27 Ağustos 2016 Cumartesi

Mazı tepesindeki küçük yürek pıt pıt atarken

En ufak bir çıtırtıda, belli belirsiz bir harekette bile ürküp kaçan kuşları fotoğraflamak hayli sabır ister.  Başlarını ne zaman nereye döndürecekleri belli olmaz. Başka yöne  bir zıplayışta geçiverirler dalın tepesindeyken. Ben fotoğraf çekmek için saatler harcıyorum. Onca fotoğraf arasından da bir tanesi  ya işe yarar oluyor ya da bulanık olduğundan bir başka sefere kalıyor iyi poz.


Ufacıktır çoğu kuş. Serçe, kuyrukkakan, baştankara, kara kızılkuyruk mesela. Ne kadar küçük oldukları anlaşılsın diye bazen olabildiğince uzak, yakınlaştırmaya başvurmadan çekerim onları. Kıyas imkanı olsun diye. Bir avuç içine sığabilecek kadar miniktirler.

O, yürekleri pıt pıt  atan ufacık canlıların tüyleri bir nakış şenliğidir. Farklı renklerdeki tüyler dokumalardaki gibi dizilip incecik, benekli, çizgili, serpme desenlere bürünmüştür. Kimi kuşun göğsü lekeli beneklidir. Sırtlarındaki tüyleri de geometrinin şaşakaldığı  bir çizim başyapıtıdır.

Balkonda dondurma keyfi yapmak, aynı anda tek tek mazıların, karaçamların, kavakların, iğdelerin, at kestanelerinin tepelerinde göz gezdirmektir benim için. Aslında o küçücük kuşlar gözle kolay kolay da görünemezler çoğu kez. Benim çektiğim kadar uzak mesafedelerse hele. Kimi fotoğrafları kuyrukkakan hayli uzağa, birkaç yüz metre öteye konduğunda çektim.

Balkondaysanız, tek bir açınız var demektir. Işık kötüyse başka konuma geçemezsiniz. Şartlar bellidir ve iyileştirilemez. Neyse o anki durum, o koşullarda çekeceksinizdir remi.

Öyle oldu. Kuyrukkakanın yüzlerce tane resmini çektim. Nefes bile tutulur ki sallanma olmasın. Ama bu saatte, bu ışıkta, buradan, bu mesafede bu kadar çıkabildi. Ben, elimden gelenin en iyisini yaptım gibime geliyor.
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.08.2016, 15:11

Paylaş :

26 Ağustos 2016 Cuma

“Nasırlı Anlayışlar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

25 Ağustos 2016 Perşembe

Ankara’da Ağustos’un rengi

Ankara’da Ağustos, renk döngüsüdür. Baharda taptaze tonuyla baş verip, yaprak olmuş rengin yani yeşilin başkalaşımıdır. Yeşilin başkalaşımı, solmaktır. Kurumaktır. Yaş, yeşildir. Yeşil, diridir.


Ankara’nın Ağustos rengi, yavaştan sarının hükmünün baş göstermesidir ilkbaharda yeşilin topraktan en körpe haliyle baş verdiği gibi. Ağustos’un rengi, daha ziyade harman sarısı, anız solgunu, yaprak kurusudur.

Dolu eşlikli yağmurlar birden döktürüp göletçikler bile oluştursa ansızın şehrin ortasında, Ağustos ortasıysa artık, kuruluk, sarılık, solgunluk oyununun perdesi açılmıştır. Bir sonraki bahar, daha şimdiden beklenir olmuştur.

Hayat hep ilkbahar olsaydı! Aylardan da Nisan…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.08.2016, 22:47
Acemi.demirci@yahoo.com.tr@AcemiDemirci

Paylaş :

24 Ağustos 2016 Çarşamba

ZOR ANLAMLAR

 Ankara bugün yağışlıydı. Akşam tam çıkmadan önce oda penceresine irice tek tük damlalar halinde düşen yağmur, servise gitmemize bile izin vermedi dış kapıya ulaştığımız bir iki dakikalık süre içinde. Yağmur çişil çişil filan değildi, bardaktan boşanırcasına. Yanında da dolular düşüyor;  yere vurdukça çıkardığı sesler artık yaz mevsiminin gitmekte olduğunu düşündürüyor.

 
Sırılsıklam, açık yazlık ayakkabılarımız su dolu, herkes gibi üst baş denize düşmüş gibi neredeyse damlayacak halde geldim. Hemen balkona çıktım fotoğraf için. Beni güzel bir konu bekliyordu. İlk kez yan sitenin otoparkındaki bir aracın altına serçe sürüsünün yağmurdan sığındıklarını fotoğraflamak  kısmet oldu. Ve bu yazıma da tema oldu.” 

İnsan olmak zor. İnsan olmak, insan olmanın anlamını anlamak, yetmedi öyle davranmak olduğundan zor. Çoğu  insan kendini anlayamazken başkalarının kendisini anlamasını beklediği için zor.

 
Bunu geçersek görüntüde insan olmak herkesin yapabildiği şey. Doğarken insan türünden doğmak, insan olmanın ilk adımı. Şekilsel belirleyici. Deee… Ya sonrası.

Sonrası zoorr… Kimi de o zoru kolay etmeyi bilenlerden. Ama kendini bilerek oluyor bu. Kendini bilenlerden o zaman onlar.

Büyümek, gelişmek elbette; edinimlerle. Deneyimlerin yontması biçmesiyle. Görmüşlükler, geçirmişlikler, okumuşluklar, dinlemişliklerle. Bir şey daha var bunlara ilaveten ama… Kavramlar!

 
Kavramlar ediniyoruz, kimisi öteden beri bildik kimisi yeni yeni aşina olunduk. Kavramlar, ilkeler bir yerde. Olmazsa olmazlar. Olmazsa olmaz demişken…

Böyle şeyler kendimiz için elzem. Kendimize hak gördüğümüz şeyler, konuşurken haliyle başkaları için de hak görülüyor. Ama konuşma, sözdür. Kuma yazılan yazı gibidir. Bir rüzgâr eser kumu savurtur, bir dalga gelir yalar yutar yazılanı. Oysa davranış, siz neyseniz onun göstergesidir. Hiçbir rüzgâr onu savurtamaz.

İnsan olmak, başkalarınca, karşıdakilerce anlaşılmak isteğini taşımak demek haliyle. Ama insan olmak asıl, anlamak demek. Neden mi? Halden. Hani empati dedikleri. Ya da başka başka isimlendirip pek bir kılıktan kılığa, kılıftan kılıfa  sokup afili endamlara bürüdükleri kavram. Derli toplu haliyle halden anlamak işin aslı…

Bu öyle zor ki… İnsan işte karşıdaki de; tıpkı ben gibi, sen gibi, biz gibi. İnsan yani; eline diken batsa canı yananlardan hani. Sevinse  de ağlayan, üzülse de. Sıkça acıkan. Hani doğduğunda feryadı basmıştı. Ne elbisesi vardı üzerinde ne de cebinde cüzdanı. Hani kimlik kartı bile yoktu. Adsız doğmuştu da kartvizitinde cakalı unvanlar yoktu. Sadece ağlayan, kendi başının çaresine bakamayacak kadar aciz, gözleri bile kapalı ve doyurulmazsa aç kalacak, giydirilmezse donacak o aciz varlık. İnsan işte bu. Yola öyle çıkar.
 
Sonra başkalaşır. Birinci yaşıyla yaş almaya başlar. Her yaşta başka başka surete bürünür. Yürür de koşar da düşer de. Bebek kalmaz, çocuk kalmaz, genç kalmaz. Yaşlı bile kalamaz. Çünkü hiçbir insan dünyada kalamaz. Gelir ve gider. Bunu anlamak da zordur ama. Yaşarken gidiş yolu trafiğe kapalı sanılır.

İşte o aciz varlık, hep aciz de kalabiliyor ya da insanları aciz bırakanlardan da olabiliyor. Kırk yılda bir çıkarsa eğer biri, hem aciz düşenleri hem de düşürenleri anlayanlardan olabiliyor öylesi. Ama kırk yılda bir rastlanıyor onlara. Bu, kaç milyonda bir insana denk gelmekte, bir düşünsek? O zaman kaçımız halimizin  anlaşılmasından memnuniyet duyacakken başkasının  halinden anlayanlardan olabiliyoruz bir tartsak? Tarttık mı? Ne çekti peki kantar?

İnsanın cilası sözler ve giysiler. Görüntü. İnsanın gerçeği tutumu, hali tavrı. Hangisi önde geliyor bir insanı değerlendirmede? Önde gelen görsellik oluyor çoklukla. Televizyona çıkan herhangi birine benziyorsa bir  insan nedense etkileyici bir izlenim bırakıyor. Sade ise hiç kimse sadeliğin dolup taşmışlıktan gelebileceğini akıl edemiyor. Yani bu en basit sınavda bile karşıdakinin halinden anlayan yok gibi. Öyle ki bazen inleyen bir keman çok şey anlatır da inleyen bir insan ne yapsa anlatamaz halini. Bağıra çağıra feryat da etse, içten içe  yansa da.
 
Birinin halinden anlamak için ille o  birinin halini sözle ortaya dökmesi mi gerekir? Eğer dökse de içini dışını ortaya, anlaşılacak mıdır? Ya da anlaşılması kesin midir içini döktüklerince? Sanmam. Böyle durumlar sıklıkla bolca öğüt işitip, verilen akılları dinleyip, çözümsüzlüğe başka sıkıntılar katmakla sonuçlanır. Üstelik halini anlatması gerekenler nedense hep eften püften şeylere canını sıkanların hallerini dinlerler.
 
Anlamak, anlatılanların yanı sıra  anlatılmayan çevrelenmiş tüm şartları anlamakla mümkün. İşte insanların görünmeyen kılıfları olan o şartlar, halden anlamaya soyunmuşlarca göz ardı edilir de akıl edilmez pek çok kez. Belki de ilk şart, içinde bulunulan koşulların farkında olmaktır halden anlamada. Bir insanın tavrının yapı taşları olan etiğinden, etlisinden sütlüsüne her şey, kâh o insan için sokak lambasıdır kâh pusula ya da yelkenini dolduran rüzgâr. Koşullar belirleyicidir malum.
 
Nasıl anlarız o halde halden? Köpekler bile sahibi üzgünken onun sıkıntıda olduğunu seziyor ve ayak ucundan ayrılmıyorsa biz insanlar başka insanların halinden neden anlamıyoruz? Anlarmış gibi yapıyoruz bazen daha beteri? Ya da anlasak bile başımızı ağrıtmamak için görmezden mi geliyoruz? Hep kendi halimizden anlaşılsın isteyip de başkalarının halinden anlayanlardan olmamak… Çifte standarda daha buradan başlıyoruz işte. Çünkü sıkıntı bizi üzmedikçe dardaki başkalarının hissettiğini duyumsamayacak; ama kulağımızla duymuş olacağız. Ne demişler, damdan düşenin halinden damdan düşen bilirmiş. O zaman sıkıntı nedir bilmek, az çok eğer varsa sıkıntıdakilerin halinden anlamada yol göstericidir. Ve atlatıldığında da unutmamaktan. Yapabiliyor muyuz peki bunu?
 
Halden anlamak…“Nasıl” sorusunun en yakıştığı hem de gerekli olduğu durum…

Halden anlamak için önce dinlemek gerek. Anlatmıyor mu halden hale girmiş olan, o zaman nasıl göründüğü anlatıyordur onun halini. Sıkıntısı olan, düşünceli olan hangimizin gözünden kaçar? Kaçamaz. O vakit onun dışavurumu olan dalgınlıksa dalgınlık, yorgunluksa yorgunluk, sıkıntıysa sıkıntıyı gideremesek de azaltmaya çalışmak gerekmez mi? Bunu yapmak bir tebessümle bile olabilir. Bu hallerin tüm insanların başına gelebileceği, sizin de kaç kez başınıza geldiğini önce sizin hatırlamanız, halden anlamaya atılan ilk adımdır. İnsanın insana adımı, gerçek anlamda budur. Ev gezmesine giden adımlara benzer adımlar değillerdir yani. Yüreğe su serpmeye, “olur böyle şeyler”, “bu da geçer” demeye başlangıçtır. Onu ve halini anladığınızı anlatmaktır. Anlayış? Ne zor ve yapmaya üşendiğimiz şey, değil mi?
 
Doğarken insan şeklinde dünyaya gelmek, insan olmaya yeterli değil kesinkes. Şeklin tamamlayıcıları ve şekilden öteye gidenler var. Çünkü atlar hatta köpekler at ve köpek olarak doğsa da sadakatleriyle öyle davranışlarda bulunurlar ki çoğu insan gösteremez o insanca  davranışı, erdemi.

İnsan olmak, ille tutumlarla tamamlanır. Hiç halden anlamadan sırf doğuştan gelen insan suretiyle insan olmaya çıkılan  yol bir yere varmaz. O zaman?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.05.2016, 11:05

@AcemiDemirci
Paylaş :

23 Ağustos 2016 Salı

Sinop
“Ağacın Altındaki Tilki” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr,
@AcemiDemirci
Paylaş :

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Ekinler Sararırken Bir Gülhatmi

Yeşil sözcüğü, yaşıldır asıl. Yaş kökünden gelir. Yaş olursa toprak yani su değerse yeşil olur ancak da ondan.

Temmuz yaşıldır; yani yeşil. Ağustos’a göre hem de yemyeşil. Haziran’ın hemen ardından gelişinin mirasını yer. Ağustos’a bir şey kalmaz ama bahar yağmurlarından. Kırıntı bile.

Bozkır buralar. Karasal iklim hükmünde. Bu sitem değil. Karasal iklimin güzelliğini Ankaralılar bilir. Yoksa tek Ankaralı kalır mıydı Ankara’da? Güzellik ille denizde değildir. Bu, doğuyu görünce öyle bir anlaşılıyor ki.

Terk edilen tarlalar şimdi  akın akın Ankara’nın eski kadim semtlerinden kaçanlarla dolarken gün geçtikçe ekin biten tarlalar kule biten sitelere dönüşüyor. Kıyıda köşede kalan son yabanileşmiş tarlalar kendi halinde. Baharda hala çavdarları başak başak boy veriyor. Altın yusufçuk bugün de geziniyordu kurumuş yabani havuçların kupkuru  taç yaprak sapları arasında. Serçeler, kondukları yerde   salıncakta sallanır gibi sallanıyor otların yan dallarında.

Hemen yolun başında nasıl bir neşeyle yolun öte yanındaki bloklara nispet yaparcasına boylanan, tümden pembe çiçeklerle donanmış  gülhatminin neredeyse kökünden biçilmiş olduğunu gördüm bir iş dönüşü. Dipte  gövdesinden birazcık kalmıştı. İki karış kadar.
 
Çiçek olsun da, kökten sökülmesin de tek, o iki karış  yaralı ana daldan pembe gülhatmiler biter yeniden. Bitmiş de. Sararmış, anız olmuş ekilip biçilmeyen anız görümündeki eski tarlanın solgun sarına teselli olmuş sanki pembeliğiyle. Kesilen ve tohum dolu üst kısım da yanı başında, yerde. Bugün resmini çektiğim pembe gülhatmi, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.

Hayat, hayatın engebeleri, engellemeleri, mücadele, ayakta kalma, neredeyse yok olmuşken hayata tutunma…
Gülhatmi bugün öyle çok öykü anlattı ki…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.08.2016, 21:01


Paylaş :

21 Ağustos 2016 Pazar

Metalik renkli sicimsi dallar

Teller, konaklamadır. Uzun yoldan göçen ya da uzun yola giden kanatlıların pençeleriyle kavradıkları  havada asılı ince bir uğraktır bir yerde. Orada uçulmaz, ama uçma öncesi konup konaklanılır.

Teller,  direkler arasında boylu boyunca. Kah türkülerdeki telgraf direklerinin telleri onlar kah şimdilerin yüksek gerilim hatları. Kimi yerlerde de toprak altından giden, iletişimin, gecenin gündüze dönmesinin metalik görüntüdeki akışı.

Ya o ağaç dallarına öykünen metalik renkli sicim gibi büklümlü  teller olmasaydı… Dallar yeter miydi yükseklerin canlıları olan konukları ağırlamaya? Yetmezdi. Bazen toprak altından gitselerdi diye düşünsek de elektrik telleri bir yerde bambaşka bir  anlamdalar. Leylek yuvasından şahin konaklamasına ev sahibi onlar. Geniş kanatlarını gere gere güneşlenmelerine. Ki dün de çok ender rastlanılan yılan kartalı konmuştu dağ silsilesi ile uzayıp giden metal ışıltılı çelik tellere sessizce. Oysa bir çığlık atsaydı, hem de yalnızca bir kereliğine. İnleyecekti her yan. Dağ taş.Yankısı bile yeterdi her deliğe bir av olma korkusundaki canlının sinmesine.

Bugün kızıl şahin güneşlenmekteydi yine. Belli ki iki cambazın aynı anda bir telde olmaması sadece insanların dünyasına özgü değil. Çoğu canlının dünyasında bu ilke geçerli demek ki. Gördüm, Dün kartal vardı tellerde tek başına.  Bugün şahin. Kayaların, yükseklerin bu iki görkemli canlısı aynı anda aynı yerde olamıyor galiba.

Bu resimlerdiler,  kızıl şahin,  BOZKANAT’ın yavrularından BOZÇE ya da BOZCA. Hani bir adet başladı haylidir, yaban hayvanı edinme. Hatta onlardan Akdeniz foku Badem çok ünlü olmuştu. BOZKANAT da benim edindiğim yabani canlı. Bir kuş. Kızıl şahin. Bana da alışık. Geçerken ille kendi ötüşüyle selam verir. 
Elimde fotoğraf makinesini görünce de poz verir hem de hiç yüksünmeden. Hatırnazdır :)

Buralardaki kayalık kısımlara tam anlamıyla şahin  yuvaları yaparlar, yavru çıkarırlar, tellerde güneşlenip avlanırlar. Saksağanlar dirlik vermediğinden bu seneki yuvaları gözümün önünde değil.  
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.08.2016, 14:08


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci