1 Ekim 2016 Cumartesi

Körpe asma yaprağının ışıltısı


Hiç baharda uç veren gül sürgünü gördünüz mü dalın tepesinde? Yağlıymışcasına parıldayan yaprak yolculuğundaki oluşumları?

 Gül yapraklarının körpeleri pek tatlı bir acı kahve renginde doğarlar. Henüz yeşile dönmemiştir bile o sürgünler. Henüz alışılmış gül yaprakları gibi çocuk eli ayası büyüklüğünde değildirler. Küçüktürler. 

Hani resim derslerinde çizdiğimiz; ama en çok dinlediği şeyden hoşlanmayanların, derste sıkılan öğrencilerin, boş boş oturmaktan bunalmış ya da içinde olduğu ortamdan soyutlanmışların önlerindeki kağıtlara çizdiği karalamalar vardır ya, çoğu da yapraktır, işte  tıpkı o yapraklara benzer gülün ilk yaprakları, baharları.

Körpe gül yaprağının gün ışığında yağlanmış gibi yanıp durması başka yapraklarda da görülür. Diyelim ki asma sürgününde.
 
Asma dallarının kıvrımlı, sol anahtarının göbeği gibi büklümlü ince dal şeklindeki uzantıları arasında el ayası büyüklüğüne ulaşacak körpe  yapraklar ile salkım salkım üzüm korukları yavaştan belirmeye başlayacaktır.

Çocuk saçlarının lüleleri gibi sarmal ince uzantıları arasındaki körpe uçlarıyla süslenmiş asma dallarının körpecik yaprakları seyirliktir; gül ağacında da dalın ucundaki sürgün.

An gelir, asma yeşili, gül pembesi olgunluk olur. Başlangıçta hepsi henüz tam olarak kendi rengine dönüşmemiş yağlanmışçasına parlak yeni sürgünlerdir. Körpedirler,  güneş ışığı altında ay gibi o ışığı yansıtırlar sanki.  

Bugün bu güzelliği paylaşma günüydü fotoğraf gruplarında. Ardından burada.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.10.2016, 23:17


Paylaş :

29 Eylül 2016 Perşembe

Dil: Ağı mı; bal mı?

Bu yazım için görsel olarak arıları seçtim. Dil hem tatlı hem acıydı ya… Arıda da iğne var. Ama bal yapan da arı. Acı ve tatlı arıda bir arada. Dolayısıyla bu yazımın temasını arılar oluşturdu.


Hani “teşbihte hata olmaz” diyerek başladığımız laflar vardır. Ve lafın hemen ardından bir öykü gelir pekiştirici. “Ezop’un öyküsüdür”  de deriz anlattığımız kıssadan hisseye “kralın biri” diye de başlarız.  Ya da “bir vakitler Kaf Dağı’nın ardında bir hükümdar varmış” diye.

Kim ile anılırsa anılsın, imbikten geçmiş tecrübelerin geceleyin ay gibi, karanlıkta mum gibi ışık tutan çıkarımları çok değerlidir. Gün gelir doğruluklarına pey biçeriz. Böyle hikâyelerden biridir Ezop’un dil hikâyesi. Hani hükümdar, Ezop’tan dünyanın en lezzetli yemeğini istemiş. Karşısına dil gelmiş. Ardından dünyanın en acı yemeğini istemiş ne geleceğini merak ederek. Gele gele yine dil gelmiş. O zaman hükümdar merakla sormuş dilin hem en lezzetli hem de en acı yemek olmasının nedenini. Açıklama kısa ve aydınlatıcıymış;
“En hoş, sevgi dolu sözleri söyleyerek bize en güzel duyguları hissettiren, bizi sevindiren de dildir, taa yüreğimizden vuran, yaralayan da dildir”. Buna katılmamak mümkün müdür? Değildir elbet.

Dil, iletişim. İletişim de biçim biçim. Yüzü güldüren ya da yüreğe bıçak gibi saplanan ifadeleriyle. Bıçak, yalnızca tahta saplı bir çelik parçası değildir. Sırası gelir dil, daha yaralayıcı olur. Ve bıçak yarası geçermiş de  dil yarası kolay geçmezmiş derler.

Dingin sular gibi insanların duruluğu bir çomağa bakar. Bir çomak, suya sokulup dibi karıştırınca su hala durgun kalabilir mi? Kalamaz. Karışır, bulanır, alttakiler yüzeye çıkar. Neler vurmaz ki demincek dupduru, işte tam şimdi çamur gibi suyun üstüne. Keşke yüzeye çıkanlar yalnızca çürümüş yapraklar, kırılıp düşmüş dallar, yosunlar, çakıllar olsa! Balçık olmasa da tek… Ama bazen berrak mı berrak suların dibi simsiyah balçıktır. O zaman suyu karıştıran, çomağı soktuğuna, çomak da suyu bulandırdığına öyle üzülür ki alt üst olur her şey; altı üstüne gelmiş de bulanmış sular gibi. Dibi görülmeyen su, dipsiz kuyular gibi kıyıcı olup söze dönüştüğünde  akla ilk Ezop gelir. Dil hikayesiyle.

Dışımız, durgun su halindeki görüntümüzdür. Henüz çomak sokulup karıştırılmamış, gülümseyen, gülümseten. Belki baktıkça bakılası, görülmeyince özlenilen. Ama…

Ama boyut, duruluktan bulanıklığa geçtiğinde çomak suyu çoktan karıştırmıştır. Yeter ki sessiz durgunluğu söyletecek bir etken dalsın suyun içinde. O zaman diptekiler söze gelecektir. Suyun dibi pırıl pırıl çakılsa bal tadındadır söz, balçıksa ağı gibi.

İnsanlar, öfkelerini kabartacak bir şey yapılmadıkça durgun suları andırır. Ama gözlerini döndürecek çomaklar sularını karıştırırsa, huyları da suları da değişebilir. İnsanlar, ağızlarından çıkanlarla anlamlanırlar. Sundukları en acı ya da nefis lezzet, söylediklerinin bıraktığı izlerdir.

Kim ister durduk yerde kötü laf işitmeyi? Hiç olmadığı biri gibi algılanıp hiç hak etmediği sözlerle betimlenmeyi? Kim ister? Kimse istemez. Ama hayat bu, her türlü laf işitilebilir. İşitmek, dil yarası almaktır o vakit. Kapanmayanları da varmış sözle açılan yaraların. Öyle derler.

Bazen acı konuşmak şart olabilir. Çünkü gerçekler acıdır. Diyelim ki eleştiriler… Katı olunmalıysa katı olunacaktır, hem de alabildiğine. Ve en iyi sonuçlar, böylesi katı eleştiriler sonrasında gelir. İster edebiyatta olsun ister mimaride ister yontuda ya da başka alanlarda olsun eleştiride gerçekçi olmak, acıtıcı olsa da aslında sonu tatlı olandır. Daha iyiyi göstermek, daha güzele yol açmak, noksanları tamamlayıp aşırılıkları törpülemek için hakkıyla eleştiri gereklidir. O durumlarda acıtmak, aslında elden tutup daha yukarılara taşımaktır.  Yani eleştiri de katılık değil değerlendirmenin yerinde, doğru ve yapıcı olması aranılır… Doğrunun kilit taşı, değerlendirebilme yetimiz o zaman.

Ya  değerlendirmesini yaptığımız her ne ise onu yanlış değerlendirmiş ve sonrasında da önümüze geleni yakıp yıkmışsak… Çoklukla öfkeli anlarda yaptığımız gibi.  Yanlıştaysak ya?

Canı yanan ya da yandığını sananların ilk yaptığı şey, kendi canını yakanın canını yakmak. “Doğru muyum” diye düşünmeden. Çünkü öfke gözleri bürüdüğünde yolda tek işaret levhasına dikkat kesilir o zaman köpürenler; intikam, incitme, yaralama… Ne gelirse artık elden ardına koymadan da yapar zaten. Çocuklukta başka ezicilikte iken; yetişkinlikte daha sofistikedir böylesi haller. Yaralanması istenenlerin güçlü ve zayıf yönleri, sevilenler ve haz edilmeyenler listesi bellendiğinden nereden vurulacak iyi bilinir. Hele yatkınlıkta varsa vurucu olmaya! Sonuç elbette oku fırlatanın istediği gibi olur. Can acıtarak atılan zafer çığlığı, zafer çığlığı mıdır gerçekten?

Belki kimileyin incinenler, incitenleri anlayabilir; ama kırıcı, iğneleyici, can yakıcı olmak, çoklukla yanlış değerlendirme sonucu da olabiliyor. Kaldı ki can havliyle sanki intikam alırmışçasına  başka canları yakmak isteyenlerin oklarını fırlatmadan önce  bir yutkunması gerekmez mi? Fevri olmamak için…

Yutkunmak… İşte bunu hiç bilmiyoruz. Önce bir yutkunsak, hırs zehri damarlara sıcak sıcak işlerken. Bir daha yutkunsak sonra… Yutkunmak, hazmetmeyi getirir akla. İlkin bizi kızdıran neyse onu hazmetsek. Yani ıcığını çığını, aslını astarını, göründüğü gibi midir, nedir ne değildir bir düşünsek! Yine fevri olur muyduk o zaman?  Düşünmek, düşünülmeden yapılacak pervasızlıklara çekilen settir. Canımız yandığında her şey de bizimle birlikte yansın ister miydik set çekseydik? İstemezdik… Ve yutkunduktan sonra kendimize belki güler belki kızardık. Gülmek ve kızmak apayrı fiiller olsalar da böylesi durumlarda anlamdaştır.

İnsanız, an olur ipin ucu kaçar, an olur öfkeye yenik düşebiliriz. Ama an hükmünde olmalı ağılı duygular; anlar değil. Carpe Diem yani anı yaşamak, burada geçerli olmalı tek. Öfkeler, kinler, intikam duyguları, nefretler o bir anın içine hapsolmalı. Sürekli öfke, ruhu yedi kat yerin altında tutsak etmektir. Güngörmez, kuş sesi işitmez, köhne, sadece nefesten ibaret hayatların efendisi, öfkedir.

En önemlisi de öfkemizin karşıdakilere bizim hakkımızda bin bir şey anlatmasıdır. Hırsa kapıldığımız anlar, ipliğimizin pazara çıkmasıdır. Durgun sular gibi gözükürken dipte balçık mı, pırıl pırıl güzel çakıl taşları mı olduğunun bir anda ortaya dökülmesidir. Yani içimizde ne varsa fazlasıyla dışa vurur öfke çomağı suya vurduğunda.

Dilin kemiği yok; ama insanlarda yürek var. Gönül yarasının bıçağı, dil. Dil, eski dilde gönül demek zaten. O dil, her lafı etmeden önce şöyle bir akıl etse o laf edilir mi edilmez mi diye! Dil, öfkenin boyunduruğundayken sırf canı yandığı için inciten olduğunda,  kendisini de  yaralamaz mı?  O zaman denile geldiği gibi;  incinsek de incitmeyelim!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.03.2016, 10:12

Paylaş :

28 Eylül 2016 Çarşamba

“Sadece bir imza; o kadar”lar! adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
Paylaş :

27 Eylül 2016 Salı

Blog Atlası'na bakar mıydık?

Hafta içi her gün olduğu gibi bugün de bloguma akşam erişebildim; telefonumda internet olmadığından. Yorumları ancak akşam sonrası görüp yayınlayabiliyor ve cevaplayabiliyorum yani.

İki kez çok mutlu oldum. Önce Sevgili ömer’in yorumu sonra da Blog Atlası'nın sahibi Tuna BAŞAR’ın yorumları ile iki kez sevinç duydum.

Sevinci kelimelerle anlatmak biraz kuru olabilir. Sevindim. Mutluyum. Blog Atlası'nda blogum  www.acemidemirci.blogspot.com'dan bahsederek  beni hiç beklemediğim bir sevinçle karşılaştıran  Tuna BAŞAR'a çok teşekkür ederek;

http://blog-atlasi.blogspot.com.tr/2016/09/acemi-demirci.html

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.09.2016, 19:00
Paylaş :

26 Eylül 2016 Pazartesi

Pencere ötesi ışıklar yıldızlara öykünürken


Dün, bir yandan mutfakta yemek telaşındayken bir yandan da o saatlerdeki kısıtlı bir an için görüldükten sonra siyahın alacaları,  koyulukları içinde yitecek gece maviliğinde, yükselen bloklardan payet cılızlığında yana yana gökteki yıldızlara özenen; ama ne yapsalar bir cam gerisi pırıltısı olmaktan öteye geçemeyecek pencere gerisi  abajur, avize ışıkları  yıldızlara öykünürken elimde bir bakmışım doğrama tahtası, bir bakmışım sirkeli suya atılmaktaki salata malzemeleri bir de bakmışım fotoğraf makinesi… Yemek  pişti mi, salata malzemeleri arındı mı, tuzluk dolu mu çeşitlemesi içinde ne yapıp edip, şip şakmış, alelaceleymiş demeden “zaten neye tam vaktim oluyor ki, ancak kaşla göz arasında fotoğraf çekmekten yazı yazmaya” deyip kendimi balkona attığım oldu. Pencereden yansıyan oda ışığının yıldızlara öykünmesini resmetmek için.

 
Akşamın en büyülü saatleri o an. Güneş batmış. Ne aydınlık hakkıyla, ne de kararmış ortalık. İkisinin ortası. Gri de yok. Mavi, siyaha çalmakta; siyah mavinin  haresinde.

Her yerde başka güzeldir akşamın perde perde inişi. En çok da açık havada, köylere inerken severim akşamı. Çok ilerdeki tarlaların üzerine ipeksi bir duman gibi inerken. Tepeleri yavaş yavaş dumansı koyuluktan kapkara koyulukla yutarken.

Köylerde herkes içeri çekilir akşam üstlerinde. Kentlerde koşturma saati tam o anlar. Elinde poşetler, koltuğu altında gazetesi ile eve dönenlerin saati. Kasabadan, kentten çok metropol var şimdi neredeyse. Metropoller, bilinen her şeyi tersyüz eden canavarımsı yerleşimler. Metropoller, betondan almış rengini. Gri. Tarlasız. Başaksız.  Ekin boy vermez; ama kırk katlı hatta  kırkın iki katı katlı bloklar mantar gibi boy vermiştir her yanda. Göğü de kapatır, rüzgara da set olur o sevimsiz mantarlar.

Akşam saatlerinde yemek kokuları açık mutfak pencerelerinden, balkon kapılarından sokağa, apartman sahanlıklarına taşarken sessiz bir savaş taşar pencere camlarından göğe doğru. Odaları bile bazen tam aydınlatamayan abajur ışıklarının, avize ışıklarının koskoca gökteki yıldızlara  “ben de buradayım; ben de bir ışığım” dercesine sönük, cılız parıldayışını  göstermeye çalışması savaşı vardır. 

Göğün güneş güneş ışıkları ile pencerelerden taşan abajur ışıkları bir olur mu hiç? Ne kadar öykünse de elektrik ışığı yıldızlara, farenin dağa kafa tutması örneği bile hafif kalır yanında…

 O öykünmenin fotoğrafını çektim dün akşam. Elimdeki mutfak gereçlerini ara ara masaya, tezgaha  unuturcasına koyarak…

Akşam inerken metropolün her köşesindeki görüntü başka mutlak. Kiminde eve dönenlerin adım sesleri sokaklarda duyulur,  kiminde de kapkara camlı pencereleriyle geceden önce gece olmuş çoğu blokların ışıkları, yukarda milyonlarca yıldır hiç sönmeden ışıyan kaç dünya büyüklüğündeki elmasların pırıltıları altında sağa sola saçılmış altın tozları gibi görülmektedir. Yıldız yıldız.  

Gecenin mavisi, siyahın hükmüne direnirken, siyah boyaya banmış fırçanın her yerine değmediği metropol göğü tuvalindeki mavi, asil mavinin kendisidir. Siyaha rağmen gözükür. Geceye rağmen gündüzü anlatır. Birazdan çekilecektir; ama çekilmeden son sözü sabaha yine gözükeceğidir. Hem de tüm gökte.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.09.2016, 21:18

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci


Paylaş :

25 Eylül 2016 Pazar

Ev köpeği ile sokak köpeği

Evde hayvan beslemek  yaygınlaştı. Öncelikle köpekler geliyor başta. Kuş da var kafesler içinde. Uçamazlar kafese tıkılıyken. Kuş öterse uykudaki sahibi rahatsız olmasın diye gece hissi vermek için kafesin üstü örtülür. Kediler var başkaca; deryalarda, deryalara koşan nehirlerde yüzmek varken  üç beş karışlık akvaryum içindeki balıklar. Dünya genişliğindeki doğada yaşayan kimi canlıları,  evin bir odasına sığdırıp bu nedenle artık  evcil hayvan sınıfına girmişlerin dünyasını metrekareye indirgemektir aslında hayvanı kendi öpöz dünyasında değil de evde beslemek.

Çeşitli amaçlarla hayvanlar evlere tıkılıyor. Yalnızlıktan bazen. Çocukların tutturmalarıyla en çok. Malum reklamcıların da hedef kitlesidir onlar; çocuklar tutturdular mı yaptırırlar düşüncesiyle. Sınıf geçme hediyesi, doğum günü hediyesi filandır kimi canlıların yavruları, insanların yavrularına. Yani köle pazarlarında köle olmadığından her denileni yapacak biri istenildiğinden yanı başta belki; otur deyince oturacak, gel deyince gelecek, azarlanınca bir şey söylenemeyecek bir canlı olarak herhalde görükebildiğinden, en çok köpek yavruları hediye edilir çocuklara.
 
Yavru köpekler pek şekerdir. Oyuncak gibi bir halleri vardır hatta bir yerde. Başlarda yüksünülmez onlara bakmaktan daaaa..... Giderek o canlının yağmurda, soğukta, karda, donda sabahın erkeninde, okul ya da iş dönüşü yorgun argınken  günde sabah akşam en az iki kez belli sürelerde gezdirilmesi gerektiği hoşa gitmez olur sonradan.

Kediler daha farklı. Onlar köpeklere benzemez. Kuşlara yazık olur en çok. Onlar uçsuz bucaksız gökyüzünün, kayabaşlarının, her ağacın dalının, orada burada bitmiş otların, çalıların, çatıların  canlısıdır. Kanat çırpmak için vardır onlar. Ötmeleri de, onları sahiplenmiş birilerine şarkı olsun diye değil kendi aralarındaki iletişim içindir. Kendi rızası elbette asla olmadan kafese tıkılmış bir kuş, bunların hepsinden mahrum edilmiştir yani mahkumdur. Suçu, şakımak, güzel renklerde pek şirin bir canlı olmaktır. Bir kuşu kafese koymak, aslında onu kafese tıkan vicdanın o an körleşmesidir.

Kedilerden de bıkılıyor. O yüzden beraberinde yazlıklara getirilip dönerken de orada terk ediliyor. Hep yazıyorum bunu. Çünkü yazlıklarda terk edilen kediler, kuşlar için büyük tehlike. Uzun kış boyunca yazlıklar boş olduğundan kediler aç kalıyor. Hoş aç kalmasalar da kedilerin doğalarında kuş avlamak var. Her ağaca, çatıya tırmanıp kuş yuvalarını bozuyor, annesinden yavrusuna kuşları yiyorlar. Kuşlar azalıyor; hem de ciddi ciddi çok azalıyor uzaklıklarda terk edilmiş kediler yüzünden. Ya kedi köpek  filan almayın terk edecekseniz oraya buraya, kuşlara bela edecekseniz ya da aldıysanız bakın o zaman. İnsanın böylesi anlamsızlıkları, kuşlar için artık yaşayamamak anlamına geliyor. İnsan, düşünebildiği, etrafına kendi etkisini fark edebildiği sürece görüntünün gerisindeki insana dönüşebiliyor.

Resimdeki köpek bildik. Her gün gördüğümüz bir köpek. Başındaki  şeyden çok rahatsız. Kulağını kaşımak için  hayli  mücadele veriyor. Ev köpeği yavruluğundan beri. Evde değildir ama. Bir bahçede yaşar. Yedi yaşına yakın bir yaşta.

Başındaki şey yıpranmış. Bantlı, parçalanmış yerlerinden. Bir yerlerini de kopartmış zaten o şeyin. Boynunda tasma; bir de o şey var. Ne kadar mutlu hayatından, gözlerinden belli. Bakışlarından. Küskün, kızgın. Başına gelenlerden kızgın, küskün.

Bahçeden dışarı çıkmış. Sokak köpeği yanındaki. Tasmasız, başı selamette. En fazla küpesi vardır kulağında, malum. O da gözükmüyor  bu mesafeden.

Sokak köpeğine özendi mi acaba ameliyatlı sağ arkasındaki bandaj hala sarkan ev köpeği. Veteriner, kuru mama filan bilmeyen, barakası olmayan sokak köpeğinin yoklar hanesinde tasma ve baştaki o şey de var. Bazı yoklar, mutluluk mu o zaman? Cevabı, ev köpeğinin gözlerinde. Halinde. Küskün, kızgın bakışlarında.
(Her hakkı sakldır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),25.09.2016,  11:33
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci