten. Yine de çekmeme izin verdi. İlk çekimler aceleyle olduğundan  uçacak korkusuyla, bulanık. Ama nasıl çok çekmişim… Yakalamışken :)

Yeterince çektiğime emin olunca daha yakından ve tam tepeden çekmek için otların içine adım atmıştım ki uçtu. Onu gözle takibim bir saniye bile sürmedi. Gözükmez oldu birden. Ona teşekkürler. Yeterince gözüküp de çekmeme izin verdiği için. İlk kareyi fotoğraf gruplarımda yayınlayabildiğim için. Sonra da burada.

Yusufçuklar şans ile anılırlar. Hani hep en önce kendimizi düşünmemiz salık veriliyor ya her yerde şu sıralar. O zaman bu yusufçuk sadece bana, tek bana,  uğur getirsin. Başka kimseye uğur getirmesin desseeemmm… Nasıl gelir kulağa? Nasıl algılanır? Bu salıklara karşı bir test olsun mu bu soruma verilecek cevaplar. Ben, bencillikten yana değilim. Bencillik, yalnızlığın duvarı, kilitli kapısı, penceresiz odasıdır da ondan.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.08.2016, 19:22
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

16 Ağustos 2016 Salı

Siyahın kıskançlığına rağmen

Akşam iş dönüşü yoluma çıktı. Komşu site önündeki parkın meyille yola inen  yamacını kaplayan, yol kenarı boyunca uzanan kuru otlar arasında bir kömür parçası gibi dururken gördüm onu. Uzun süre olduğu yerde hareketsiz kalınca  “acaba yanıldım mı” dedim. Kuş olduğundan eminim çünkü. On saniye hareketsiz kalmak bir kuş için olağan değildir. Gözlerim o kadar alışık ki onlara o bir bebek yumruğu kadar küçük canlıları seçebiliyorum epeyce uzakta hatta otların arasında olsalar bile.
 
Serçe olmadığını anladım. Serçeler çoklukla kalabalık halde uçuşur. Dört beş bireylik küçük bir sürü halinde en azından. Pek ayrılmazlar birbirlerinden. Takım ruhludurlar. O zaman serçe değildi. Kara kızıl kuyruk olmalıydı. Kara kızıl kuyrukların sırt tüyleri, kömür gibi simsiyahtır. Yuvarlak, boncuk gibi gözleri de. Göğsü açık renktir. Ama uzunca kuyruğunun içi ya… Bir alev dili gibi, yalım ateş gibi turuncumsu, kızılımsı, günbatımsı bir renkte. O, iç karatıcı siyahın pek muhtemelen ki kıskançlıktan sakladığı iç açıcı, göz alıcı  renk. Öyle bir kızıl ki gün doğumu da kendini bulur o  tüylerde gün batımı da. Ateşin alazı da, kayısının beneği de. Öyle bir al. Böyle bir siyaha rağmen güneş doğarkenki kızıl.
 
Makinemin sesini duyunca  uçacak biliyorum. Durup acele çektim o yüzden. Güneş çiğ ve tepede hala. Ekrana yansıyor güneş ışığı. Gözü kamaştırıyor. Göremiyorum. Kuş da siyah gözlüğüm de kara. Zorlandım.

Baktım uçtu. Ne iyi etti de uçtu. Kuyruğunu gere gere yandaki bitmemiş sitenin tel örgüsüne kondu. Kuyruğunun allı, kızıllı tüyleri bir an için tüm görkemiyle gözüktü. Çekmemin mümkün olamayacağı kadar kısa süre içinde. Ve çite kondu.  Çitte çektim nihayet. Yedi, sekiz pozdan çitte olan iki tanesi belirgin ve yayınlamaya değerdi. İlk resmi, fotoğraf gruplarında da yayınladım. Sıra şimdi burada o halde.

Kuşlar, uçarken, öterken, konduklarında her halleriyle başkalar; her halleri güzel.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.08.2016, 19:07


Paylaş :

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Yorgun Yorumlar ve Dejavu

Dün yorumlarla başım hiç hoş değildi. Ama bir elim yorumdayken diğer elim telefon tutuyor, makinelere koşuluyor, ütü hazırlığı yapılıyordu.  Sonunda durumlar birbirine karışınca yorumlar şaştı.  İlk ikisi neyse de… Üçüncüsünde yazmak istediğim ile yayındaki yorumumda okuduğum bambaşka olmuş. Yorgunlukla yazılan yorumlar da yorgun olurmuş meğer  :)

EE  Abla bloğunda bir müddet kaldılar gün içinde  her an erişim sağlayamadığımdan bazı adreslere. Sildim sonunda. Can damarı cümlede noksan kalmış bir sözcük nedeniyle anlatılmak istenenin tam tersi anlama bürünen o yorumu dikkate almamalarını öneriyorum okumuş olanlara. Bu, bu kadar.

Ve bir dejavu gerçekleşti sanki. Şablondan profile. Kendisine bahsettim. Ve lise resmimi yayınlayacağımı söyledim. Blog birebir de insanlar andırır sadece, o da kaç yılda bir.
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.08.2016, 19:43
Paylaş :

14 Ağustos 2016 Pazar

Değerli Yazarımız Mehmet EROĞLU'dan Hayat ve Okumak Üzerine

Asla reklamını yapmadığı için hala olması gerektiği gibi tanınmayan, babası edebiyat öğretmeni kendisi inşaat mühendisi; ama ilk romanıyla ödül almış ve Nobelli yazarlara! hem de nasıl fark atarak kök söktürecek  İzmirli değerli yazarımız Mehmet EROĞLU’nun hayatı 
ve okumayı tanımlaması:

“Her insanın doğumundan ölümüne  kadar süren kısa ya da uzun bir ömrü vardır. Ama herkesin bir hayatı yoktur. Bir hayatımızın olmasını istiyorsak, önce onu edinmeliyiz.”

“Okumak, edebiyat bize yaşamak istediğimiz hayatlar armağan eder.”

“Eğer bir hayat edinmek istiyorsanız ya da edindiğiniz hayatın figüranı olmak istemiyorsanız, okuyun!”

"Okumak, en az yatırımla en çok getiri sağlayan bir eylemdir."


Çok seçkin  tanımlar gözükür bana. Sorun yapabilmek!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.08.2016, 10:50
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci