16 Eylül 2016 Cuma

İki Uç Arasında Bir Yol; İkisi de Sılaya ama

Bir ucum Ankara. Bir ucum, on bir ay bekleyip bir ay bile kalınmadan dönülen uzak bir yerde. Bekleyiş çok uzun. Varış uzun. Sabahtan akşama bir yol ki upuzun. Kalış kısa.

O on bir ay bitmişti yine bu yıl. Onca bekleyişin ardından. Onca yola katlanıldı. Yollar kavşak kavşak. Sivrihisar’ın sivrileri gözükünce Ankara geride kalır giderken. Dönüşte görüldüğünde de Ankara’nın kapısı çalınmak üzeredir.

Onca ay kapalı öte uçtaki ev. Yol yorgunluğu ile açılır kapı bir yandan. Her koltuğun, kanepenin, her şeyin üstündekiler toplanıp yıkanacak. Her şey kaldırılıp o yorgunlukla temizleri serilecek.

“Sayılı gün tez geçer” derler. Hem de nasıl tez geçiyor. Gün geçtikçe tez mi tez geçiyor üstelik. Daha bir şey anlamamışken, daha yorgunluğu atıp henüz “Merhaba” demek üzereyken, daha demin gelmiş gibiyken  dönüş saati gelir. Gidiş saati bekle bekle gelmez de dönüşler  bir çırpıda karşıdadır…

Bayramı da kapsayan yolculukların dönüşleri zorludur. Uzun yol zaten zorlu bir de konvoy haline dönüşürse yoldaki trafik, zorun anlamı her noktasına dek bellenir. Yolda zor, olması istemeyen bir şey.

Belli ki Pazartesi günü okular açılacağından dönüş yolu fazlasıyla kalabalık olacak. Birkaç saatlik yol değil ki iki uç arası böylesi bir konvoy göze alınsın. Yedi yüz kilometrelik yol. Saatler demek bu. Konvoya takılmanın güçlüğünü de bilmeyen yoktur eminim. İyisi mi iki gün erken çıkmak.

İki gün erken çıkılan yol bile nasıl kalabalık. Afyon’da daha bunca kalabalıksa yollar, son gün dönüşünün yığılmasını  düşünemem bile. Daha Çeşme çevre yolunda Ankara ve İstanbul plakalı araçlar belli ki konvoy kabusu  nedeniyle  iki gün öncesinden yola düşmüşlerdi. Afyon’da pek az araç Afyon plakalıydı.  Afyon yolları, Afyon’a yabancı sanki.

Uşak’ta hava-bozdu, karardı. Sol yan, yağmur bulutlu. Gök, yüklü bulutlarla dolu. Sağ yan günlük güneşlik. Gökyüzü, görünmez bir çizgi ile ikiye ayrılmış gibi. Bir yan gri bir yan güneşli. Derken camda bir pıt sesi. İri bir su damlasının dağılışı. Yağmur yetişti işte.

Öyle yağıyor ki, kimi yerler gölcük olmuş. Yol almak zorlaşıyor. Araba kaydı iki kez. O kadar su birikmiş.

Vınlayarak geçiyor araçlar, sağdan soldan. Oysa sollanmaz mıydı, sağlamak var mıydı? Şimdilerde sağdan da olanca hızla geçiliyor. Trafik kuralları ve o kurallara uymak güzeldi. Güvenliydi. 

Bir hız merakı almış başını hızla ilerlemiş. Bir öndeki araca tahammülsüzlük tampon tampona göstere göstere yapılıyor… Nereye kadar bu hız çılgınlığı? Hızın sebep oldukları ya? Araba kullanmayı unutmak üzereyim sırf bu yüzden. Hızı sevemedim hiç. Sonuçları ortadayken… İnsan faktörü var işin içinde çünkü. İnsanların çoğunun nasıl araç kullandığı, levyeye ilgisi  malum.
Birkaç “acaba hangi futbolcu ya da eşinin” dedirten marka ve spor görünümde araba öyle bir geçti ki Çeşme otobanı sol şeridinden… Uçaklar şaşıp kalmıştır yukarıdan onları görünce. Ya kuşlar? Dallara tünemişlerdir çıkan rüzgarın etkisiyle. Bu gösterişin anlamı ne? Hangi kuşa meydan okunuluyor uçarcasına bir gidişle? Kanatları yokken üstelik arabanın direksiyonunda oturanın…

Yağmur birkaç saat sürdü. Bazen silecekler yetişemedi bile. Damlaların düşüşündeki ses, aklıma ortaokul yıllarımda Ünye’de Havacılar Kampı’ndaki çadırların üzerine yağan yağmur seslerini getirdi. Pıt pıt pıt. Ne müziktir o ses.

Afyon’dan sonra bir sapak vardır. Biri güneye ki Antalya’ya iner. Diğeri doğuya uzanır. Ankara ve sonrasına gider. O sapaktan sonra yollar Ankara plakası ile doludur. Ve diğer uçtaki yolunuza girmişinizdir.

Artık köy, tarla ürünlerinin satıldığı pazara değil sera ürünlerinin satıldığı marketlere gidilecektir il sınırından geçişten itibaren.  Gerçi ne kadar daha oralarda yani geride kalan uçta  da pazarlar olabilecek kuşkusu içe düşmüştür bu yıl daha bir. Bir kış, olan biten süre bir kış idiyse de öte uca uzak kalınmada, birkaç yıldır yazın gittiğinizde eskiden şirin bir köyken bugün mahalle olmuş ve her sene iki üç cadde, sokak ile giderek genişlerken bostan tarlaları, sebze bahçeleri yazlığa dönüşen Çeşme civarı artık ağlamakta. Malum, gözyaşı da tuzludur Çeşme musluklarından akan sular gibi.

Su konusu, Çeşme’de hep sorunmuş. Öyle ki biraz yüksekçe yerlerdeki yazlıklara su çıkmazdı. Zaten kıt olan su kaynağı, onca yazlık yetmezmiş gibi Erzincan gibi nefis güzellikte yerler varken ille buralara gelenlerin kullanımı, yarı olimpik havuzların dolması ve yazlık bahçelerinin, çimlerin sulanmasıyla  iyice kıtlaşmış. Bahçeye bu sene diktiğim pikan cevizi fidesi kurudu ki bu dikim zamanının elverişsizliği nedeniyle değil. 

Bahçedeki tüm ağaçların dikim zamanı hep Temmuz ortası olmuştu bunca yıldır. Ama zaten köklü oldukları, gübrelenip sulandıkları için sorunsuzca büyümüşlerdi. Bu sene yeni dikilen fidanın yanında en az beş altı yıllık, kokusu ile ünlü Çeşme limonu fidesi de kurudu. Birkaç asma da otuz yıldan sonra bu yıl kurudu. Ve iki dönüm tarlasında ürettiklerinden  hep alışveriş yapılan sebzeci aile de bu sene yeşil fasulye ve başka bazı sebzelerin bitmediğinden yakınıyordu. Nedeni tuzlu su...

Çeşme’de ağaçlar, sebze fideleri kuruyor şimdilerde. Çünkü Çeşme susuz. Kalan suyu da bunca kullanımı kaldıramıyor. Suyu giderek deniz suyuyla karışıyormuş. Tuzlu su akıyor artık musluklardan. Bahçeler tuzlu suyla sulandığından sulama yaparken ne kadar doğru bir şey yapıp yapmadınızı düşünüyorsunuz. Dişinizi  fırçaladıktan sonra ağzınızı bu suyla yıkayamazsınız. Yıkarsanız suyun nasıl  tuzlu, kükürt değil de onun gibi  bir şeylerle karışık olduğunu anlarsınız.  Tadı, su tadına hiç benzemeyen bir sudur musluktan akan su Çeşme’de. Bulaşık makinesine limon tuzu koymazsanız yıkanan tabak çanak eskisinden de kirli bir görünümde çıkar makineden. Ağaçları kurutuyor artık Çeşme suyu. Ve her Çeşme’ye koşturan mesela Erzincan dağlarını, nehirlerini görmemekle neleri kaçırdığını bilmezken Çeşme’de kuruyan her ağaçta sorumluluk sahibi olduğunu elbette nereden bilecek?

Yağmur da yağmaz Çeşme’ye. İzmir’de sel olur; ama Çeşme’ye damla düşmez. Çeşme zorda. Çeşme’deki tüm ağaçlar, dikili her şey suya hasret. Oysa basında adı sıkça geçiyor diye moda olmuş bir yer. Halbuki bayağı soğuktu Çeşme, Eylül ayında. Sezonu çok kısadır zaten. Pırlanta Plajı  öyle eser ki ağzınızın içi kum dolar. Kulaklarınız, gözleriniz kum dolar.  Gıcır gıcır kum ezersiniz dişleriniz arasında. Orası da öyle bir değişti ki iki yıldır. Sörfçüler bir kenara itelenmiş halde. Spor filan önemli değil galiba bazı şeylerin yanında artık..

Ne maydanoz çıktı bu yıl bahçede ne de tere, dere otu, roka. Çıkamıyorlar. Evet tohumların bir kısmını kuşlar yer; ama yine de çıkan olur. Ancak bir tohum, tuzlu suda çıkmaz eğer o yapıda değil ise. Deli karpuz yani kapari gibi bitkiler çıkabilir her türlü toprak yapısı ve bileşiminde. Çeşme artık fazlasıyla tuzlu anlayacağınız. Fiyatlarına kadar. Her şey bir metropolün en az üç, normalde beş katı bedelde. Bazen çarşıda denk geldiğim konuşmalar oldu. “Neden” diye soranlar oldu böyle yüksek fiyatları yadırgayıp. Cevap kısacık ve hep aynı. “Burası Çeşme”; “Burası Alaçatı”.

Çeşme, çok tuzlu artık; suyundan fiyatına. Alaçatı,  çatısız artık. Boğazına dek taş evle, butik otelle  hazımsızlık içinde.

İki uç arasında bir yol. Ankara’dan Çeşme’ye. İkisi de sıla. Birinde üç mevsim tümden yaşanır. Dördüncünün neredeyse tamamı geçer. Üç hafta noksan halde. İkincide ise sadece üç hafta kalınır.

Üç hafta… Ne hasretin geçmesine ne oralara doymaya, ne özlenilen her şeye,  ne yapmak istenilenlere yeter mi? Yetmiyor. Yine yetmedi. “Sayılı gün tez geçer” sözü yetti ama. Tezden hem de…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.09.1016, 21:58
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci

Paylaş :

14 Eylül 2016 Çarşamba

Takım Yıldızlar Gibi

Ya edebiyat, sanat olmasaydı…

Edebiyat sanat olmasaydı, başta gözler  ağlamazdı. Önce sözler ağlıyor çünkü. Sanat pınarından. Şiir olup, öykü olup, masal olup. Önce sanat anlatıyor çünkü söylenemeyenleri; türkü olup, şarkı olup. Önce sanat kaydediyor yitmemesi için geçmişinden,  tarihinden. Taş mı, tunç çağı mı hangi çağdaysa bir mağara duvarına çizilmiş resimlerle. Bir kayadaki tamgayla. Edebiyat, sanat, bir yerde tarih. Bir yerde dert ortağı. Bir yerde dile getiren. Edebiyatsız, sanatsız ileri gidilemiyor, teknoloji ile aya, Mars’a gidilse de.
 
Tek bir gelişmiş devlet yok ki sanatsız olsun gelişimi. Gelişmiş devlet denince akla belki ilk ekonomisi gelir. Ardından teknolojisi, sanayisi, bilimi gelebilir. Ama bunlarda gelişmek deryada yüzmek değildir. Belki bir küçük süs havuzundaki kulaçlar, o kadar. Oysa sanatta, edebiyatta, yanında da sporda, tarımda gelişmiş ülkeler gerçekten ileri ülkeler.

Aslında sanatseverler, daha çok eskileri seviyor. Tablolar bile sahibi imzasını attıktan kaç yıl sonra değeri anlaşılıp, değeri biliniyor. Çininin, camın, heykelin, toprak altında kalmış olacak kadar eski uygarlıklardan gelenlerini seviyoruz. Eskide kalmış ve bir türlü eskimemiş, eksilmemiş olanları seviyoruz. El emeği, göz nuru olanları.
 
Her yanın marketle, teknolojik ürünler, markalı eşyalar satan mağazalar, mobilyacılar, araba galeleri ile dolup taştığı  metalikleşmiş görüntüdeki soluk, ruhsuz şehirlerde dolanırken eski taş bir binanın kemerli kapısından içeri göz atıldığında eski olduğu için eskimeyen ve kıymetlenen onca ışıltıyı görmek, gözlerin de ışımasıdır.

Billurdan su takımları, porselenden,  camdan şekerlikler, gümüş tepsiler, koyu kahveye boyalı  ceviz masalar, dantel örtülü tepsisindeki kahve fincanları, tablolar, kanaviçe işlemeli masa örtüleri, daha neler nelerle  eski konaklardan çıkagelmiş sahnelerle dolu bir küçük galeri.

Bir sanat galerisi demek, sanatın ruhunun, kalp atışının insan ruhu ve kalbi ile aynileşmesi demek.  Oradaki hava ile bir teknoloji mağazasındaki hava, ateşle su kadar zıt kaçar birbirine.  Bir sanat galerisinden içeri adım atılırken hava radyasyon kokmaz. Sıcak bir şeyler kokar, sanatsal. Anneannelerin, babaannelerin evlerinden birer köşeyi anımsatır. Babadan atadan kalma yadigarları, çocukken haşarılık sonucu kırıverdiğinizden yerine yenisi asla konulamayacak kristal kaseleri, mumlukları, kenarı marullu şekerliklerin gerçeğini görürsünüz oralarda. Ruhu onarır böyle yerler. Gözleri besler. Kalplere yol açar; nice kalplerin hediye alıp verdiği, çeyizinde getirdiği, anneannesinden kaldığı için gözü gibi sakladığı ve şimdilerde de galerilerde görücüye çıkmış bu  vakte erişmiş böylesi benzersiz eşyalar.
 
Urla’daki en az bir asırlık eski bir taş binanın  girişindeydi. İki katlı. İkinci kattaki pencere önündeki uzun saksıdan sarkan balon çiçeğine takıldı önce gözüm. Ressam hanımın gözü de bu ilgiye. Böylece selamlaştık. İçeri davet etti. Bir göz attım önce hayranlıkla.  Davetsiz de girilecek güzellikte, zenginlikle. Birbiriyle yolları hiç kesişmemiş anıların her birinin sessizce ve sanki anı değiller de  bu anının öylesine birer parçasıymışçasına duruşlarındaki burukluk, hepsinin bir aradalığındaki görkemde  saklanmaya çalışılan bir sır gibi idiyse de o sırrı öğrendim içli sessizliklerini dinleyerek.

Öyle bir yerde her adım, kaç nesil öncesinin büfesinin, sehpasının, gümüş dolabının önünden  geçmek anlamına geliyor.  Kaç nesil boyunca kaç ev dolaşmış da yorgunluğunu şimdi  yine yorgun bir galerideki bekleyişte unutmuş gözüken  her bir eşya, kaç öykünün içinden geçip geldi kim bilir. Mürekkep mavisi nakışlı beyaz porselen tabaklar, vazolar bu çağın  kaba saba ve emeksiz süslerine gösterilen saygıyı yadsımazken kendilerine eskiciye satılacak fazlalık muamelesi yapılmasından hoşnutsuzlar, belli. Çünkü şimdiye ait değiller, bir dizide gösterilmediler. Reklamları yapılacak ürün değiller televizyonlarda. El dokuma halılar dururken makine halılarının yeğlenmesi gibi bir yaklaşımın tanığı artık onlar. Ev dekor dergisinin son sayısındaki aksesuarlara benzemediği için  rağbet edilmemesi gereken eşya muamelesi görmekten  yorgun, şaşkın ve bu cahilliği küçümser halde aslında hepsi de hala kibirli oldukları belli sönmemiş ışıltılarıyla.
 
Maça gidiliyor ya da kahvehanelere, evlerde televizyon başında bağıra çağıra o maç ille izleniyor. AVMler her hafta sonu vazgeçilmez uğrak yeri zaten. Bilgisayar başından ayrılınmıyor. Cep telefonları ellere yapışık geziliyor. Bu kupkuru şeylerle ruhlar kupkuru kalırken böylesi belki hepsi antika değil, çoğu eski; ama eskimemiş ve çok değerli şeylere göz ucuyla bile bakılmıyor. Geçmiş zamanlarla el ele sanat galerisine başka kimselerin adım dahi atmaması aslındaki duvardaki yaşlı Anadolu kadınlarının yüzlerindeki kırışıklılar gibi şimdiki gençlerin ruhlarındaki kırışıklığı anlatıyor. Dışarıdaki tablo çok başka. Edebiyat, sanat, eskiler içeride; ama dışarıdaki akış eldeki cep telefonunun ekranındakilerden başka bir şey görmüyor. Böylesi bir aymazlık aslında ne şimdiki ne de küçük  bir sanat galerisine sıkışıp kalmış geçmişteki hayatın içine girilmeyip teğet geçilmesi demek değil mi? Gelişmekten geri kalmak değil mi yani kaç boyutta?
 
Gelişmek, her birinin tek tek, ayrı ayrı parlaması geren  çok unsurlu bir şey. Çokluğun birlikteki ışıltısı yani. Tıpkı bir takım yıldız gibi. Büyük Ayı gibi, Küçük Ayı gibi.  Birer takım yıldızdır ikisi de. Yıldızları tek başına sadece bir yıldızdır. Ama bir arada iken  adlandırılırlar yıldız olmaktan öte. Takım yıldız olurlar anlı sanlı.

Gelişmişlik bir takım yıldız gibi olabilmektir. O takım yıldızı oluşturan tek tek her yıldızın yani sanayinin, ekonominin, teknolojinin, tarımın, bilimin, edebiyatın, sporun sanatın hepsinin aynı anda ışıması gerek ki  koyu gökyüzünde seçilebilsinler. Birlikte bir takım yıldız olarak.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.09.2016, 22:30


Paylaş :

13 Eylül 2016 Salı

Dağ balerinleri

Devasa bir çiçek sapını andırırcasına tek gövde üzerinde, tek tek dizili çiçek taç yapraklarımsı kollarını pervane gibi çevire çevire rüzgarın nefesinde dönüyorlar. Gün doğumundan gün batımına. Rüzgara aşık pervane bunlar; ışığa aşık ufacık pervane kelebekler gibi.

Dağ başlarından yükselir kolları. Tren yolları boyunca köy çocuklarının gelip geçen vagonlardaki yolculara utangaç gülüşleri, dağınık saçları, ellerinde sokumlarıyla  el sallamaları gibi sallanır durur kanatları. 

Tek başına olanı da vardır, çoklusu da. Bir arada dans edercesine süzülür, tepelerindeki kanatları, yel değirmeninin pervanesine selam edercesine. Kızıl gökten bulutlu göğe onlar bilir havanın renklerini.

Yorulmaz balerinler gibi dönedururlar tepelerde, yükseklerde. Kuşlar yuva yapmaz kanatlarına. Onların kanatları da kuşlar gibi uçamaz. Ama çırpınır ha bire. Her çırpınış, bir evin, bir köyün, bir şehrin ışımasıdır.

Onlar dağ balerinleri. Yalnızlıkta, yalnızca dönerler.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.09.2016, 22:28

Paylaş :

Gecenin Yarısında Sansar Sesi

Sitenin erkencileri dışında geri kalan hemen neredeyse hepsinin uyanık olduğu saatlerdir gece on ikiye doğru. Havanın nispeten serinlediği saatler. Gökyüzüyle aramızda  birkaç gündür spreyle dumandan bir zarmışcasına oluşmuş bir perdenin, boncuk mavisi göğü göstermez edip yukarıdaki temiz hava ile akışkanlığı keserek bizi neme, esintisizliğe, boğuculuğa boğduğu anlardı. O sıkıntılı nemden yavaştan yavaştan sıyrılıp tam anlamıyla kendine gelmese de  hava, hiç olmazsa varla yok arası bir yelin yaprakları kıpırtdatmasıyla nefes alınabilir saatti o saat, dün. Gerçi erkencilerden olarak  bahçe faslı bitmişti bana.


Denize konmuş kelebeklerin su üstünde  yüzen  devasa kanatları ve onlara tutunmuş suda kayıp gitmeye çalışan  kimisi usta, kimisi daha ilk sörf dersini almaktaki çoluk çocuk, genç  günün güzelliği olarak göz önüne gelmişken bir anda kulağıma tanımadık bir tuhaf ses geldi. Boğazlanan bir kedinin hırıltısı mı demeli,  karşılıklı dövüşe geçmiş  iki kedinin çıkardığı caydırıcılık taşıyan tehditkar sesler mi demeli? Ama değil. Hiçbiri değil. Bu sesi daha önce hiç duymadım. Duysam, kayıtlarımda olurdu. Doğanın bir sesi olarak. 

Bir begonvil dalının rüzgarla çanak antenlere çarpıp dikenlerinin çanağın içini çizerken çıkardığı ses değil. Bir kapının gıcırtısı ya da bir fidana destek olan  çıtayı sabitlemek için bağlanan tel kablonun çıkardığı ses değil. Bir şey, bir canlı  can havliyle çıkarıyor sanki bu hırıltımsı, genizden, kötücül sesi. Köşeye sıkışmış da kurtuluş arar gibi. Tehditkar. Ama can korkulu da aynı zamanda.


Üç beş dakika  kadar, en fazla beş dakika geliyor ses. Sonra bağrış çığrış. Çocuk sesleri. Koşturan büyüklerin sesleri.


Toparlanıp orta kat penceresinden bakmacalar. “Kaçtı,  kaçtı” nidaları. Biraz zafer çığlığımsı, biraz sevinç, biraz bir tehlikeden kurtuluş sevinciyle tınılanmış bu çığlıklar. “Sansar komşu bahçede kayboldu” diyor biri avaz avaz.


Meğer benim sansar yerine diğer adını kullanıp "gelincik" dediğim canlı çıkmış bu gece ortaya. Böyle yerlerde yani etrafı makilik, çalılık yerlerde mutlaka olur gelincik ya da diğer yaygın adıyla sansar; ama ne görene ne de  konuşana rastlamamıştım buralarda şimdiye dek. Otuz yıldır neredeyse. Dün gece duydum ilk. Sevinmedim değil gelinciğin kaçışına. Doğanın bir parçasının hala var olduğunu öğrendiğime de. Ayrıca en büyük sevincim, bir yırtıcı olan gelinciğin hem kaçarak kendini kurtarması hem de  böylece ne bir çocuğa ya da yetişkine  ne de kendine hiçbir zarar gelmemiş olması.


Çocuklar haliyle büyükler gelinciği görünce kaçıştığı için  olayı tam olarak öğrenemedik. Anladığım kadarıyla yoldan geliyormuş. Çocuklar görmüş. Böyle bir karşılaşmada yapılacak şey, zarar verebileceği için onlarca adlandırıldığı haliyle sansarın en iyi olasılıkla uzaklaştırılması. Sansar sıçrayıp yapıştı mı sonuç iyi olmaz. Bir belgeselde kendisinin  kaç katı büyüklük ve irilikteki neredeyse koyun  kadar bir boz tavşanı, bir sincap kadarcık   gelinciğin kovaladığını görmüştüm. Kendisinin yanında dev gibi kalan tavşan sonunda koşmaktan yoruldu. Gelincik yetişip, ensesine sıçradı. Tavşan için her şey bitmişti.


Gelincik, Aksaray’ın Demirciköy’ündeki çok eskilere dayanan, arkeolojik değeri de olan kayadan oyma taraçalı ki şimdilerde İtalyan bir kentle anılıyor o evlerin  mimarisi artık, terk edilip içlerinde yaşayan olmadığından ve bu canlılar böyle terk edilmiş yerleri sevdiğinden oralarda yaşadığını biliyorum. Bir de Ankara’dan hayli uzakta, Tokat civarında duyardım gelincik hikayelerini, onlarla karşılaşmaları. Orada da eski evlerin, yıpranmış çiftlik evlerinin çatılarında yaşadığını işitmiştim.


Demirciköylüler haliyle sıkça karşılaşırlarmış sansar ya da dana inceltilmiş adıyla gelinciklerle. Gelincikle karşılaşmak, öyle sıradan bir karşılaşma olamazmış. Çünkü tükürüğü zehirliymiş  o güzel mi güzel tüylü canlıların.


Bu yüzden onları görünce gülümsenecekmiş. Onları görünce korkulacağından bu ne kadar yapılabilir bilemeyeceğim; ama o küçücük yırtıcılara kötü davranılmayacakmış.  “Aman benim güzel kızım, gelincik kızım” denecekmiş. Hatta  besleneceklermiş. Birlikte yaşayıp gitmeye alışılacakmış.  Asla incitilmemeliymişler. Eğer aksi yapılırsa ya…


Eğer aksi yapılırsa, onlara, yavrularına filan zarar verilirse çok kindar olan gelincikler diyelim ki akşam yemeği pişmiş tencerenin içine gizlice tükürürlermiş. Ya da evdeki bebeğin sütünün içine. Tükürükler zehirli diye yazmıştım. Sonuç malum.


Sansar da denilen gelincik sesi duydum bu gelişimde. Hemen iki adım öteniz öyle nerede ulu ağaçlı ,her gün bir yeni ardıcı yok edilen makiliğimsi bir boş alan da olsa doğa size kendini gösteriyor. Yeter ki alan olsun o canlılar için. Yeter ki dünyanın bizim ezip geçmemiz için değil de yaratılmış ağacından arısına, tilkisinden sansarına, böceğinden kuşuna, balığına her  türden hayatlarla birlikte yaşadığımız bir yer olduğunu göz ardı etmeyelim.  Bencil ve bitmek tükenmek bilmez açgözlülüğümüze kalmış  sanki ormanların, nehirlerin, suların, kırların varlığı hallerinde olmayalım. ,


Böyle konularda duyarlı ve bilinçli olalım. Bilinç de ne yazık ki dış görüntünün sıkça güncellenip allanıp pullanıp, kılık kıyafet ile marka reklamcısı görüntüsüne bürünmekle  olmuyor. Kültüre, algıda yetkinliğe, okumak kadar gezip görmeye bağlı.  Yetkin düşünce, anlayış, tavır yaşadığın yerin değerini bilmeyip kafanın içindeki o bilmemezlikle başka yerleri değerli görüp oralara göçerek  oraları da o kafanın içindekilere boğmakla olmuyor. Ağız açılınca anlaşılan ve tavır, tutum,  yaklaşım,  doğaya saygı, insana saygı, değerler saygı, yaratılmış her şeye Yaradan’dan ötürü saygı ile oluyor olgunluk, yeterlilik, yetkinlik, ergin düşünceye sahip olmak. Ne zor şey yani şu bilinç dedikleri! Nasıl fakında olduğumuz şey şimdilerde bilinçsizliğin neler yaptırabildikleri aynı zamanda, değil mi hem?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.02.2016, 12:37
@AcemiDemirci





Paylaş :

12 Eylül 2016 Pazartesi

Bayram dileği

Çocuk gözlerinden yaşlı tebessümlerine, yollardan dardakilere iyi, mutlu, sağlıklı, erinç, gönenç içinde bayramlar ve nice bayramlara…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi  Demirci), 12.09.2016, 07:26
Paylaş :

11 Eylül 2016 Pazar

Sararan yaprakların sakin neşesi


Bu sabah, Çeşme.


Böyle bir güzelliğin resmini çekerken kahvaltının nasıl yapılabileceğini  tahmin etmek zor. Meyve çayınız buzlu çaya dönüşüyor.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.09.2016, 12:58

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

Bayram hakkında epeyce deneme ve öyküm var. Eski bayramların güzelliği, çocukluğumuzun bayramları ekseninde, özlü. Ancak bayramların amaçları var. Bunlardan biri de insanlar arasındaki bağ. Saygı, sevgi, halden anlama. Bu konuda yazmayı daha uygun gördüm bu bayram. Evvelki yazılarımın tekrarı olmasın diye. O yüzden "ÇİTLER", bir bayram yazısıdır.

Ezbere yazar olduk bayram yazılarını. Tamamen katılıyorum eski bayramlar, çocukluğumuzun bayramları gibi değil şimdikiler, onları çok özlüyoruz. Bayram giderek  mesafeler, koşturmaca, iş yoğunluğu nedeniyle  farklı algılanır oldu.Ama...

Ama bayramlarda mesela Kurban Bayramı'nda açlar amaçlanmaz mı? Bayramlar  insanlar için değil mi? Anlamı var, amacı var bayramların. İşte onlar unutuldu asıl eski bayramlar kaybolurken.

Mutlu, yolları gözlenirken yolların can acıtmadığı, amaçlarının gerçekleştiği, huzurlu nice bayramlar dilerken bu bayramın esenlik dolu geçmesini isterim.
İYİ BAYRAMLAR!



“ÇİTLER” adlı çalışmama;

linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.09.2016, 11:11
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci