3 Eylül 2016 Cumartesi

Altın Akıtmalı Simli İmza


Ardıç ağacı, pek çok yönüyle bambaşka bir ağaç. Tüm çamların yaptığınca yaptığı.  Hava olduğu yerlerde solunur halde. En temizinden.


Ardıç, havayı en iyi süzen türmüş. Eğer bir yerlerde ardıç varsa oradaki hava oksijen solutuyor.


Ülkemiz’de yalnızca Çeşme civarında sıklıkla rastlanan  çan ağaçlarındanken şimdilerde her yaz geldiğimizde ardıçlık alanlarda başkalaşma görüyoruz. Ardıçlar gitmiş  haliyle ortaya düzlükler çıkmış oluyor. 


Bu çok acı. Ardıç giderse yani orman, makilik alan dokusu yiterse sakız çalıları, kekikler, sarı kantaronlar, karabaş otları gibi çoğunun adını bile bilmediğim etrafı kuşatan ve öyle de çok sayıdaki otlar da gidiyor onunla beraber. Kepçe değen toprakta tek bir tohum kalmıyor.


Ardıç, boz yeşil renkli ufak ibreleri, lifli lifli bildik kabuklu ağaçlara benzemeyen gövdesi ve zarif şekliyle gözün de şenliği.


Ardıç, odunuyla, havayı hem de nasıl temizlemesiyle, tablomsu görüntüsüyle  altın değerinde. Öyle ki bunu kendi diliyle, kendi ürettiği altın mürekkeple  kendi imzasıyla kendi tuvaline yani gövdesine kazır. Reçinesiyle.


Sim salmış başından aşağı gibi, altın sırma gibi tepeden tırnağa altın ışıltısına bürür kendini. Kıymetini bilmeyenlere kendince bir anlatımdır kıymetini. Tek değeri altın sananlara altından değerli bir anlatımla.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03.09.2016, 07:14

 @AcemiDemirci

Paylaş :

2 Eylül 2016 Cuma

Diken Kelebeği

Dün, pelit ağacı yani palamut meşesinin gölgesinin vurduğu bahçe duvarına konduğunda fotoğrafladığım diken kelebeği.

Kanatlarını galiba dikenlere takmış. Kanat uçlarında noksanlar vardı. Tırtıklanmış gibi. Ama desenleri gizliyor kanatların başına geleni.  

Bugün fotoğraf gruplarında bu kareyi paylaştım. Sıra burada sonra da hep olduğu gibi.
(Her hakkı saklıdır)
 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.09.2016, 20:58  

Paylaş :

MİM, Çantamda Ne Var, Dilek Kıroğlu'dan


Çok sevdiğim blogger arkadaşımız Dilek Kıroğlu (The Good Wish Blog), “Çantamda Ne Var” konulu MİMe beni de dahil etmiş. Aklına geldiğim için çok teşekkürler  :)



Ankara dışındayım malum. Çeşme’deyiz. Tatil yanında bir de mutlu bir olaya tanık olacağız. O yüzden her zamankinden çok çanta var yanımda. Bu MİM, zamanlaması çok doğru bir MİM. Buraya getirdiğim fazladan çanta nedeniyle tabii. Geçen gelişimde yoktu mesela gerektiği kadarı dışında.  Kendi çantalarım bu kez modellik etti bu kez çekimlerde.


Hemen geçeyim o zaman çantamdakileri sıralamaya;

İçi dolu üç gözlük kabı. Biri dokuz, on yaşımdan beri taktığım gözlüğüm. Miyobum çünkü.  Bunu iç mekanlarda kullanıyorum daha çok. Dışarısı için, güneş altında kullanmak üzere  yine numaralı; ama güneş gözlüğü olarak kapkara bir tane daha. Bir de çalışma gözlüğüm.


Çantanın arka duvar gözündeki cepte müzik çalarım, belki birkaç toka.


Çantanın en ön gözünde  telefonum.


İç derin gözde cüzdan, eğer boynuma asmadıysam fotoğraf makinem, küçük tüpte el kremi, kağıt mendil paketi.  Cep telefonu şarj aleti. Anahtar. Kalem. Belki gerekliyse birkaç ıvır  zıvır şey. 


Çantamda internet taşımıyorum. O yüzden tabletim yok :)))
(Her hakkı saklıdır)

‎Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

1 ‎Eylül ‎2016, ‏‎22:52:02


 @AcemiDemirci
Paylaş :

1 Eylül 2016 Perşembe

Pelit Ağacı Yapraklarında; Palamut Meşesi Gölgesinde

Güneş ön taraftı tümden kaplayıp göz açılıp bakılamaz olunca, Çeşme’nin en şiddetlisinden esmeye alışık rüzgarı masa örtüsünün eteğindeki ağırlıkları havalandırıp havalandırıp masanın ortasına hışımla  davul çalma merakıyla vurmaya başladığında arkaya kaçmaktan başka yapılacak bir şey kalmaz. Önde, önüne geleni savurtan rüzgar  eserken arkada durgun sanki beş, on adım sonrasında olanlardan habersizmişçesine bir sükunet, dinginlik...

Ağaçlar, bitkiler perdeliyor fazlaca iç içeliği başka bahçelerle. Gayet rahat, onca ev içinde sanki inzivada gibi hissedildiği oluyor ara ara. Hoşa gitmiyor değil onca trafik gürültüsü, kargaşa, insan uğultusundan sonra.

Yanlış hatırlamıyorsam pikan cevizi hani yurtdışından gelen, meyvesi daha çok  pelit ağacı meyvesi yani palamut görünümündeki pikan cevizinin elimle dikip  kırk santime kadar büyüttüğüm fidanı için yuvasındaki şerbeti toprağın emmesini beklemekteyim.

Fidan için açılan yuva içine kığ denilen koyun gübresi konulduktan sonra ağzına dek su ile doldurulur birkaç kez. Yuva, şerbeti  çekmeli ve bitki için besleyici hale gelmelidir. Bu arada  oturduğum yerde elimde fotoğraf makinem. Birazdan demin komşu bahçeden merakla bana bakan yavru karatavuklar gözükür eminim. Çok sever onlar kuru yapraklar arasında, bitki köklerine serpilen gübreler içinde eşelenmeyi.

İlk konuk bir kelebek. Kelebekler bu yıl pek tedirgin. Konmuyorlar. Kararsızca uçuyorlar. Neyse sonunda karşı taş duvara kondu. Üzerine pelit yani palamut  meşesinin dallarının gölgesi düşüyor. Yine de turuncu ile kızıl karışımı, bir açıp bir kapanan  kanatlarının deseni, gösterişi ortada. Epeyce çektim resmini ancak meşe dalı gölgesi vurduğundan pek hoşnut kalmadım. Hareketlendim daha uygun bir açıdan çekebilmek için.  Hemen uçtu. Olacağı buydu, biliyordum zaten :)
 
Sonra yavru karatavuklar gözüktü. Pek şekerler. Üç tane hem de. Üç karatavuğu aynı anda görmemiştin hiç bahçede. İki tane gördüğüm çok oldu ama. Eşelendiler, deşindiler. Ben deklanşöre basarken başlarıyla yere atakta olduklarından kimi fotoğraf bulanık çıktı.

Bu arada beni de gözleriyle hep takip ediyorlar. Çok alıştıklarını hissettiğimde, tedirgin olup hareketleniyorum kaçsınlar diye. İnsanlara alışmasalar iyi olur.

Pelit  ağacı yani palamut meşesinde farklı, kocaman, kırmızı kanatlı arılar geziniyor. Başka bir ağaca gittikleri yok. Onları da çektim.

Bir saatlik bir molada epeyce konuğu oldu bugün arka bahçenin. Poz verdiler. Ben de çektim.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.09.2016, 19:16


Paylaş :

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Ağacın Altındaki Tilki

Herkesçe sevilen ve anıldığında sevgi ve saygı ile bahsedilen Çok Sevgili Babam’dan da bahsettiğim için mekanının Cennet olmasını dileyerek bu yazıma tema olarak ağaçlar ve şelalelerden oluşan “Cennet gibi” dedirtecek manzaralar seçtim. Çoğu Sinop, Şile, Ağva, Kefken, Kerpe gezilerinden.

Tıkalı ya da açık yollarda ilerlercesine gitmiyor muyuz hayatı kat ederken? Herkesçe istenilen açık, dümdüz bir yol olması önündekinin.  Ama karşılaşılan çoklukla engebeli, zorlu yollar.

Kenar kıyı kaçarız zahmetli çıkışlardan, baş aşağı inişlerden, dibi bulmaktan. Hayatın güçlükleri, karşımıza set gibi dikildiğinde hayat kendini anlatmakta biz de kendi öykümüzü yazmaktayızdır. Zorluklar, kaçmaz; hatta kovalar. Çokça da yakalarlar.

İşleri her dem yolunda gidenler  pek az. Çoğu, dişini tırnağına takıp alnı boncuk boncuk terleyerek hayat mücadelesi verenlerdir. Böylesi lime lime, ezim ezim ezik  olmuş hayatlar, ezgilerle anlatılır sıklıkla.  Ağıt desen değil, ağlamak hiç değil müzikle. Duman altı hallerle.

Ağzında gümüş kaşıkla doğmayı herkes isterdi; ancak herkes hayata gözlerini böyle açmıyor. Gözler açıldığında görülenler yoksulluktan sefalete, kavga döğüşten aslında istenmeyen bebek  olmanın  akıl erdikçe algılanacağı ortamlara dek olabiliyor.

Bir fırsat yakalayıp daha iyi koşullara kaçış kurtuluş belki; ama nasıl? Fırsat nerede, ne zaman? Buna cevap arayan da olabilir, içinde olduğu şartları kabullenenler de. Biz, cevap arayanları yani fırsat peşinde koşanları  konuşalım. Fırsatçı dediklerimizden değil asla; ama bu fırsatı yakalamışları.

Yoksul bir köylü çocuğuyken, ayağında giyecek değil ayakkabısı, çarığı, soğukkuyusu yokken kendini kurtarmakla kalmamış bugün imrenilen hayat şartlarını yakalamış, işi gücü yerinde, maddi sıkıntıdan uzakta, evi, arabası, yazlıkları ve başka göz boyayan her şeyi olan dünün yoksul ya da köylü çocukları vardır. Okuruz gazetelerde. Televizyonlarda dinleriz. Hatta içlerinden kimisinin namları, alıp yürür. Dünyanın en ünlü cerrahlarından olurlar. Bilim insanlarından olurlar. Edebiyatçısı, ressamı olurlar. Onlar, köyün zaten bir çobanı olduğundan  kendilerinin çoban dahi olamayacağı kederindeydiler bir zamanlar. Oysa köylerinde, obalarında çoban olarak kalsalardı kavalları dinlenecekken  tüm dünyaca dinlenmektedirler şimdi bundan öte. Yoksulluğun, yokluğun, susuz köylerden, damsız fakirhanelerden, yolu izi olmayan toz toprak içindeki yerleri yurtlarından bir şekilde çıkmışlardır. Tüm yokluklara rağmen  evet bir yolunu bulup, bir tünel açıp dehlizlerden gün ışığına çıkmışlardır.
 
Fırsatlar eğer bir dala konmuş karganın ağzındaki peynirse, fırsat yakalamayı bekleyene,  ağacın altında bekleyen tilki denebilir mi? Hani kargayı konuşturacak da karga gagasını açınca peynir tilkinin önüne düşüverecek. Böylesi nerden nereye öykülerin hemen neredeyse hepsinde başkasının fırsatını çalma değil, kendini gösterebilme fırsatını yakalamış olma yatar. Böyle bir öyküyü çok yakından biliyorum. Babamdan dinlemiştim kaç kez.
 
Babam bir köy çocuğuydu. Köyün kurucusunun torunu. Tarla, bağ bahçe filan var; ama o zamanlar askerlikler uzun. Dedem bir askere gitmiş, dört yıl hatta daha uzunca sanırım. Askere giden tek Nafiz dedem değil. Akranları da gitmiş kimi Diyarbakır’a kimi Bitlis’e kimi Ağrı’ya. O zaman askerliği bitse bile dönüş günler sürermiş oralardan.

Babaannem çocuklarla kalakalmış Nafiz Dedem askerdeyken. Kim sürecek tarlayı tapanı. Sürülmüyor, ekilip biçilmiyorsa eğer toprağın olmuş ne yazar, olmamış ne farkı var? Yardımda bulunabilecekler zaten kendi tarlalarının, bağları bahçelerinin başında. Yani yaz  süresi belli ve o süre içinde tüm işler kotarılacak, kayıtdamları dolacak, peynirler, yağlar  küplere basılacak, turşular kurulacak, buğdaylar bulgura dönecek, fasulyeler, üzümler kurutulacak, tulumlara tulum peynirleri dolacak… Daha neler neler bunlardan başka.

Tarla sürülmeyince buğday hasadı olmaz. Bu da ekmeğin olmaması, bulgur pilavının işmemesi, mısırın patlayıp köy çocuklarının ender eğlencelerinden birinin olmaması anlamına gelir.  Tarlada hasat varsa, horantanın yani hane halkının karnı toktur. Boş tarla, bağ bahçe, aç karın demektir. Kayıt damında üst üste kayıtlanan kışlık yufka ekmeğin olmaması demektir. Pekmez küpünün boş kalmasıdır bağlarda omcalar budanıp, üzümlerin toplanmaması. Pekmez ki köylünün şekeri, şurubu. Tatlısına koyduğu kestirmesi.

Babam zeki. Matematik filan duyunca derste gözlerini açıyor. Her soruda parmağı havada. Birinci sınıftan beşinci sınıfa köy çocukları hep birlikte tek sınıfta öğrenim görüyor o zamanlar köylerde. Babam ikinci sınıftayken üçüncü sınıfın, dördüncü sınıftayken de beşinci sınıfın sorusuna cevap veriyor.  Çünkü onların derslerini de dinlemiş oluyor aynı sınıfta olduklarından. Öğretmeninin eşi,  duyarlı bir kadın eğitimci. Beşinci sınıftan sonra Babamı yanına çağırıp ona Aksaray’daki ziraat mektebine gitmesini söylüyor. Babamın oraya gidebilmesi için kamyon parası bulması lazım. O zaman dolmuş, otobüs filan yok. Ama işi rast gidiyor bu sefer. Çünkü köyün tek kamyonu, babamın dayısının.

O zamanlar köyler o kadar yoksul ki yatılı okuyacak çocuklara kefil isteniyor. Babam, aslında kökü başka köyden Yeşilova’dan; ama babasıyla hala dayı çocukları, Aksaray’da hanı olan Mehmet Acır’ın  yanına geliyor. Mehmet Acır, eli açık birisi.  Neşesi de yerinde.  Kefil oluyor Babama. Böylece Koçaş Ziraat mektebine başlıyor. Oradaki hayatını öyküye sığdıramam. Halen taslak haldeki ikinci roman çalışmamda anlatıyorum Babam’ın o mücadelesini.

Akıl alacak gibi değil babamın yatılı okul hayatı. Çocukların hepsi çevre köylerden. Hatta o sıralar Muş’ta deprem olunca deprem bölgesinin çocuklarını Koçaş’a yatılı getirmişler. Öyle olmuş ki o çocuklar depremzede diye daha fazla ilgi görüp ayrıcalıklı olmuşlar. Dişlenmişler hayli. Babam, hiç su üstüne çıkamamış ticari zekâsını, okul harçlığını çıkarmak için fazlasıyla kullanmış öğrenciliğinde. Dinlerken kâh gülmüştüm kâh bir köy çocuğunun asker olmaya uzanan mücadelesindeki akla gelmeyecek çabalarını  dinlemiştim.

Üç yılın sonunda Koçaş Ziraat Mektebi’ni bitirip köyüne dönüyor. Yine aynı köylü; ama Babam ile akrabalığı hiç olmayan  ilkokul öğretmeni, sonradan dünyaca bilinen bir yazar oluyor. Egeli karısı da öğretmen,  çok da iyi bir insan. Babama Adana’da bir sınav olduğunu, o sınava girmesini söylüyor.  Adana’ya gitmek  için önce Aksaray’a gidilmesi gerek. Babam, ne sınavına gireceğini  bile bilmeden yola düşüyor köyden birkaç çocukla. Henüz havacı mı, karacı mı, denizci bir asker mi olacağından bile habersiz. Ama mezun olduğunda mavi üniforması ona çok yakışıyor.

Adana’da sınav için gün beklerken fırıncıda da çalışıyor, çimento torbalarının arasında da uyuyor köyden arkadaşlarıyla. Bu arada yanındaki üç beş kuruş parası çalınmasın diye de hep tetikte. Sonunda sınava giriyor. Kazanıyor arkadaşlarının aksine. Okuyor. Hayata lacivert üniformalı olarak atılıyor.


Köydeki oyuncağı aşık kemiği, ağaç dallarından tekerlek, söğüt dalından kendi yaptığı kaval, tahtadan yonttuğu kağnı olan babamın kızı olarak oyuncağım taş bebek de oldu, benim çocukluğumun kız çocuklarının vazgeçilmezi olan Ayşegül kitapları ya da çay fincan takımları da. Bisikletim de oldu.  Ama belki de çocukluğunda hiç gerçek meşinden topu olmadığından mıdır yoksa gerçekten voleybolu çok sevdiğinden midir, Babamın hep meşin topu ile voleybol filesi oldu. Hep voleybol oynadı. Az ileride biz yakan top oynarken.

Tilkiliği hiç bilmeyen, hayatı çalışmakla geçen Babam, daldaki kargayı kandırmaya çalışan  ağacın altındaki tilki olmayı değil,   meyve veren ağaç bulmayı yeğlemiş ve meyvesinden dermişti. Nur içinde yatsın.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.06.2016, 16:16

Paylaş :

“Ufka Çıkan Patikalar” adlı çalışmama;
 

linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Yaz Soğuğu

Ağustostayız. Yaz mevsimi içinde. Ankara’nın yazı, hakkıyla yaz, kışı, tam anlamıyla kıştır. Yazın yakıcı sıcak; kışın dondurucu soğuk Ankara iklimi. Sonbaharı, kızılın tonlarında. Yazı hatırlı sıcaklar sunar. Baharında ne çiçekler açar. Çoğu soğanlı.

Geçen hafta iş çıkışı bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında denize düşmüşçesine ıslanmıştık iki dakikadan bile az bir sürede. Aynısı bugün de oldu.

Yağmur, dolu eşlikli yağdı. Dolular cama çarpıp yapıştı ve süzülerek indi. Ankara’nın  asfalt altında kalmış  derelerini, ırmaklarını toprak kustu sanki. Böylesi bir iklim değişikliği sonuçları zaten yıllardır yazılıp çiziliyor, gazetelerde, dergilerde raporlar  halinde yayınlanıyordu. Yani bu yağmurlar beklenmedik bir şey değil. İklimlerdeki değişikliği duymayan kalmadı malum yıllardır.  

Belli ki çok sürmez Ankara’da artık pirinç tarımına geçilir. Pirinç sulak yerlerde yetiştiğinden. Yine tropik bitkiler  borsası burada kurulup tropik ağaçlar bulvarları süsleyecek galiba.

Nem zaten çok  birkaç yıldır. Yüzde seksen mesela sonbaharda, kış aylarında. Marmara’nın, Antalya’nın, İzmir’in kıskanacağı kadar çok yani. Daha da çoğalacak belli ki bu gidişle.

Yağmur sonrası servisin içindeki hava boğucuydu. Herkes şıpır şıpır damlayarak bindi servise. Şemsiye filan yetmiyor. Ayaklar yine su içinde ki güya kapalı ayakkabılar. Ama yollar engebeli. Çukurcuklara su dolmuş, meyillerde kaçış yok. Servisi s sonuçta kocaman bir teneke kutu. Camlar kapalı. İçeri girenler ıslak. Buhar oluşuyor. Nem çıkıyor ortaya. Soluk alınamaz oluyor. Ankaralılar kuru iklim insanı. Gelemezler neme. Boğuculuk  hissediliyor.

Hava serinlemeye başladı artık  akşamları, sabahları. Bu, yaz soğuğu. Sonbaharın gülümsemesi gibi serinlik. Yaz soğuğu, ıslak renkte. Epeydir galiba kolayca su buldukları yerlere gitmiş kekliklerin sesi gelir oldu birkaç gündür.

Sabah keklikler çitlerin dibinde. Uçtular bir de çiti aşıp. Kanatları pır pır ederek. Kanat açıp süzülmez onlar öyle. Kerkenez gelmekte olduğunu hep yaptığı gibi ta nerelerden duyurdu kendi ötüşüyle. Duydum, balkona çıktım. Göz hizamdan süzülerek geçti. Başı mavi. Kanatları pas kırmızısı. İnce kuyruğu koyu renk. Öyle güzel ki. Durakta da başımın üzerinde döndü durdu. Hayli yüksekte. Kalabalık bir serçe sürüsü adetleri olmayan bir şey yapıp açıkta, yol boyunca en tehlikeli kalabalık caddede servisle yarıştı adeta uzunca bir süre. Akşam kerkenez yine çıktı ortaya. Otoparktayken de en huzursuz kuşlardan, her şeyden ürken kuyrukkakan  arabanın önündeki mavi çam fidesinin   tepesine kondu. Dayanamayıp makinemi almak isteyince haliyle ürktü.  Uçtu.

Yaz soğuğunda sıcak yürekli kuşlar uçar buralarda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.08.2016, 22:46


Paylaş :


30 Ağustos  Zafer Bayramımız  kutlu olsun.

Dünya durdukça kutlamak dileğimle…



Paylaş :

28 Ağustos 2016 Pazar

Kaşla göz arasında ibibik; gönül alan kuyrukkakan

Nihayet hüthüt. Yani ibibik. Bol ismi olan bir kuştur. Hüthüt, ibibik, çavuş kuşu hep onun adları. Başka adları olduğunu da duydum.

Senelerdir duyarım sesini. Yaza gelmeden sabah erkenden alçak tonda öter hep. Mazıların altından. Tepelerin eteğinden. Çitin hemen berisinden. Göremedim ama bunca zamandır hiç, sesini duymakla kaldım. Hatta sesin geldiği yerden emin olsam da “demek ki aslında başka yerden sesi geliyor galiba” dediğim oldu.

Bunca zamandır üç kez görmüşlüğüm var hüthüt ya da ibibiği. İlki yirmi yılı geçkin bir süre önce Sarı Germe tatilinden. Bir anlığına gördüm  tıpkı bugünkü gibi. Bir çamın sık dalları arasındaydı. Birkaç saniyeliğine içinde şöyle bir gözüme ilişmişti.

İkincisi Nahçıvan gezisinde. Yakınlarda. O görkemli Kafkas doğasının güzelliğinde apayrı bir güzellik olarak. Yine yalnızca bir anlığına.

Üçüncüsü bugün. Çite konmuştu. Koyu, kızıllaşmaya başlamış  kirli sarımtırak pek süslü tüyleri, başındaki hotozuyla. Çit tellerinin birleştiği  beton direğin üzerinde duruyordu. Uzaktı. Çıplak gözle görülemeyecek kadar. Hemen çekmek istedim. Ama makineme davrandığımı görmüş olmalı ki çekmek istediğimde çitte yoktu. Bir anlığına da olsa görmüş olduğuma sevindim sonunda. Şu ibibiğin ettikleri :)

Neyse, gözüktü sonunda hüthüt. Tam sesini duyduğum yerde. Yere konduğunda asla görülemeyeceği  doğa oyunları içinde. Ki gözükmesin zaten.

Pek çok hayvan bir şey simgeler, bir anlama gelir. Tilki mesela. Kurnazlığın sembolüdür. Kaplumbağa ya da baykuş bilgeliğin timsali. Hüthüt kuşu da bir kavramla özdeştir. O da, o kavramın simgelerindendir.

Dün bir türlü net olarak fotoğraflayamadığım kuyrukkakan bugün yine tüm telaşı, bir yerden bir yere kalkıp kalkıp konuşu ile dünkü uğraştırmasından sonra gönül almak istercesine pozlar verdi. Ve  ilk kare, fotoğraf gruplarımdan sonra buradaki yerinde.

Bazı kuşlar sizden bir hareket olmadan kaçmazlar. Yaklaşmanız halinde, bir hareket halinde havalanırlar. Kuyrukkakan, huzursuz bir kuş. Kuyrukkakanın kaçması an meselesi. Değil hareket, çıt çıksa uçuverir. Resmini çekmek bu yüzden meşakkatli. Çit tellerine konduğunda epeyce kaldığı oluyor, belli ki yoruluyor ikide birde kalkıp uçmaktan; ama makinenin sesini duymasın… Başa dönüyoruz. Yeniden nerelere kondu diye taramaca o zaman.

Yine de düzinelerce resmini çektim kondukça. Hava kararmaktaydı ve tepelerden dolayı da bir buçuk saat önce güneş görünmez olunca netlik tam değil. Ben de renk ayarlarını yapamadım bile onu  poz verir bulunca. Güzel pozlar verdi bugün. Kerkenez çok yakınımdan,  birkaç metre mesafeden, tam göz hizamdan uçtu. Tüyleri paslı kızıl kanatları ve gök renkli başıyla. Kuşlar, iyi dostlar :) 
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.08.2016, 19:25


Paylaş :

Uzaktan Şahince Bir Selam; BOZKANAT

 
En uzaktaki direklerden birinde Ağustos güneşi altında güneşleniyordu BOZKANAT. Görüş alanındayım. Alışkın beni görmeye. Objektife zaten yıllardır alışkın. Artık umursamıyor bile. Benim için “lenslerle ne kadar ilgili” diyordur eminim. “Gözlükleri var, elinde fotoğraf makineleri var. Yani lens hamalı kendisi” diyordur bana.

Hep uzaktan bahsediyorum da kuşları fotoğrafladım kareler söz konusuysa.Bugün o uzağı fotoğraflamak istedim. Fikir vermesi için. Yoksa uzak; ama  birim olarak ne kadar uzak? Fotoğraflarda görülen elektrik direğinin tepesinde nokta gibi görünen BOZKANAT, fikir verebilir. 

Makinem hiç de fena değil. Pek amatör sayılmasa da profesyonel değil tam hakkıyla. Gerçek profesyonellerin makinelerini taşımak bile zor. Onlarla yarışabilecek hali yok.

BOZKANAT, beni görünce bir eğildi. Bir selam verdi. Sessizce. Sonra etrafı yetiklemeye devam etti. Şahinlerin hayatı direklerde, yükseklerde güneşlenmek ve av kollamakla geçer.

Daha önce de yazmıştım  hani doğal hayattan canlı edinmeler vardı. En ünlü edinilen de bir Akdeniz fokuydu. Badem. 

BOZKANAT da benim edindiğim. Gerçi tescilli değil. Kaydı, şartı var mı bilmiyorum bu edinmelerin. Ama gönüllü olarak BOZKANAT ve yavruları BOZCA ve BOZÇE’yi edindim. Hatta onların yavrularını da. Bir de kerkenezler var. Kuşlar aleminde erkek olanlar pek renklidir, süslüdür.  Erkek kerkenezlerin başı çok hoş bir pastel mavidir.

O yüzden birinin adı GÖKBAŞ diğerinin BOZBAŞ. Böyle, keşke  doğadaki canlılara gönüllü sahiplensek kafese tıkmadan. 

Temizlik anlayışları, alışkanlıkları, yaşam tarzları bize hiç benzemeyen köpeğinden tavşanına, kemirgeninden sürüngenine evlere  tıkmadan doğada sahiplenip onları kollayıp koruyabilsek.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.08.2016, 11:09

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci