10 Eylül 2016 Cumartesi

Kimi insan kuşlara düşkün; ak kuyruksallayan da insanlara...

Ak kuyruksallayan. Az önce, Çeşme.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YüKSEL (Acemi Demirci), 10.09.2016: 17:14

acemidemirci@yaoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

9 Eylül 2016 Cuma

Çeşme Kalesi'nden İzmir'e kutlama!

Bir ucum olan İzmir'in işgalden kurtuluşunun yıl dönümü kutlu olsun.

Fotoğrafı bugün çektim. Fotoğraf gruplarımın ardından blogumda da yayınlıyorum.

Resimdeki kale, Çeşme Kalesi...
(Her hakkı saklıdır)

Aysei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.09.2016, 20:06
acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

Pelitli bağın palamudu, nurlu badem, muskat; Tohum taneleri

Nereye gitsem cebimde tohumla dönerim. Karlovy Vary gibi soğuk bir yerden bile tohum dolu ceple dönmüştüm kabanım ağırlaşmış halde. Çeşme ikliminde yetişmediler o ayrı. Ama denedim.

Çok önceleri Brüksel’den getirdiğim ve daha sonra hiçbir yerde hiçbir zaman rastlamadığım  kenarları dantelimsi orta boydaki yapraklı tohumdan ürettiğim  süs bitkisi senelerce bahçede kaldı. Ancak yazlıklarda bir  şey olağandır. Tüm kış siz yokken bitkilerin kimisi bakımsızlıktan kuruyabilir ya da çok beğenen biri izinsizce kendi bahçesine taşıyabilir onları. Böylesi bir hal en son çit olacak biberiyelerin başına geldi bizim bahçede. Yüzlerce kilometre ötedeyseniz bitkilerin kimisi sizden biraz daha uzaklaşıyor hoyrat ellerce sökülüp başka yere taşınmalarıyla. Tek solmasınlar da. Büyüsünler. Çoğalsınlar böylece diye yine de fazla kızmıyorum izin istenmemesi dışında.

Tohum konusunun önemi  artık biliniyor. Ana ata yerli tohumların korunması için çabalayan çok  organ var. Gönüllüler var. Sanırım onlardan biriyim.

Tüm dünya tohum konusunda eskisi değil artık. Tohum demek,  yenen şeylerin yani hayatta kalmak için en gerekli şeylerin ilk hali, yumurtası demek. Tohumun kuluçkası toprakta olur. Kimi tere otu gibi sabırsızdır “akşam ekersiniz sabaha baş verir” dedirtecek hızda birkaç gün içinde çıkar kimi çıkmak için çok emek ister. Hala tohumdan çıkartamadığım hünnap gibi mesela. Binlerce belki hünnap çekirdeği diktim. Çekirdekleri aspirinde mi bekletmedim; zımpara ile odunsu kısmını mı inceltmedim… Olmadı. Hünnabı tohumdan yetiştirmek gerçek bir sabır ve emek işi. Eğer yetiştirebilirseniz sanırım o hünnap fidesi sizin için evlat kadar değerli olacaktır.
 
Deli karpuz ki kimisi bu Türkçe adıyla değil de ille Türkçe’ye sonradan girmiş adı kapari le bilir onu, nasıl zor çıkar. Karınca asidi değmezse tanesine kolay kolay çıkmaz. Bir karınca onu yuvasına taşımaya kalkacak önce.  Düşürecek de o bir yerlerde, öyle  çıkacak filan. Çıkması bu derece zor olan bir tohum olsa da deli karpuz  çıktıktan sonra naz yapmaz, kaprisi çillenene kadardır. İster demirli, ister kireçli, ister kıraç toprak olsun yadırgamaz yetişir. Taneleri  ki aynı zamanda tohumu en değerli salata malzemelerindendir işlenip salamura  olduktan sonra. Değişik kokusu ile farklı bir lezzettir.

Nereye gitsem gözüme ilk bitki türleri, kuşlar, mimari çarpar. Hangi ünlü mağaza var aldırmam. Zaten her yerin bir ya da birkaç beylik caddesi vardır ünlü adlar taşıyan tabelalı  mağazalarla dolu. Diyelim ki Ankara’da Tunalı Hilmi Caddesi, Yedinci Cadde, İstanbul’da Bağdat Caddesi gibi. Algıda seçicilik kimisinde farklı tabii. Mağazaya filan bakmıyor. İşte ot, böcek, kuş, bitki, mimari, doğa filan gözlerin aradığı. Ben kültür ve doğa ağırlıklı şeyleri algılarım.

Aksaray’ın Demirciköy’ündeki bağda pelit yapraklarının yani palamut meşesi ağacı yapraklarının arkasında çıkmış ufak, mercanımsı bir düğme kırmızılığına dönmekteki  yavru pelitleri görünce almış ve Ankara’ya getirmiştim. Belki de lise öğrencisiydim. O zamandan elim ille tohuma giderdi.

O pelit tohumunu epeyce orada burada gezindi, kutularda saklandı. Uzunca  bir süre bekledi. Sonra diktim. Ve çıktı. Saksıda bir palamut meşesi ya da Aksaray’ın adlandırmasıyla pelit ağacı yetişmeye başladı.  Şimdi Çeşme’de o pelit ağacı ya da palamut meşesi. Budadım birkaç gün önce. Çünkü  bahçıvanın budama makinesi bozulmuş.  İyisi mi elektrikli bir budama makinesi almak. Bıçkıyla budadım eldivenlerimi giyip.

Bir pelit gördüm budarken. Dalıyla kesmek istedim. Yapraklarıyla fotoğrafını çekmek için. Budarken baş tarafındaki şapkamsı kılıfından çıkıp ağacın dibine düştü pelit. İnince aldım. Onu bırakamam. Hasından tohum o. Hem de ata tohumu. Demirciköy bağlarından gelme Çeşme’ye.

Bağ demişken, Aksaray bağlık bahçeliktir. Üzüm bağlarıyla donanmıştır tüm Kapadokya yani Peri Bacaları Diyarı. En bulunmaz ve oraya özgü üzüm türü,  sapına şıra yürümeden toplanmayan, rengi alalı ve buğulu, ne renk denir tam bilemeyeceğim bordo değil, daha açık, hani kristaller vardır ya yaldızlarla süslü, üzüm suyu renginde öyle bir güzellikte rengi. Şiirsel bir tonda. Aşeri üzümüdür adı. Aşeri üzümü, sapına şıra yürüyünce yani sapı kararmaya başlayınca toplanır. Kokusu, tadı ile emsalsizdir. Hiçbir üzümü örnek veremem. Çünkü örneksizdir. Tek o.
 
Tıpkı Ankara’nın Kalecik ilçesinin Kalecik Karası, İzmir’in Sultanisi, Erzincan’ın Cimin üzümü, Bartın’ın  müthiş bir kokusu olan, kalın kabuğunun içinden bir jöle kıvamıyla çıkan içinin tadı sanki başka birkaç meyveyle karışmış bir üzüm yiyormuşunuz hissi veren Çilek Üzümü gibi. Aşeri üzümü soylu bir renge, kokuya ve lezzete sahiptir. Bir hazinedir. Çeşme’ye de getirdik çubuk çubuk Aksaray’dan. Korukları karatavuklardan bize kalmıyor tatile gelinceye dek. Dağıttık da komşulara çubuklarından.

Datça, her sene tatilin bir bölümünü kaplardı. Birkaç yıldır gitmemek demek oradan uzaklaşmak anlamına gelmiyor. Çok özledim oraları, bükleri. Çeşme’den sonraki bitirilecek yerler listesinde ilk sırada olduğu için de çok üzgünüm.

Datça’nın bir badem türü var. Nurlu badem. Tek Datça’da yetişir; o da belli bir yerde oluyor. Birkaç kilometre ötede yetişmiyor. Toprağın asidi, bileşimi ve belki de mikro klima özellikler belirliyor nurlu bademin lezzetini. Badem zaten pahalı bir yemiş; ama nurlu badem olursa fiyatı çok çok daha fark ediyor. Metropollerde simit İzmir’deki adıyla açma satılan büfeler gibi Datça’da sokaklarda akşam üstleri büfelerde buzlu badem satılır. Nurlu badem olsun olmasın.

Bir fidan istemiştim sabahları köy yumurtası aldığım Kızlan köyünden kadından. Emecik köyünden bir sebze satıcısı çocuğa da pembe domates tohumları vermiştim. Sonraları onları pembe domates halinde tezgahlarda görünce çok sevindim.
 
Kızlan köyünden kadıncağız, bana bir badem fidanı getirmişti. Nurlu badem mi değil mi ayrım yapacak kadar badem konusunda uzman değilim. Fidanı Çeşme’ye diktim. Ve büyüdü. Bu seneki ilk gelişimizde bize kalan birkaç düzine kadarından epeyce topladık. Çoğunu komşu çocuklar daha çağla iken yolmuşlar. Üstlerde kalanlar kalmış. Küçük yeğenime yedirdik en çok. Tadına baktık tabii. Muhteşemdi. En üst dallarda kalanları biraz da apar topar Ankara’ya geri dönüşümüz nedeniyle toplayamamıştık. Bu sabah ön bahçedeki kahvaltı sırasında  yerde gözüne ilişti onlar da. Altı tane.  Düşmüşler. Hem de rüzgar yokken. Hava alabildiğine durgun, boğucu ve bu yüzden nemli iken.
 
Cebimde diyeyim de siz onu keseciklerde, poşette, pakette, kutuda hatta kavanozda anlayın belki dikerim diye fındık ve muskat da getirmiştim. Hala dikemedim. Bu kez de farklı ve çok değişik duygular yaşatan  gelişmelere koşturduk çünkü. Burada kaldığımız günde malum, sayılı.

Kuşadası’nda -ki akrabalardan annemin kuzeni, Ankara’da yatılı okuduğu sıralarda  bize evci çıkan benim ilkokul yıllarımda bizim evin büyük kızı  namını benden almış- Nilgün Abla da bana su kabağı verdi. İçi çekirdek yani tohum dolu. O bir ev ekonomisti emeklisi. Tohumlara, bitkilere nasıl düşkün olduğumu haliyle en yakından bilenlerden olarak su kabağını bağladığı yerden alıp bana verdi.

İşte taneler yani tohumlar. Fotoğraflarıyla. Aksaray’daki pelitli bağdan gelen tohumdan çıkmış palamut meşesinin Çeşme’deki palamudu. Ki o bu kez Ankara’ya gidecek ve orada arkadaki tepelerin yamacına dikilecek. Aksaray, Ankara, Çeşme, sonra yine Ankara  onun yolculuğunun durakları.

Tohumlar bir yerde çıkar. Düştükleri yerde yeniden baş verebilir. Kimi tohumlar suda sürüklenir kim bilir nerelere  ulaşıp orada yetişirler. Kimisini rüzgar oraya buraya savurtur. Sincaplar, kargalar kışın besin bulamadıkları anlar için cevizleri gömerler. Issız bir dağ başında çıkmış bir ceviz ağacı görürseniz muhtemelen bir sincap onu saklamış sonra da yerini unutmuştur.
 
Kimi tohumlar kuşlar sayesinde taşınır. Kuşlar bir yerlerde yemlenirler. Uçarken, göçerken bunu doğal yolla bırakırlar. Hiç ilgisi olmayan bir yerde görülmemiş bir bitki çıkmışsa muhtemelen bu yolla çıkmıştır orada.

Kimi tohumlar cepte taşınır. Eldivenler gibi tıkıştırılmışlardır kaban ceplerine, kot ceplerine. Ve eldivenlerden de kıymetlidirler. Sonra uzun yolculukların ardından geldikleri  kentte dikilirler ve apayrı bir kıtada, apayrı bir ülkede, bambaşka iklimlerde baş verirler.

Tohum, sevgiye en çok layık olanlardan. İlle tohum depoları saklamamalı tohumları. Ceplerimiz ne güne? Bizler de çok ufağından kendi tohum depolarımızı oluşturmakta gecikmezsek  iyi olmaz mı? Tek şey gerekli. Etrafa şöyle bir göz atmak. Hadi!!!
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.09.2016, 17:28

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

8 Eylül 2016 Perşembe

Bir Eylül Bestecisi

Bir Eylül bestecisi; Baştankara. Çeşme.

Fotoğraf gruplarının ardından blogumda da yerini aldı.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr;

@AcemiDemirci
Paylaş :

Karşılara karşı...


Bizim buralardan karşılara karşı, Çeşme...
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr;

@AcemiDemirci
Paylaş :

7 Eylül 2016 Çarşamba

Başak Burcu Ayı; Eylül

Eylül’de doğanların yeni yaşlarını kutlarken hem onlara hem Eylül ayını, rengini, şarkısını  seven herkese hediyemdir bu yazım… Sizin de sonbahar da sanılan; ama Eylül’ün ikinci yarısında olsa da yazda kalan kısmında bir tarihe denk gelen  yeni yaşım için bulunduğunuz dileklere teşekkürlerimi iletirim şimdiden  J

Eylül… On iki ayın dokuzuncusu. Bir çocuğun doğmak için beklediği süre kadar uzunlukta bu aya uzanan yolculuk. Dokuzuncu ay, yazın, sonbahara döndüğü ay. Bu ayda doğanlar Başak Burcu. Doğan çocuklar güz cücüğü. Annem bana öyle der. Üşüdüğümde. “Güz cücüğüsün sen” der. Ama ben Eylül’ün yazda kalanında doğanlardanım. Yine de Eylül olsun da… Nisanla Mayıs bir de Eylül, ayların baharları.


Beyaz çiçeklerle baş vermiş meyvelerin toplandığı, her renkten açmış kır çiçeklerinin, kırmızıların, morların sarıya doğru yola koyulduğu aydır. Eylül, yılın ikinci yarısında kalıp da suya sabuna dokunmadan kışa bunca az mesafe varken yazın hükmünün hala sürdüğü ay olmayı başarırken yaz değil sonbahar olarak bilinme haksızlığına da göz yumar.

Başka bir ay Eylül. İki mevsimli bir ay önce. Ayların anlaşılmayanı, yanlış tanınanı. Baştan sona sonbahar bilinir de yazda kalan kalır yirmi bir günün mevsimi hiç Eylül ile anılmaz oysa. Yalnızca son dokuz gününün ait olduğu sonbaharla biline gelir  her yerde. Yani dokuz sayısını sever Eylül. Dokuzuncu aydır dedik ya, son dokuz günü de güz günü. Ne tabiatın yeni uyanması ne de tümden geçmesi deminde. Hayatın özeti gibidir bu ay.
 
Uyanmışlığın, olagelen döngü içinde kış örtüsü altında uykuya dalma  sırasının yeniden geleceğini derin bir soluklanmayla  anlatmasıdır. Eylül melodileri, vals süzülüşüyle kızıla çalarak yere düşen bir yaprak kuruluğunda gezinir. Ne de olsa yirmi bir Eylül’e kadar yaz hükmündedir bu ay. Bu yüzden de çoklukla “denizin en sıcak olduğu ay” dedirtir sonbahar kapıyı gümbür gümbür çalarken.  

Eylül sessizdir; yaz gibi çığırtkan değildir. Kızıla dönen yeşilin suskunluğundadır. Sessiz gözükse de renklerle seslenir. Romantizmin kalbi değildir belki; ama kapısıdır.

Ses vermez öyle ilkbahar cıvıltısıyla yeşilinden beyazına çiçek açmalarında; ama kuşlar gerisin geri göçüp gittiklerinde suskunlaşır  içlice. Eylül, dert ortağıdır… Hüznün rengini de barındırır bir köşesinde sevincin yeşilini, umudun ışığını,  kuş kanatlarının değdiği uçsuz bucaksız göğün berrak mavisini de barındırır. Oysa kızıl, yavaştan hepsine tepeden bakmaya niyetlenmiştir bile çoğu yazda kalan bu ayda.

Hüznü, kabul eden ay değildir; ama kabul edecek ayların geçidi Eylül’ün yollarındadır. Baharda bir cıvıltı çeşnisiyle deltalara, su kenarlarına, elektrik direklerine, kayaların ıssızlarına doluşan güneyli kuşları, yeniden denizaşırı güneylere yolcu eden aydır. Nisan’ın karşıladıklarını Eylül uğurlarken göçmen kuşların kulağına onların hasretine daha fazla dayanamayacağından Nisan’da yeniden beklediğini söyler. Kışın donmayacaklarını bilse uğurlamayacaktır; ama Eylül bilir ki kuşların çoğu kışa dayanamaz. O yüzden Eylül, ilkbahar ile aynı adı almıştır, başta değil de adının sonunda. Son bahar dense de Eylül’ün ola ola on gününün içeri girdiği mevsime, o da bahardır önünde sonunda.
Eylül sonrasında kuş şarkısı bitmiş kış şarkıları yakında duyulacaktır. Eylül’ün kızıl kederi bundandır.

Kendi melodisi vardır Eylül’ün. Ağır tonda. Solisti yapraklardır tek. Penası, o yapraklara basılan ayaklar. Orkestra yol boyunca uzanır. Repertuar Eylül temalı.  Duymak için o şarkıyı,  dingin olmak gerek. Eylül sessizliği, ince bir romantizmin sahnesidir. Depreşen, kavgalı sinelerde değil kulak kesilmiş sinelerde derinleşir o içli notalar.

Eylül şarkısı, sokağı, parkları kaplamış çınarlardan, ıhlamur ağaçlarından inleyerek döne döne yere düşmüş kuru yapraklara basınca çıkan soprano çığlığıdır. İncecik sesli bir çıtırtı, bir hışırtıdır. Duyup da sevmeyen olamaz o şarkıyı. Ki ne makamı vardır ne de kemanı. Piyano sesi bile yarışamaz onunla. Ama belki arp anlar o ince çığlığı.

Bir Ankaralı sanatçı da sevmişti Eylül’ü, Eylül’de beklemişti sevdiği liselinin yolunu. Eylül’de Gel şarkısı Ankaralıdır bu yüzden. Ankara, sonbaharın da başkentidir.  Romantizm sonbahar ise, Ankara’nın bu ayda saklayamadığı tek yanıdır o halde romantizm. Sararır, kızarır bu yüzden kent. Fotoğrafları çekilir kurumuş,  dilim dilim koskoca çınar yapraklarıyla döşenmiş parklardaki boş kanepelerin.

Eylül’ün olgunluğu vedayı da merhabayı da duyan da söyleyecek olan  da olmasından aslında. Yaza vedanın kapısı, kışa gidilecek yolun  bir önceki durağıdır. Bir kanyondur ki iki yanı ayrı renkte sarp kaya. Bir yanı sararıp solmaktaki yeşilin içli halleriyle desenli öte yanı gizliden beyaz tanelere yer açmakta. Kanyonun suyuna sonbahar rengine bürünmekteki dalların yansıması vurmuş. Hüzün, işte o suda seyreden bir kayık. Boyaları dökülmekte olan kayığın adı, zar zor da olsa okunmaktadır burnunda; Eylül.

Eylül, doğada sanki ayrılış varmış gibi gözükse de aslında dönüşü anlatır.  Göçmen kuşlar için daha kuzeydeki kıtadan daha güneydeki denizaşırı kıtaya dönüşü. Aslında bir  kentteki evden diğer kentteki eve gidiş gibi bir yerde o dönüşler. Yazlıkçıların dönüşü gibi. Yazlıkçılar da bir nevi göçmen kuş yani.

Okuldaki, boş sıraların yalnızlıklarının bittiği ay Eylül. Çocuk çığlıklarının, sınav heyecanlarının dönüşü. Dönüşler iyidir. Ayrılıklar iyi değil. Yani kim demiş Eylül hazandır, hüzündür, Eylül kavuşmadır bu dürbünün merceğiyle bakıldığında. Bakmak değil bakış açısı ve görmek  önemli olan. Görüleni yormak, yorumlamak asıl olan. Eylül, şakacıdır, illüzyonisttir biraz. Biraz sararmışlık gösterse bir tepenin eteğinde, hüzün sanılır o. Oysa okul bahçelerinden gelen sesler, çoktan uzak, sıcak ellere göçmüş de ta bahara kadar bir daha uğramayacak kuş seslerinin yokluğunu aratmamak içindir.

Geçmiş baharla yazın, gelecek sonbaharla kışın sırrını bilip de saklayan aydır Eylül. Sır saklamak kolay değil, sararıp soldurur. Eylül de kızararak solar zaten yavaştan.


Kış ayından ad olmaz çıtı pıtı kızlara. Ama Eylül’den ad olur her kıza. Eylül denilince kulak başka bir şey duyar. Tınısı büyülü bir sestir Eylül.

Eylül sessizdir, konuşmaz gözükür. Ama konuşturur. Şiirler Eylülsüz olmaz. Şairler, dizelerde; içliler, bestelerde seslenir Eylül için. Şiirleri okusun inanmayanlar!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.08.2016, 14:08
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

6 Eylül 2016 Salı

Beş duyu ötesi beş gün

Beş gün içinde neler duyup hissetmez insan? Beş duyuyla algılanabilen. Neler neler. Beş duyu içinde ruh da kalp de yok belki; ama beş duyu derken en çok bunları anlamaz mıyız? Ya da sonuçta hepsi burada işleme alınmaz mı? Alınır gibi geliyor bana. O yüzden beş duyunun hepsi de sanırım biraz biraz ruhun ve yüreğin kıskacında.


Ankara’dan uzakta, oradaki akışın tersi yönde bir akışta, rüzgârın uğultusu dallara konan kuşların kanat sesi, kanadı hasarlı kelebeklerin resmedilmesi, yeni dikilen fidenin yapraklarının biraz solmasının tedirginliği gibi alışıldık, zaten bilindik ortamdayken mutlu bir olay bekliyorduk bir yandan da. Ama o mutlulukta bulunması gereken Didim, İzmir ve Kuşadası katılımcılarının bir kısmı bir başka görev için koşturmaktaydı.

Dünya bu… Bir tarafta daha önce kına gecesi olan, gözleri mutlulukla parlayan bir çift, en son gelinin arkasında bekleşen güzel kızlara çiçek atma  anındayken biraz aşağılarda, Kuşadası’ndaki hastaneden gelecek haber beklenmekte bazı seyredenlerce. 

Aynı anda  apayrı iki duyumsama... Sonra saatler süren bekleyiş ardından hastaneden çıkıldığı haberi bir oh çektiriyor.  O mutlu gün, bir başka mutluluk daha eklenerek bitiyor.

Ertesi sabahki telefonu açarken iyi bir şey duyulmayacağı belliydi. Ve  tez gelen haberlerden olan bildirim tezce alındı  tabii.

Artık aileler hep beraberce köylerinde, kasabalarında değiller. Ne aynı şehirde ne aynı ülkede ne de aynı kıtalardalar. Tümünün olmasa bile çoğunun bir araya gelmeleri gereken tatlısından acısına toplanmalarda toparlanmak zaman alır.

O tez gelen haberlerin ardından varılan evler, her an, her yerden gelen gidenin  fazlasıyla olduğu evlerdir. Havası bellidir. Ama hepimizin kulak kesildiği, kaç gündür beklediği bir haber, o havaya ılıman bir başka hava katınca üst üste, birbirine karışmış mutluluklar, üzüntüler, kayıpların derin kederinin harmanında bir tuhaf his kaplıyor insanı. Ana duyguların en önemlilerinden birkaçı aynı anda sinenizdeki iç denizinizde kulaç atmakta. Boy göstermekte. “Dünya bu” işte dedirterek…

Yine de kaçınılmaz olarak gelmiş bir üzüntü içinde çok sevindirip havalara uçurtacak, günlerdir beklenen bir haberin gelmesi tarifsiz bir nimetmiş. Hayat, kaçınılmaz üzüntüleri bir gün mutlak sunacak. Kayıplardan bahsediyorum. Ama kaçınılabilecek üzüntülere atlamaktan kaçmak gerek…Bir İngiliz atasözü  var, çok severim;
“Don’t trouble, trouble;
Till trouble, troubles you.”

Yani şöyle salık verir bu atasözü, “üzüntü sizi üzünceye kadar üzüntüyü tasa etmeyin”.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL, (Acemi Demirci), 06.09.2016, 12:26
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

4 Eylül 2016 Pazar

Set gibi betonda boğulmuş acıklı bir kentte; İzmir'de

Betonlarda boğulmuş duman altı bir kenti, kentlileri bile duymazken bir Ankaralı, başka gözle bakar ona  elbette.


İzmir’deydik dün. Çeşme’den yüz kilometre ötede. Gurbetteydik yani. Bizim memleket Çeşme ne de olsa.

İzmir’e yolumuz neredeyse hiç düşmez. Oradaki akrabalar da biz Çeşme’deyken Kuşadası, Didim’e giderler İzmir’den yazlık faslına. Dolayısıyla yüz kilometre ötedeki bir yerdir bizim için.

Dün,  mutlu bir olay için İzmir’deydik. Günün yarısından fazla bir zaman içinde. Kuzenlerimle görüşmek, İzmir’in acıklı halini  görmekten daha yeğdi.

İzmir’i ilk dört yaşında görmüş, sonra da defalarca görmüş birisi için şimdiki İzmir’i görmek içler acısı. Daha da acısı İzmirliler’in İzmir’e hala o eski İzmirmiş muamelesi yapıp ne hale geldiklerini değil de çoktan yitmiş, ortada olmayan eski güzellikler hala varmış gibi gözüküyor olma  hallerini görmek.

İyi, güzel de İzmir… “İzmir başkadır, İzmir’in üstüne yok, Ege şöyle güzeldir” demekle o kent yeterince sevilemiyor ve korunamıyor.

Ege ne demektir önce? Deniz, zeytinli ya da makili dağlar, kekikli kırlar, envai çeşit ot ki hepsinden ne yemekler yapılır, incir ağaçları yani İzmir’de denildiğince yemiş, tarih, mimari, denize akan nehirler demek değil mi daha nice güzel kavramla birlikte? Ama artık deniz, deniz değil İzmir’de hatta Alaçatı’da. Ne dağ kalmış ortada betondan gözünü açıp ne de biteceği bir yer kalmış zeytine. Biteceği yer kalmamış zeytinler kesilmekte bir yandan da... Böyle olunca o bildiğimiz Ege nerede? Hani o eskinin gerçekten görkemli mimarisi, doğası, balık kaynayan tertemiz denizi olan İzmiri? Geçmişte kalmış o İzmir. Şimdiki yabancı, başka bir İzmir.
 
Bugünkü Ege, balıksız, kirli, fokları kalmamış, rengi değişmiş hatta zaman zaman Körfezi kokan bir yer. Evet, Ege artık geçmişteki Ege değil güzelliklerinden mahrum, kirli, hoyratça davranılan bir Ege.  Geçmiş olsun mu demeli Ege ve İzmir’e? Geriye kalana da çığırtkanlık edip de hala “Ege Ege, İzmir İzmir” dendikçe ve  asla yaşanan sorunlar, Ege ve İzmir’in başına gelenler söylenmeyip yersizce  hatta şımarıkça “İzmir de İzmir” nakaratı söylendikçe geriye korkarım hiçbir şey kalmayacak. Zeytin, İtalya’dan getirtilecek feribotlara sipariş edilip… İzmirliler’in artık İzmir’in gerçek halini haykırmaları gerekir. “İzmir çok güzel, benzersiz bir kent” değil “İzmir iyi değil, artık yüklenmeyin. Artık kaldıramıyor bunca yükü. Soluk alamaz halde İzmir” demeleri gerek. Diyene hala rastlamadım. Galiba İzmirliler İzmir’i Ankaralılar kadar sevip koruyamıyor :)

İzmir, artık o eski müthiş güzel, tarihi, görkemli kent  İzmir olmaktan çıktı. Bu acı gerçek daha girişinden bellidir. İzmir artık bir çıfıt çarşısı. Onca dağındaki zeytin, sarı çam, maki, fıstık çamı yok olduğu ve yerine karmaşasının gözleri yorduğu çarpık kentleşme oturduğu için itici bir yer hatta. Deniz varmış  güya! Kahverengi kirli bir deniz var, doğru. Yolları keşmekeş. İzmir’deki arasanız da bulamayacağınız yol tabelası, işaret  sistemini görünce Ankara’nın başkent olduğu hemen anlaşılıyor.

Diyelim ki Ankara’dan gelmiş, İzmir’de otobana girmek istiyorsunuz.  Yol ayrımı tabelalarla filan bildirilmiyor havada,  gökyüzünde durur gibi, kocaman. Kaç metre önceden görebileceğiniz halde. Yolda betondan ki İzmir zaten artık betondan bir pasta gibi,  bariyerler var. Onların arası hafif ayrık. Eğer daha önceden bilmiyorsanız o arası açık beton bariyerlerden otobana sapılacağını, geçip gidersiniz. Ve dönün dolaşın artık. Koca bir metropol; ama mantık ….. .
Bu tabelalardan çok sık görmeyi dileyerek

Burada otoparka gidiş bile bir şenlik. Sonunda buluyorsunuz Fuar’ın bilmem kaçıncı kapısı civarında. Her kattaki sütunlar aynı renk. Sarı. Oysa katların sütun rengi farklı olmalı ki birisi katını unuttuğunda şu renkteki sütunlu  yere park ettim diye kolayca yardım alabilsin. Tabela konusu, kapalı otoparkta bile öyle. Ankara’da ışıklı sitemlidir. Gece gündüz görülebilecek nitelikte. Fosforlu renktedir. Çıkış yazısı her yerden görülür. Otoparkta "Çıkış" yazısı karaborsada gibiydi. Kolaylıklar İzmir’de göz ardı edilmiş galiba. Her şey zor. Bozmak, kirletmek kolay ama.

Dağ kalmamış uzak ufuklarda bile.  Beton atılmış dağlara blok blok. Çimento yığınları  altında kalmış dağlar. Ağaç kalmamış dağlar gidince. Okaliptüs filan var bulvarlarda. Suyu emer o ağaç cinsi. Demek ki bataklık olma tehlikesi var. Doldurma olunca kıyılar, bu sorun da olacak haliyle… Yollardaki viyadükler, beton sevimsizliği içinde yüzdüğünüzü gösteriyor. Çünkü zaten dolan ve kahverengi kirlilikteki İzmir denizinde yüzülemiyor.

İlle İzmir şöyle güzel diye feryadı basan çoğu İzmirli’nin doğuyu hiç görmediğine, doğuya gitmediğine eminim. Ama ara sıra rastladığım görenlerden şunu duydum sıkça;
-Biz İzmir diye diye İzmir’e, o mahvettiğimiz güzeller güzeli canım şehre  büyük kötülük yapıyoruz. Varsa yoksa İzmir’i hala eski İzmir sanıp onun mirasını yemekteyiz. Oysa şimdiki İzmir çırpınıyor. Güya denizi var; ama kirli. Koca denizde balık yok. Giren zehirlenmekten korksa yeridir belki o kirli sularda. Tarihi binaları beton setler arasında panjurları, kepenkleri kapalı duruyor. Deniz kenarındaki yapılar hiç ara vermeksizin bitişik bitişik, yan yana. Set gibi sürüp gidiyor kıyı boyunca. Rüzgar bir arka sokağa işlemiyor bu nedenle. Nemden yapış yapış.  İzmir çoktan bitti. Alaçatı bile bitti. Çeşme de bitti. Biz artık Van Gölü kenarında yazlık alıp, bozulmamış doğada, temiz havada, içi balık dolu sularda, balık avına çıkmış tekneleri izleyerek Van Gölü kıyısında tatil yapacağız.
 
Hak vermemek elde  değildi İzmir’den Çeşme’ye dönünce gurbetten sılaya dönmüş hissi duyulduğunda böyle dert yanan sağduyulu, gözleriyle sadece bakmayan; ama gören, akıl ve mantık sahibi  İzmirliler’e...

Diyeceğim, eskinin o “İstanbul yıkılsa İzmir yapar; ama İzmir yıkılsa İstanbul yapamaz” dedirtecek güzellik ve doğasından mimarisine zenginlikteki İzmir, acıklı bir halde. Boğulmuş. Denizde değil. Deniziyle birlikte onu çepeçevre set gibi kuşatan betonların arasında boğulmuş. 
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.09.201608:17
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci