23 Eylül 2016 Cuma

MİM, Calimero'dan

Calimero’nun MİM listesinde adımı ilkten görmeyince  “Ohhh, atlattım” demiştim ki Calimero’nun şakacı yanı hemen kendini gösterdi. Sayfadan çıkmak üzereyken bir baktım listedeyim. Cevapladık o zaman. 

 1)    Hayal kurmaktan hoşlandığınız bir yer ya da zaman dilimi var mı?
Hayal kurmak, çok kişisel bir şey. Güzel. Olmalı da. Bu soru bana, çok uzunca bir zamandır hayal kurmaya bile vaktim olmadığını hatırlattı. Son yıllarda koşturduğum şeyler galiba bana beni unutturmuş Umarım bir yerlerden  baş gösterirler artık vaktiyle kurmuş olduğum düşler, hatırlandıkları için.

Hayal kurmak için özel bir yerim olmadı, böyle bir yer de  hiç düşünmemiştim. Özel yer değil de hayali tetikleyen etkileşimler belki maya. Diyelim ki doğa içinde nereyi görsem oraya yerleşmek hayalim vardı bir zamanlar. Sinop oralardan biri. Bozburun, Datça; Bozcaada; Amasra; Kastamonu dağları mesela Pınarbaşı; Erzincan, Kafkaslar, Slovenya Bled Gölü kıyısı, Bursa, Gemlik Kurşunlu’nun eski hali; Çanakkale civarı; Kaş, Kayaköy ve daha pek çok yer.
 
Hayal kurmak için bir zaman dilimim var mı aklıma gelmedi; ama……..  Müthiş bir dağ başında, ovada, kanyonda, rüzgâr eserken bambaşka olur düşüncelerim. Işık kirliliğinden uzakta, temiz hava altında kapkara geceleyin göğü, takım yıldızları, yıldız kaymalarını izlerken bambaşka biri oluyorum. Soluduğum havanın, mutluluğu solumak olduğunu hissederim o zamanlara. O yerlerde.

2)  En çok nelerin hayalini kurarsınız?

Çocukken büyümeyi düşlerdim. Çocuk düşümü capcanlı hatırlarım hala.

Altı yaşındaydım. Düşümü öyle ileri götürmüştüm ki “on iki yaşıma bir gelebilsem” dediğimi çok iyi hatırlıyorum. On iki yaş, gözüme çok büyük gözükmüş ve daha ileri gidememiştim.

Hatırladığım en eski ve belki de hiç eskimeyen düşüm, Mehmet Dedem’e mangal közünde, bakır cezvede kahve yaptığımda, onun pirinç havanda toz şekerle döverek bana  yaptığı leblebi tozunu üstüme başıma dökerek yerken Mehmet Dedem’in mangal başında anlattığı en büyük düşü, benim de düşümdü. Aksaray, Yeşilova’da çiftlik kurmak. Sazın Irmağı kenarındaki merayı da içine alacak, seksen dönümlük tarlada.
 
O zaman o imkan vardı. Şimdi yok. Mehmet Dedem, çiftliği kuramadan, tarlayı sattıktan sonra sanırım üzüntüsünden vefat etti. Düşü bana miras. Sanırım galiba bahçe işlerini çok sevmemin nedeni bu. Ruhum da fazlasıyla çiftçi.  Mandıra Filozofu’nu izlemekten hiç bıkmam o yüzden.

Yetişkinlik hayallerim içinde elbette edebiyat ve onunla ilgili her şey  çok yer tutuyor şimdi. Öykü, deneme, anı, gezi, eleştiri, roman ve belki birkaç dalda daha kitaplarım olsun isterim. Ankara üzerine fotoğraflı kitabım olsun isterim. Ankara dediysem kuşları, endemikleri, tavşanları gibi. Çeşme için de. Emek verdiklerimin ciltlenmesi, kalıcı olması bir düşse, evet benim düşüm onlar…

Hep yazmıştım; ama yazarlık gibi bir düşüm hiç olmamıştı. Ancak bugün ortada yazın alanında çalışmalarım varsa onlarla ilgili düşüm de var haliyle. Gerçekleşir mi düşlerim, bilmiyorum. Dileğim elbette gerçekleşmesi. Ama sanırım yeterince girişimim yok gerçekleştirmek için, Yazmaya nasıl insanüstü gayretliysem onların ciltlenmesi konusunda o kadar geride kalıyorum.

Ellerimle diktiğim; ama hala meyvelerini toplayamadığım ağaçların meyvelerini toplamak. Kurutmak ki o kadar çok çıkar mı bir ağaçtan bilmiyorum; ama sırf o his için kurutmak. Hatta bir tencere reçel yapmak. Dağıtacağım, biliyorum; ama bahçenin meyvesinden yapılmış reçel kokusunun ortalığı sarması. Kimi düşler sıradan da olsa gerçekleşmesi kolay değil böyle 

Ve başka birkaç hayalim daha var…  Onları da siz hayal edin bakalım! 

3) Şimdiye kadar çok hayalinizi gerçekleştirdiniz mi?

Şimdiye kadar gerçekleşenlerin hepsi de hiç aklımda olmayanlardı. Planlanmamış, hayal bile edilemeyecek kadar akılda olmayan şeyler. Kısmet mi demeli…

4)  Henüz gerçekleşmemiş ama ille de gerçekleşecek dediğiniz bir hayaliniz var mı? Sakıncası yoksa anlat çabuk nedir?

Evet var. Var da neydi? Hatırlayınca yazarım.

Şimdi MİM bırakmak zamanı mı?
Daha önceki MİMlerde bırakmadığım arkadaşlarımıza bırakacağım o halde;

Merih’in Atmosferinde
Persephone
Bücürük ve ben
Sade ve Derin
Yaşayan Anılar
Bir Deli Mavi
Cem Kazan

Geriye kalanlar, bir sonraki gelecek MİM’de kendilerini bulabilirler :)))
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.09.2016, 22:14
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

22 Eylül 2016 Perşembe

ÇİTLER

Eski bayramlar ve çocukluğumuz bayramları üzerine  yazdık da çokça da okuduk. Bu sefer bayramlarda insanlardan beklenileni göz önüne alarak çıkış noktam artık eskilerdeki bayram günleri  değil şimdiki  insanın kendisi oldu. İyi bayramlar dilerim.


Karış karış, adım adım çitlerle çevrili dört bir yanımız. Çitin içi kâh avuç içi kâh fındık kabuğu kâh gepegeniş. Ortası, çevremiz. Çevre, ortamımız demek. Yani içinde olduğumuz her türlü sistem, koşullarımız. Hani a’dan z’ye neysek onların kenar çizgilerini belirleyen sabit kalemdir ya koşullar. Sabit kalemle yazılan değerlerinden,  geleneğinden genetiğine, coğrafyasından aile yapısına, maddiyatından beslenmesine kolayca silinemez. Ve temellendirilen kavrama göre iyinin ölçüsü değişir.
 
Doğuştan getirdiğimiz her şey, saç rengimizden ten rengimize, sağlık durumumuzdan sosyo ekonomik ve sosyo kültürel her şarta, sevgiyle mi şiddetle mi büyüdüğümüze dek o katı  belirleyici gerçekler, bizim şartlarımızdır. Şartlar bir duvardır. Atlanıp da geçilmeye ya cesaret edilemez ya da zaten atlanıldığı zaman öte yan  bu yana tercih edilmez. Duvarı aşmak isteyen olursa ya şanslı olmalıdır geçebilmek için ya da cesur. Sıçrayamadan yorulur kimi, kimi asla yüksekliğin tepesine çıkıp da öbür tarafa atamaz kendini. Kimi de hız almak için koşarken duvara toslar. Yalnızca bir peri masalı gibi dinlenecek çorak bu yandan yeşillik öte yana geçişler vardır. Onlar da masal olmuştur. Külkedisi  öyküsünü kim bilmez?
 

Dapdaracığından gepgenişine çitler, insanların ressamı, mimarıdır. Biçimlendiricisidir. Kültür farklılıkları, apayrı gelenekler, adetler ve hatta yaklaşımların hammaddesi, çitin içinde kalan mayadandır. Adımlar vardır atılabilecek, adımlar vardır atılamayacak! Çitle çevrili  şartlar belirleyicidir yola çıkıp çıkmamada. Her yola çıkılamayacağı malum. Çünkü çitin o yöne açılan kapısı yoktur.

Çekirdeğimiz çitin içinden olsa da eğitimle, büyünülen yerlerle, okumuşlukla, gezip görmüşlükle çitin sınırları genişleyebilir; ama yine de özdeki bazı şeyler değişmezlerimiz olarak kalacaktır. Ne öğrendiysek kendi çitlerimiz içinde öğreniriz ilk. Hayata bakışı, göğüsleyişi, sevgiyi gösterebilme ya da gösterememeyi, sabrı ya da kızgınlığı, kini, öfkeyi, hıncı… Öğrenilenler kullanılacaktır. Kadına şiddetinden, dalına, yaprağına böceğine, kuşuna, ceylanına kıymaya dek.


İnsanların en önemsedikleri şey onurlarıdır. Bu konuda  bir zedelenme, o insan için hayatın kararmasıdır. Ne hayat oyundur ne de insanlar oyuncak. Ama kendini oyuncak yerine konmuş görmek, kendiyle oynanmış gibi algılamak olasıdır çocuğundan yaşlısına.

Eğer kendi şartlarımızın farkında olduğumuz kadar başkalarının şartlarının, çitlerinin hatta nasıl da yüksek örülmüş sapasağlam aşılmaz duvarlarının farkına varabilseydik onlarda kızdıklarımıza hala kızabilir miydik? Sırf kendi açımızdan değerlendirmeye devam edebilir miydik başkalarının içinde bulunduğu açıları? Farklı bir gözlükle bakarsak başkalarının gerçeklerini daha iyi anlamaz mıydık?

Herkesin içinde bulunduğu koşullar ayrı ayrı. Koşullar birbirine benzemez; ama içindekileri eleğin ince gözünden büyük gözünden eleyerek kendine benzetir. Anlayışlar, bakışlar öğrenilmiş, içinde yaşanan şartlara göre gelişir, şekillenir. Bu yüzden başka başkadır. Aynilik göstermez. Çöl şartlarında en çok kum türü ya da fırtınasına ait sözcük gelişirken buzullarda buz, kar türü, don üzerine sözcük türeyeceği gibi.
 
Farklı ortamlarda yetişmiş birçok kişi apaçık ortada olan bir olguyu kendi şartlarının biçimlendirdiği bakış açısıyla ele alacağından kendince anlar o şeyi. Böylece o tek olgudan birbirine benzemeyen öylesine çok çıkarım çıkar ki sonunda. Oysa olgu ya da gerçek bir tanedir. Sorun, bizim çıkarımımızın o gerçek olup olmadığıdır. 

Eğer çitin içi bir apartmansa, içi köy olan çitlerin çevrelediği koşullardan apayrıdır ortamı. Eğer çitiniz metropolse, o metropolden bu metropole ne farklılıklar vardır ikliminden yaklaşımına.  Bir şeyi, bir kişiyi değerlendirmeden yermeye.

Suyun üzerinde bir görünüp bir kaybolan karabatağın çiti, suyla çevrilidir. Kara, onun çitinin öte yanıdır. Karabatağın tabiatı sudur.  Güvercinin çiti, çatılardır. Koskoca gökyüzünde  iki çatı arası kadar gökyüzüdür onun çitinin sınırları içindeki. Göçmen kuşların çitleri geniştir. Kıtalar, denizler üzerine çevrilidir. Kâh çitin güney ucundan bakarlar kuşbakışı kâh kuzeydeki parmaklıklardan.

Bir güvercinden bir karabatak ya da göçmen kuşun tabiatı beklenemez. Bir güvercin, neyse odur.  Her ne kadar uçup başka çatılara konsa da çitine döner sonuçta. Havayla sınırlıdır onun çiti. Çatı da o sınırın içindedir.

Kuşlar, başka kuşların hallerinden anlar. Gecenin  keskin bakışlı kuşlarını, dağ başlarının yırtıcılarını, suya batıp çıkanları, ötücülerin huylarını sularını tek tek bilirler. Hangi kuştan ne zarar gelir ya da gelmez bilirler. Hayata kuşbakışı baktıklarından belki de. Oysa insanlar… İnsanlar kuşbakışı bakamaz, olan biteni tepeden göremez. Bir açıdan  bakabilirler. Bazen iğne deliğinden bazen anahtar deliğinden. Kimileyin çitten düşmüş bir budağın boşluğundan. Daracık açılardan bakıp da  tek hissettiklerini doğru bilirler ama. Burnunun dikine  gittiklerinden ve gözlerini kolayca öfke bürüdüğünden belki. Keşke insanlar da bilebilselerdi hangi insanlar neyi hiç yapmaz, yaparsa da neden yapmıştır. Hangi insanlar başka insanları insan olarak görmeyip oyuncak yerine koyup da oynar?  Keşke kuşların bilebildiğince anlayabilseydik insan beynimizle kendi çitimiz dışındaki çitlerin berisindekileri. Evet, hislerimiz var; ama hislerimizle anlayamıyoruz. Hislerimiz sadece gözlerimizi körleştiriyor. Bir kızın, bir kadının, dardaki birinin çığlığını duyamıyoruz. Duyduğumuz yalnızca kendi sesimiz.

Çitin içindeki öz, yaptıklarımızın ya da yapamayacaklarımızın anasıdır. Evet başka ortamlarda bulunmuş yani başka çitlerin de kapılarından girip başkalıkları tanımış insanlarda gelişimler, değişimler olacaktır. Karşıdakini değerlendirmede, anlamada kendini onun yerine koymayı bilecek ve düşünecektir en azından. Zaten işin aslı da budur. Kendini, yerdiğin, kötü bellediğin, kızdığın, öfke duyduğunun yerine koymakta. Koyunca ille de karşıdaki haklı bulunmayacaktır elbet. Zaten amaç da o olmamalı. Amaç, karşıdakilerin içinde bulunduğu şartları kavramak ve onları öyle davranmaya iten nedenleri fark edip anlamaktır.

Kendimizi kimselerin yerine koymuyoruz oysa. Bizim şartlarınız, bizim gözlüğümüz, bizim açımız ve bizim çıkarımımız tek bildiğimiz. . Başka gözle bakamıyoruz. “Başka bir açıklaması olmalı bunun” diyemiyoruz tıkanıp kaldığımız, soluğumuzun kesildiği yerlerde. Dünya yıkılmış da altında kalmışız sanıyoruz hatta bazen ortada hiçbir şey yokken. Oysa belki yıkılan kaç başka dünyalar var görmediğimiz hemen yanı başımızda.
 
Kendini birinin yerine samimiyetle koyma, onu anlamak için atılan ilk ve en önemli adımdır. Böyle bir girişim, en olumlu yaklaşımdır. Bu adım, karşımızdakileri anlamaya yeter mi yetmez mi o başka; samimiyete bağlı. Ama en azından  iyi bir adımdır. Ve başka, yabancı bir çitin içine girebilmenin yolu sabırdır. Sabır, en zorlu yoldur. Bıçak sırtı gibidir. Unutulmaması gereken korukların sabırla helva olduğudur.

Keşke kızmak kadar kolay olabilseydi anlamak. Dile getirilemeyenler, getirilemeyecekler varsa eğer, suçlunun dil değil çitler olduğu bilinebilseydi. Eğer Şems’in “Sabır, / Dikene bakarken gülü,/ Aya bakarken gündüzü görebilmektir. / Bilmez misin/  Ayın hilalden dolunaya geçmesi zaman ister” deyişinin, çitin hem ta kendisi hem de şartlarının olgunlaşmasının önemini anlattığını  bilebilseydik.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.02.2016, 10:22

Paylaş :

20 Eylül 2016 Salı

“Dil; Ağı mı, Bal mı?” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

Tanelenmiş, yakında yaprakları kızaracak sarmaşık

Artık Ankara’daki apartmanların, sitelerin çitleri, duvarları tanelenmiş sarmaşıklarla dopdolu.

Sarmaşık yaprakları yakında kızaracak. Kızıl yapraklar, ufukta batan güneşe çit üstlerinden renkleriyle nazire yapacak.

Bu kareyi az önce fotoğraf gruplarımda yayınladım. Her zamanki gibi sonra da sıra blogumda yayınlamakta....
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.09.2016, 22:07

Paylaş :

19 Eylül 2016 Pazartesi

Bu ayda, bu günde doğmuş herkesin doğum gününü kutlarken onlara hediyem kendimce. 
Kalemle...

“Başak Burcu Ayı; Eylül” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

18 Eylül 2016 Pazar

Yaprağın Halleri

Kışın beyazı güneşte erir Bahar çıkagelince. Baharın yeşili, güneş altında baş verir. Cemreleri bekler ilk baş veriş; bir sevinç çığlığıyla patlayıvermek için. Rengi taze yeşil. Açık ki ne açık tonda bir yeşil.  Naif.

Kâh gül dallarının dikenleri arasından, kâh söğüt dalı başlarından kâh badem, zeytin ağaçları kendi rengindeki yeşilden yapraklarla kendisi olacak yeniden meyve vermek üzere. Başka bir yeşildir ilk çıkış. Saf… Yeşillerin en masumu. Yaprak yeşili koyusuna yolculuk başlamış; yakında yaprak yeşili olacak.

Kıvrım kıvrım patlar, gerine gerine güneşte açılır, yaprak olur sonunda ilk baş veriş. Dallardan kıpır kıpır  sarkandır, durgun havada oynamayandır, sıcakta gölge edendir yaprak olunca. Rüzgarda sallanan, esintinin nefesinde kendi flütünden bir mırıltı tutturandır yapraklar.

Yaprak, ağacın donanması, renge kuşanması, gölge yapan şemsiyenin üstüdür. Ağacın gövdesi de şemsiyenin sapıdır. Doğadaki şemsiyeler yaprak desenlidir yani.

Nisan’ın, Mayıs’ın, Haziran’ın, Temmuz’un has boyasıdır yeşil. Yapraklarda, çayır çimende  gülümserken. Bulvarlar boyunca uzanan  çınarların, at kestanelerinin boz betonları ve kara asfaltları unutturmasıdır dallarından yaprak yaprak dökülen konuklar.

Sekiz, dokuz ay yapraksız ya da yaprakları kurumuş ağaçların yeşil neşesi, yaz bitimine kadardır. İlkbahar başlar ilk yaprağın hikayesine.  Yaz yazar yaprağın öyküsünü. Noktayı sonbahar koyar.

Eylül’ün yirmi birine dek sürer yaz. Yirmi iki Eylül sonbahara sıçrayıştır.

Eylül geçiş. O halde ayak sesi duyuldu elbet sonbaharın. Yapraklar hala yeşil bulvarlardaki çınarlarda, at kestanesi ağaçlarında. Parklarda. Ama sararmakta bir yandan da kenardan kıyıdan. Hatta sertse rüzgâr,  düşmekte. Bir parkın çimleri üzerine ters halde mesela. Yemyeşil çimlerin üstündeki bir hazan resmi halinde.

Dalından çimlerin bağrına düşmüş yaprak, çimin kulağına neler söylemekte kim bilir. Belki baharda  bu kuru halleri bırakıp yeniden bir daldan çimlerdeki yoncalara bakarken kuş sesleriyle  daha neşeleneceğini söylüyordur.

Yeşilin cılızından koyusuna sonra da kupkuru  hallere bürünen yaprak, halden hale girerken önünde sonunda Nisan’ı görecektir elbet.
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.09.2016, 22:15


Paylaş :

Her yere yakışır kuşlar da bir kafeslere yakışmaz. Kafeslere gök sığmaz çünkü!

Hayvanların ev olsun, kafes olsun  kendi doğal ortamları dışında, kısıtlı  hem de çok kısıtlı yerlerde yaşaması doğru olabilir mi? Olamaz. Bir hayvan hangi türse, kendi çevresinde o kadar kendi türüne ait olabilir. Daldan dala kol atamayan bir maymun, bir kafeste ne kadar maymundur ve mutludur? Kafesteki kuş kanatlarını çırpamayıp kuş bakışı bakamadıkça yere, göçler edemedikçe, çalı üstünde ötemedikçe kuşa dönmüştür olsa olsa, kuş olmaktan çıkıp…

Kupkuru bir tanım olan hayvanseverliğe sığılamaz; olsa olsa doğasever denilebilir galiba deresiyle tepesiyle,  çiçeğiyle böceğiyle, kuşuyla tilkisiyle, taşıyla toprağıyla,  ovasıyla vadisiyle kanyonuyla, havzasıyla,  tabiat düşkünlüğüne.

O yüzden resme bakılıp kedi sever yaftalaması da yapılmamalı ilkten kimselere. Kedi de doğanın bir parçası, haliyle doğaseverler kedileri de severler. Kuş sever de denilebilir belki mesela bana tanımın daha daraltılması gerektiğinde gönül rahatlığıyla. Çünkü dalından çatısına, gökyüzünden deniz üstüne, çölünden göç yoluna kuşlar var her yerde. Yerde de gökte de. Her yere yakışır kuşlar da bir kafeslere yakışmaz. Kafeslere gök sığmaz çünkü.

Kedilerin bazı huylarına hayran olmamak elde değil. Keyifli halleri ve keyif yapmayı bilmeleri mesela. Sobanın kenarında kediler kıvrılır. Güneşin altında gözlerini yumarak uyuklarlar.  Nazın hasını bilirler. Kendini sevdirirler; istediklerini de yaparlar sahibinin ne istediğini umursamadan. Köpekler gibi değillerdir. Köpekler sahibine sadık, kediler evlerine sadık olurlarmış.
 
Kedilerin keyif anlayışlarına hep imrenerek baktım. Neyi sevdiklerini, neyi istediklerini çok iyi biliyorlar. Ve bildikleri için karşılarına çıkan fırsatları da değerlendirebiliyorlar. Kimileyin koltuk tepelerine kimileyin düz perdelere tırmanıp perdeleri lime lime ederken, kimileyin sepette, soba yanında, ocak kıyısında, balıkçı ya da ciğerci önünde mırıl mırıl dolanıp ille de istediklerini almadan bir yere ayrılmıyorlar.
Benim Eylül başında  İzmir Fuarı civarında rastladığım kedi, muhtemelen bir ev kedisiydi. Ve giriş kattaki evin açık penceresinden dışarı çıkmış, pencere demirleri gerisinde Eylül güneşi altında uyukluyordu. Keyfi pek yerindeydi. Poz vermedi; ama uyuklamalı pozu da kaçmazdı.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.09.2016, 00:24
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci