8 Ekim 2016 Cumartesi

Beyaz Tüylerin Masumiyeti

Üçüncü resme dikkat eder miydik? Orada beyaz güvercinin kuyruğu çok belirgin.

Nereye baktığınız, neye baktığınız demek. Neyi görmek istediğiniz demek hem. Algıda seçiciliğin göstergesi, bakışların kilitlendiği noktadır. Çünkü kilitlendiğiniz nokta, ille görmek istediğinizdir. Dedikleri gibi kimi başa bakar ki onlara dost deniliyor kimi de ayağa  bakar ki onlar düşman diye niteleniyor.

Ön Balkon metropole bakar. Arka taraf ile taban tabana zıt görüntülere açılan penceredir. Ön ile arkanın tezatı birkaç adım mesafesinde yazısız, çizişiz öyle bir anlatımdır ki…

Buralar blok dolu. Kule kule beton yığını almış başını gidiyor. Böyle olunca çoğu çatıya yukardan bakıyoruz. Kuş bakışı.

Kuş bakışı görmek, kimi kuşun dünyasına davetsizce bakmak demek. Malum, çoğu kuş yuvasını yükseklere yapar. Dağ başlarına, çatılara, ulu ağaçların sık dalları arasına.
 
Delice esen lodosta yukarıdan bakınca kuvvetli bir soluğun mum alevini titretip öteye savurması gibi  bulvar akasyalarının top  halinde bir bütün gözüken dallarını nasıl da yatırışına bakarken yan sitenin bize komşu blok çatısında bir saksağan zıp zıp zıplamakta. Saksağanlar kiremitlerde pek gezmez. Çatı kenarlarına konarlar; ama oradan kaba saba koca dallı yuvalarını ya da aşağıları gözlerler. Yuvaları söz konusu olunca şahinden daha şahin kesilirler.
 
Bir saksağanın  hareketliliği asla boşuna değildir. Mutlak bir şey vardır o hareketin ardında. Saksağanlar ki şahinlere dar ederler koca gökyüzünü. Kiremitlerde bir telaşla didinmekte saksağan.

Çıplak gözle görünen, beyaz bir şey havalanıyor gibi kiremitin altında, kanat gibi. Önce poşet sandım o kanat ucunu andıran küçük görüntüyü.  Bugünkü şiddetli lodos fırtınasında bir yerlerden havalanıp uçmuş, kiremitlere takılıp çatıda kalmış olmalıydı. Saksağan aralıksız merakla didikliyor, o sert gagasıyla parçalıyor sandım kiremitler üzerindeki birkaç beyaz  kırpıntımsı şeyi görünce ilkten.

İçeri koşup fotoğraf makinemi kaptım. Bu arada  sanki kanat ucu gibi küçücük bir şey hala  ara ara kiremitler arasında çırpınırcasına  gözüküyor. Hala anlayamadım bir beyaz peçete kağıdı mı, poşet mi o şey?

Kadrajda gördüm o kiremitlerin üzerindeki beyaz kırpıntımsı  döküntülerin ne olduğunu.  Tam da tahmin ettiğim gibi;  ama hiç istemediğim gibi kuş tüyüydü. Kuş tüyü… Sanırım evcil bir beyaz güvercini kıstırmıştı saksağan çatıda. 


Ve onu öyle gözü dönmüşçesine yoluyordu ki acımazsızca siyah gagalı başını her indirdikten sonra kaldırdığında beyaz bir tüy oluyordu. Offf çok zor böyle bir şeyi izlemek…

Ben, beyaz güvercini kurtarabilmek için neler yapmadım… Neler neler... Cam balkonda tavukları kovmak için söylenen  “kişe” bile dedim. Ama akıl dahi edilemeyecek kadar zeki olan saksağanlar bir şey yapamayacağınız durumları çok bilir. 

Ne komşular bana ne der balkonda kendi kendine kişe derken, el kol sallarken diye bile  aldırmadan en rahatsız edici şeylerden olan gürültü bile yaptım. El kol hareketime hiç aldırmadı bile saksağan. Ara ara diklenip ukala bakışları oldu. Yorulmana gerek yok der gibi… 

Hatta ukalalık bile etti. Her tüy yoluşunda zafer kazanmışçasına başını dikip bana gösterdi o yolduğu beyaz  tüyü. Çatıya çıkamayacağını biliyor sonuçta. Aşağı inip yan site yöneticisine durumu söylesem de kimsenin çıkamayacağını biliyor o kuşların en belalısı olan tür. Saksağanlar yani.

Saksağanlar mı? Fecidirler. Onlar her şeyi bilir, beyaz güvercinleri köşeye kıstıracakları yerleri bildikleri gibi. Beyaz güvercine o an yardım edememek de bir tür köşeye kısılmışlık duygusu hissettirir.

Kiremitler üzerindeki beyaz tüyler giderek artarken saksağanın resimlerini çekiyordum. Çünkü resimsiz anlatmanın gücü yok böylesi bir saksağan açısından bakınca hayatta kalma uğraşı beyaz güvercin açısından bakılınca acımasızlık da denilebilecek savaşı da denilebilecek olayı.  Ve saksağanların ne olduğunu  en iyi bu resimler anlatabilir ancak. Sözden ötedir resimler. Beyaz güvercinin perişanlığını da.

Beyaz güvercin giderek aşağılara indi. Sanırım kendini korumak için kanadını kaldırıp saksağana vurmak istiyordu. Ama saksağan başını bir eğdi mi zor durumdaki güvercinin kaç tüyü havada uçuşuyordu beyaz beyaz. Sonra galiba bir kiremit açığı bulup altına saklandı. Çünkü saksağan boşta kaldı. Saksağanlar iridir. Kiremit altına giremezler.  

Saksağanın siyah zalim gagasında beyaz bir tüy görmemek ne mutluluktu o an… Saksağan kiremitlerde dolanıyor. Beyaz güvercin güvende demek ki artık. Ama ne halde acaba?
 
Beklemek istedim; çıkacak mı beyaz güvercin saklandığı kiremitin altından diye. Ama gözükmedi. Sonra da ben yemek telaşına dalınca biraz da içimin rahatlamış olmasıyla  unuttum. Sabaha rüzgarlı buralarda tek tüy kalmaz kiremitler üzerinde, uçuşmuş olurlar çoktan oraya buraya. Ama her sabah blok çıkışından itibaren rast geldiğim irili ufaklı, kahverengili, alalı, grili tüyleri hep şahinlerin ya da gece kuşlarının avladığı kuşlardan sanır, sorumlu olarak onları görürdüm. Oysa bambaşkaymış sorumlu. O, şahinlere  dirlik vermeyen, kaç yıldır yuva kurdukları arka tepelerin kayalıklarını terk ettiren, gökyüzünü bile kızıl şahinlerden çalan saksağanlarmış her gün kim bilir hangi yavrunun, anne kuşun kanadından, boynundan kopup da yerlere düşmüş tüyler…

Belki gördüklerimden sonra çok üzgün halde yazdığım için bu ifadeler; ama şu an bana çok samimi ve değişmeyecek, evet hiç değişmeyecek  gibi gelen şeyler yazdıklarım; saksağanlar için duyumsadıklarım.
 
Kuşları seviyorum. Ama bazılarını daha az seviyorum. Saksağanları yani. Hatta onların kuş olup olmadığından bile emin değilim!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.10.2016, 19:53

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci

Paylaş :

Kurumuş yaban havucu çiçekleri batan güne el sallarken, Ankara.

Kurumuş yaban havucu çiçekleri batan güne el sallarken,

Ankara.

(Her hakkı saklıdır),

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
08.10.2016, 11:49

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

7 Ekim 2016 Cuma

Ankara'da, gün batımında çam dalıyla oyalanan kızıllar

Öyle bir antik tiyatronun taş basamaklarında oturup seyredilerek denizden batmaz güneş Ankara’da. Diyelim ki yakınlardaki devasa bir adanın tepe silsilesi arasından kırmızılı, turunculu batik baskılı mendil sallamaz her akşam. Gün batımında Boğaz manzarası yoktur Ankara’da. Denize dik inen koylardan doğmadığı gibi batarkenki kızıllığıyla ateş ateş yakacağı sular da yoktur sanki  mavi bir halı gibi uçsuz bucaksız serilmiş. Ufka dek.

Uzakta, bulanık, hayli puslu  bir havada ya blokların camlarında şaklayıp onları turuncuya boyayarak başka blokların gerisinden  batar ya da battığı gözükmez bile manzara karşı apartmanın penceresi olduğunda.

Arkadaki tepelerin üstünde, eskimekten tel fırçasını andıran dik dik saçlar gibi dizili çamların üzerinden batmak üzere son noktasına akar güneş burada, akşamları. Ankara’nın bu noktasında yani, burada dediysem.
 
Kızıl, tek göktedir gün batımında, Ankara’da. Su mavisiyle el ele veremez burada mesela alından turuncusuna kızılın demleri. Bulutun kızıla çaldığı görülür tek olsa olsa. Gün batımının yansıyacağı su bulunmaz Ankara’da çünkü. Değil deniz, göl bile yoktur suyu giderek azalan, neredeyse irice bir havuz gibi olan  Gölbaşı ve Eymir’i saymazsak. Öyle Van Gölü gibi göl nerede buralarda? Çağlayan yoktur yine Erzincan'ın Gürlevik Şelalesi gibi. Nehir, çay görülemez asla  Fırat gibi coşkulu akan. Dere bile yok Ankara’da Kavaklıdere’nin, Bülbülderesi’nin adından başka.

Çamların üstündeki gün batımı, sulardakine benzemez. O saatte karanlığa bürünür yeşil çamlar, mazılar, köknarlar… Ağaçlar, su gibi yansıtmaz güneşin kızılını. Girintili çıkıntılı  ve giderek sivrilip incelen çam yükselişi, kenarlarıyla oyalar çizer kızıla.

Ankara akşamında, gün batımında çam dalı motifiyle ayrılır çam koyusuyla kızılın al al yanışı… Fotoğraf grupları paylaşımımın ardından blog paylaşımında al al...
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.10.2016, 19:49


Paylaş :

6 Ekim 2016 Perşembe

MİM, En Sevdiğim 15 Kitap

Bir Deli Mavi, cevapladığı MİMin ardından MİM bıraktıkları arasında beni de saymış. Teşekkürler. 
MİM başlığı; 
                    En Sevdiğim 15 Kitap

Bana en sevdiğim şeyler sorulduğunda öyle hemen aklıma gelmezler kolay kolay. En sevdiğim şarkılar, en sevdiğim isimler, en sevdiğim çiçekler, en sevdiğim film… Bir çırpıda hiç hatırlayamam. Belki de diyelim ki çiçekler arasında seçim yapmak çok zor olduğundandır.

Bir en sevdiğim şairi unutmam; Cahit Sıtkı Tarancı.
Bir en sevdiğim şiiri hiç unutmam; Herkese Dair, Cahit Sıtkı’dan.
Bir en sevdiğim romanı unutmam, Leylek Dede, Jean Webster’dan.
Bir en sevdiğin diziyi unutmam; ASİ.
Bir en sevdiğim dili unutmam; Türkçe.

En sevdiğim şarkılar var. Ha deyince aklıma gelmezler ama. Duyunca, dinleyince hatırlıyorum onları :)

MİM ile en sevdiğim kitapları  neredeyse hiç düşünmediğim şu sıralar düşünme fırsatım oldu. Kitap kavramı romandı, şiirdi, öyküydü diye kısıtlamasız olunca elbette okuduğumda nasıl etkisindeysem hala etkisinde olduğum kitap Kutadgu Bilig gelir aklıma ilkten en sevilen olarak.

Kutadgu Bilig müthiş bir kitap. Öğütlerden oluşuyor. Her kalem yazamaz onları. Bilgeden, bilge özler. Kimlere bu öğütler ve neden yazılmış,  okuyunca anlaşılır anca...

Kutadgu Bilig’in yazarı, Yusuf Has Hacip. Anlatılacak gibi biri değil. O kitabın neden yazıldığı, herkesin can attığı unvanlardan Yusuf Has Hacip’in neden kaçtığı ve sonunda o unvanlı işi yapmaktansa bu kitabı yazmayı yeğlemesinin öyküsü de böylesi bir tavrın  ancak böyle bir düşün insanınca takınılabileceğini gösteriyor bildik, alışıldık her şeyin dışına çıkarak. Onca öğüdün içinde.

Oğuz Atay’ın yazdığı Bir Bilim Adamının Romanı, gerçek bir hayat hikâyesi. Bilim insanı Mustafa İnan’ın hayatı. O da kaçmış bazı şeylerden. Yusuf Has Hacip gibi. Okurken hem güldürmüştü hem de nasıl bir insan diye en takdire değer düşüncelere daldırmıştı.

Ve Leylek Dede... Yani Daddy Long Legs. Jean Webster’dan. Vazgeçilmezim. İlkokul ya ikiden ya da dörtten beri okurum aksatmaksızın her yıl. Hep yanında. Öyle severim ki o kitabımı onu poşette saklıyorum. Çünkü artık ortada yeni baskıları yok. Diğerleri gibi yerine yenisi konulacak kadar kitapçıda adım başı rastlanmıyor.

Çocukken okudum ilk Leylek Dede’yi dediğim gibi. Galiba şimdi de içimdeki çocuk okumak istiyor onu. Senede en az bir kez. Bir oturuşta. Dört saatten fazla sürüyor ince ve küçük bir kitap olsa da. Hatta beşi geçiyor. Resimler de var içinde. Çocukça; ama çocuk çizgisi değil.

Kitapların gerisi listede:

Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacip
Bir Bilim Adamının Romanı, Oğuz Atay
Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman
Leylek Dede, Jean Webster
Ana, Pearl Bucks
Aşk ve Gurur, Jane Austen
Adı Aylin, Ayşe Kulin
Gazi Paşa, Atilla İlhan
Bozkırın Sırrı, Ahmet Turgut
Cahit Sıtkı Tarancı Bütün Şiirleri
Nurbanu, Hürrem, Safiye Sultan gibi kişiliklerin hayatlarını anlatan kitaplarım
İzmir Büyücüsü, Mara Meimeridi
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.10.2016, 20:49
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

4 Ekim 2016 Salı

“Kıskaca Yakalanmış Ruhlar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

Boz tavşanın kahve sürmeli kulakları




Gün erken iniyor aylardan Ekim olunca. Arkada tepeler varsa, güneş  batmadan daha  batmış gibi olur ortalık. Güneş, tepelerin ardında kaldığında daha yitmesine zaman olsa da artık ha batmış ha birazdan batacakmış çok fark eden bir şey olmaz. Akşam alacalanmıştır.

Epeydir boz tavşana bakınıyordum. Suyu daha rahat bulacağı bir yerlere gitmiş olmalı diye düşündürtmüştü buralarda. Suyun peşindeydi kesin. Nehirdi, göldü, dereydi ortalarda yok; onlar artık mahalle, cadde adlarında kaldı malum.

Kuyruksallayan ilişti bir ara çitte gözüme. Makineme davrandım haliyle, objektifte girmedi. Çoktan kaçmış. O kadar ürkek. Gözü sizi görmeye alışkın olduğu yerdedir hep. Her hareketinizi görür o yüzden. En ufak bir kıpırtıda pıırrr…
 
Sararmış yüksek otların arasında upuzun kulakları, koca gözleriyle görüverdim boz tavşanı. Bu gördüğümü sanırım ilk kez görüyorum. Daha önceki boz tavşanlar, kahve köpüğü tüylüyken bu bayağı bir kahveye çalan renkteydi. Ceylan sırtını andırıyordu sırtı.

Otları yemekle meşguldü. Makinemi açarken o kadar mesafeye rağmen  diyelim ki üç yüz metreden fazla ayrıca o mesafeye ilaveten eşim ve ben  hayli yüksekteyiz,  sesi duyup kulaklarını dikti.

Çektim. Saat itibariyle güneş artık tepelerin ardında. Henüz gün batmasa da battı batacak; ama tepenin ardında kalan güneşin hiç faydası yok ışıklı ortam sağlamada.

Kâh otları yedi kâh kulaklarını dikti deklanşörün sesini duydukça. Otların arasında habersizce verdiği pozları oldu çekilmiş. Pozlar güzel. Güzel deee. Akşamın alacasından dolayı biraz bulanık.

Ancak önemli olan doğadan bir gerçek anın yakalanmış olması. Bazen kare bulanık bile olsa, karedeki gerçeklik her şeyin önünde olmalı.
(Her hakkı saklı)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.10.2016, 21:57


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci