13 Ekim 2016 Perşembe

Bloglar Yarışıyor sonuçlanmış. Sonuçlar mı? Teşekkürler.

Bir mektup, edebi bir yazı olabilir; ama bir zabıt, kayıt notu edebi olamaz. Yazı vardır edebi, yazı vardır iş gereği.

İşte bu farkı bilenlerden olarak ne zaman elinden edebi yazılar çıkan bir yazar, bir şair görsem aklıma ardıç ağacı gelir. Diyelim ki ben  bir ardıç ağacıyım. İçimden yazıya döktüğüm her şey de ardıç ağacının akıttığı reçineler gibi dışa vuranlar…

Bildiğim tüm bloglar ayrı ayrı güzel. Zengin hem. Emek demek, zaman ayırmak demek bir blogun ayakta kalabilmesi.

Bir süre önce Blog Yazarki tarafından duyurulan “Bloglar Yarışıyor” sonuçlanmış. Blogum Acemi Demirci üçüncü olmuş. Sonuçların görülebileceği linki aşağıda vereceğim.

Kendimi de desteklenenler arasında görmek büyük  sevinç. Eşsiz bir mutluluk. Adımı bildiren tüm blogger arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Eksik olmasınlar. Onları tanıdığım  için çok mutluyum.

Bakır cezvelerde kahvenin eksik olmadığı sayfasıyla Cafe Tigris birinci. Yanında kah lokum kah çikolatasıyla ziyaretçilerini ağırlar sayfasında. Ve şimdi de onu ağırlıyoruz bir koltukta.

İkinci, Siyah Kuğu. Dobra, açık yazılarını çok beğeniyorum. Tebrik ederim.
 
Örgü Çantam… bücürük ve ben... Çok samimi, keyifle okuduğum arkadaşlarım. Çok sevindim onlara rastlayınca. Her Şeyden Konuşmalı'yı içtenlikle tebrik ediyorum.

Ve bunca uğraşıya kalkan, destek yazılarıyla bloggerları eğiten, çabalayan Tufan'a çok teşekkürler. Güzel bir etkinlik düzenledi, hareket kattı, uğraştı.  Blog sahibi olmak,  hiç karşılaşmadığınız, tanımadığınız, duysanız sesini tanımayacağınız, görseniz o olduğunu bilmeyeceğiniz ama bloglarını bildiğiniz böylesi okur, yazar, çizer, anlatır, ağlar, ağlatır bazen de güldürür birbirinden farklı onca konuyu tanıtır  dediğim gibi hiç tanımadığınız; ama her akşam mutlaka sayfalarına uğradığınız insanları satırlarda tanımak demektir.

Beni destekleyen arkadaşlarıma tekrar teşekkür ederken sonuçta adı olan arkadaşlarımı bir kez daha tebrik eder, yazılı olmayanları da başka etkinliklerde göreceğimizden emin olduğunu söylemek isterim. Sonuçlara;

linkinde ulaşılabilir. İyi akşamlar,
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.10.2016, 21:50
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

12 Ekim 2016 Çarşamba

Kıskaca Yakalanmış Ruhlar

Ruh var gizlide. Efendisi o her şeyin. Kalıpla ters düşer bazen. Onun gezdiği yerde gezmez, onun olduğu yerde olmak istemez. Ama ruhu kim dinler… Kalıp alır onu, götürür gideceği her yere. Başına buyruklukta üstüne olmasa da yine de ruh, oraya buraya sürüklenirken başı yumuşaktır. Yine de onca sürüklenmenin intikamını “ruh yok” dedirterek alır.

Dışı ciddi mi ciddi, giyim kuşam hiç ele vermiyor içteki depremleri, çalkantıları, dalgaları, ortama göre renge bürünülüyor çarçabuk; kâh gelen ağanın kâh giden paşanın gönlünce… Kalıp bunu pek güzel oynuyor da ruh oynamıyor, yaralanıyor. Ona göreyse hal tavır, keyfine diyecek olmaz. Beslenir. Besler. Ama olmadığında… O zaman ruhun kara günleri başlar.

Ya tanımışızdır ya da okumuşuzdur bir yerlerde, onca zahmet çekilen eğitimlerden geçtikten sonra bir bakarsınız bir anda her şeyi yüzüstü bırakıp, pılıyı pırtıyı toplayıp, bir küçük teknenin dümenine geçip kıyı kıyı konaklayanları. Ya da teknolojiden uzakta, market tezgâhlarındaki yemektense metropollerden kaçıp tek sesin rüzgâr ve kuş sesleri olduğu, geceleyin yıldızların meğer nasıl kara kadifeye gömülü elmaslar gibi ışıdığı, suyun testilerle pınarlardan alındığı, meyve sebzenin elceğizlerle yetiştirildiği bir dağ başında doğal hayat sürmeye başlayanları. Yahut da bir bakarsınız sahte yüzlerden, maskelerden, bencilliklerinden yılıp, kendi halindeki bir köyün iki göz toprak evinde yaşamaya başlayanları.

Doktorlar biliriz beste yaparlar, neşterden çok mızrap tutar elleri. Mühendisler biliriz, sayıların denklemlerinde boğuşmaktan yılıp ruhu olan kelimelerin denklemleriyle dostluk kurarlar. Romanından şiirine yazarlar. Ödüller bile alırlar. Belki esas mesleklerinde adları anımsanmayacaktır; ama edebiyat tarihinde yer etmişlerdir çoktan. Kırk yıllık meslekleriyle değil de kırk birinci yılda ortaya çıkıvermiş yazar kimlikleriyle tanınırlar. Kendimize baktığımızda da bu böyle değil mi? Tamamıyla öyle hem de!

Hayat dümdüz gidiverirken lise sonrası çatallanıyor. O ana dek sadece öğrenciyken, liseden sonrası bizi falanca meslekten yapıveriyor. Üç saatlik üniversite sınavında terlemek, ruhumuza uygun olsa da olmasa da bundan sonrasında anılacağımızın sıfatın kapısı oluyor. Pek çoğumuz ruhun demir attığı yerlere çok uzak limanlar olan sınavın sonucunu, yalnızca kalıp olarak yaşıyoruz; ruhumuz yaşamıyor. Katlanıyor sadece.

Her işte, her zaman bir ama vardır. Ama ile kesilen laflar, başka laflara gebedir.

İster devlet kapısı ister serbest işler olsun oraya yalnızca kalıp giriyor da ruh kaçacak delik arıyor; ama ne açık pencere ne de baca bile göremiyorsa kaçacak bazı şeyler güvende ancak bünye sıkıntıdadır. Ruh hapsolmuştur. Ruh, sıkıya gelemez.
 
O zaman bir çıkış aranır. Kalıp, sabahın bir saatinden akşamın bir saatine dek hayat kavgası, geçim derdi için birkaç metrekareye hapis olup, koltuğumsu sandalye ya da sandalyemsi koltukta on yıla kalmaz mide, bel, tiroid rahatsızlıklarına yakalanmak üzere oturganlığa geçmişse.

Çalışma hayatı, liseliyken bilinen ortamlar gibi değildir yani aynı sokağın aşağı yukarı aynı sosyokültürel ve ekonomik olarak üç aşağı beş yukarı benzer şartlardan gelen kişilerden oluşmaz. Her yerden, her şarttan, her eğitimden, her bakış açısından insanların doluştuğu yerlerdir işyerleri. Elbette her işyerinin yapısı ve politikası birbirine benzemez.

Eğitimi yarım yamalak da olsa, noksanı, eksiği çok da olsa ruhu o işi benimsemiş, dış kalıbı oradayken ruhunun kalıbı da işin kalıbına tıpatıp uymuşsa, bir de hırs diye anlatılan basamak atlama sevdası yüreğine çöreklenmişse birinde, onun adımladığı mesafe her zaman eğitimi çok daha iyi, kültürü, bilgisi ve başka nitelikleri ile boy ölçüşemeyeceği kişilerin adımlarından daha önde olacaktır. Benimsemiştir bir kere o işi. Oysa nitelik olarak ne kadar üstte olsa da ruhu o işi benimsememişler, eleştiri ile meşguldür. Kendini, artık bir işi olduğu, sevse de sevmese de o işi kotarması, üstesinden gelmesi, başa çıkması gerektiğini ikna ile meşguldür. İkna olunur mu? Olunsun olunmasın erinde geçinde ikna olunmuş gibi yapılacaktır. Çünkü hayat kavgası verilirken hele de iş sahibi olunmuşken işi gücü bırakmak olacak iş değildir. Öncelik, işin sevilip sevilmediği, ruhun memnuniyeti, doyumu değil hayat kavgasıdır. Ekmek parasıdır. Geçimdir. Bunlar da aslanın ağzındayken kimse ağzındaki peyniri düşüren karga hikâyesinin kargası olmak istemez.
 
Dar gelen kalıpta ruhun debelenip durduğu işlerden memnun olmayanların gözleri, basamak tırmanmakta filan olmaz. Olsa olsa hayallerinin gerçekleşeceği günlere ulaşmak olur. Bu da ancak emeklilikte olur. Çok zaman sonra yani. Tabii emekli maaşı resim kursuna gitmeye, merak edilen ülkelere gitmeyi, evin bir köşesinde marangozluk edilebilecek kendine göre bir yer kurmayı karşılayabilirse. Emeklilik, onca yıl beklenilmiş hayallerin asla gerçekleşemeyeceği gerçeğidir çoğu kez. Ve ruh emekliliği hiç benimsemez. Ama yorgundur.

Ne nitelikte olursa olsun ruhuyla işinin nitelikleri çatışan bir kişi, mutlaka fırsatçı, vasıfsız pek çok insanın abuk sabuk davranışları ve laflarına konu olacaktır. Öylesi kişiler aklınca kendinden daha nitelikli; ama işinde baskın olmayan kişilere yapmadığı bırakmayacak, onun yerinde olsaydım bak ben neler yapardım havasında en basit şeylerde onu iğnelemeye çalışacaktır. Bunu yaparken de çalışma masası sabahtan öğlene dek kahvaltı, öğleden ikindiye dek öğle yemeği sefası, ikindiden iş çıkışına dek de ikindi kahvaltısı masasını aratmayacak öteberi, yiyecek, salamlı sandviçler, krakerler, kuru yemişler ile sineklerin en hoşlandığı masa olagelecektir.
 
Ruh bu. Dahası yok. Kelepçelenmeye gelemez. Ya verecektir kendini bir odağa ya da odaklanamıyorsa kapısız, penceresiz, bacasız kalacak, tüyüp çıkacağı böylece kendi gibi olacağı bir delik arayacaktır.

“Tüm ruhuyla kendini vermek” dedirten cinsten benimsenen konuların kıyısında, yamacında, göbeğinde olmadıkça avare mi avaredir ruh. Kalıp, o işin kalıbına girmeye çabalayıp dursa da, kılık kıyafetle günü kurtarsa da ruh, yakalandığı kıskaçtan kurtuluş arıyorsa kuşlar gibi uçup, hiçbir zaman varsa eğer hayatın ilk gençlikteki hedefleri tutmayacaktır. Düş kırıklığı, hayatın hiç itiraf edilemeyen gerçeği olup çıkacaktır. İki lafı biraya getiremeyenlerin arkasından ettiği lafları umursamada onların her koltuğun, her zamanın kalıbına kolayca sığışlarını, şeklini alışlarını aklı almayarak, aklı ermeyerek izleyecektir.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (AcemiDemirci), 11.09.2015, 14:38

@AcemiDemirci

Paylaş :

11 Ekim 2016 Salı

“Sadece bir imza, o kadar”lar!


Bir olguda, akışta varım demek, sadece ses ile. Ses duvarını delip geçmek, sözden öte olabilmek yalnızca biçimlenmiş bir yazıyla. Bir im var ki kâğıt üstüne atıldıktan sonrasında hayat başka. O im, imza. 

İmza, sessiz; ama en derinlerdeki adımız. Yerinde kaldıkça kalıcı, geçerli. Var olması,  varlığımızı belirleyici. Çizili bir yazı. Karikatür gibi gözükeninden güneş sistemini andıran biçimlerdedir. Kendi bulduğumuz, gerektikçe karaladığımız, kalem ucundan dökülme, sözden öte  “evet, benim” deyişimizdir.

İmzalarımız, bizim ta kendimiz. Mutluluğa atılanından baş yakanına, ev bark yapanından evsiz barksız bırakanına. İmza öyle bir im ki  bir kez atıldığında onu kaldıracak tek şey, yeni bir imzadır ancak. Kendince bir sanatla bazen nakışlanmış, nasıl da  motif haline gelmiş ad ya da ad ve soyadın parmak izi ile eş anlam kazanmasıdır imza. İmza, bir mühür ki damgasız. Mührü kalem ucu. El ile atılır. Atılan imzalar, oldukları yerden bir daha kaldırılıp atılamazlar ikinci bir imzaya kadar. Yani çivinin çiviyi sökmesi gibi; imzayı imza söker. Olabilirse tabii.

Kâğıtların üzerinde yazılı her şeyin geçerli olması, alttaki imzaların hükmüncedir. Bir imza olmaz ise bir kağıtta, gepegerçekler bir öyküye dönüşebilir o an. Tarihi olayından mektubuna.

Kimininki bir kilim deseni kadar zarif kimininki nasıl unutmadan çizebiliyor bunca karışık  bir şeyi dedirtecek kadar alengirli. Ama öyle ya da böylesinden herkesin bir imzası var. Kimi imzalar bir çıkmaz kimi imzalar  kapıların açılması ya da kapanması anlamında. İmzalar, hayatın rengine vuran gölge ya da ışık. İmzalar ya güneş doğumlarında ya  gün batımlarında kalmalar bazen.
Haberlerde dinliyoruz, doksan yaşındaki teyzenin bakıcısı, imzalattığı bir kağıt ile teyzenin evini de birikmiş parasını da  elinden almış. Teyze sokakta, evsiz halde.  Yabancı bakıcı kadın,  baktığı yaşlı ve hasta  adamın  maaşına kadar kendine mal etmiş. Kapıya gelen pazarlamacıdan ürün alan kadıncağızın evine haciz gelmiş diye okuyoruz. Haciz gelen kadın meğer evini barkını satsa altından kalkamayacağı bir borç senedini imzalamışmış tencere seti aldığını sanırken. Kadının gözyaşı içindeki resminin altında  “ben böyle büyük bir borca girmedim. Sadece imza attım. O kadar” dediği yazılıdır hep.

Kadim şehirlerin imzası siluetleridir. Siluetin imzası da mimari. Bloklardan siluet olmazken görülesi kentlerin hepsine imza atan mimarların eserleri porselen tabaklara işlenmektedir. Böyle imzalar, dünya durdukça dünyanın bir köşesinde kayıtlı kalacaktır.

Gazeteler, televizyonlar şiddete uğrayan kadın haberleriyle dolu artık sıkça. Kimisi canından bile oluyor kadınların. Tüm iyi niyetleriyle evlenmişler daha çocuk sayılacak yaşta. Ancak dayaktan moraran gözleri nedeniyle gün yüzü görememişler. İşsiz, bir de her türlü batağa saplanmış eşleri daha da ileri gidip olmayacak şeyler istemişler. Kadının moraran gözü dönmüş bunlar karşısında. Sonuçta çocuklar ortada kalmış. Anne hapiste. Baba zaten yaşarken bile ortada yokmuş.

O bahtsız kadınların hepsi de  “sadece bir imza atmıştım evleniyorum diye” dertlenmesinde bulunurlar. O bir imza ile bir adamın istediğinde döveceği, istediğinde onurunu hiçe sayacağı biri olan kadınlardan çok koşulları yargılıyor insan, insanca düşününce.

Kefil olmak bir imza ile. Ama o imza kefilin fitil fitil burnundan getirirken kefil olunanın gününü gün etmesi anlamına gelebiliyor.

Mutlaka dinlemişliğiniz vardır böylesi öykülerden. İçtikleri su ayrı gitmeyen arkadaşlardan biri bankadan kredi çekmek için arkadaşından kefil olmasını ister. Hiç ikiletmeden kefil olur diğeri, bunca senelik kardeş bellediğine. Ve bundan sonra o kardeş bellediğini nasıl bellemesi gerektiğini öğrenme sayfasına imza atmış olacaktır kefil imzası ile.

İmzanın üstünden iki ay geçmeden bankadan aranır. Borcun ödenmediği, kefil olarak kendisinin ödemesi gerektiği haberini alınca bir yanlışlık olduğunu düşünür. Ancak arkadaşının borcu kendi omuzlarına yıkması karşısında artık attığı o imzanın esiridir. Borcu ödemelidir. Ama nasıl?  Kendi evini gücün geçindiren biri, maaşı kadar bir parayı nasıl her ay taksit olarak yatırabilir? Evde çoluk çocuk ne yiyip  ne içecektir? Ödemese olacaklar ya?
Kimileyin de arkadaşı adına kredi çekebilirler. Darda, zorda kalmasın diye. Çünkü bankalar arkadaşına kredi vermemeye başlamıştır. Krediye imza atılarak bankadan çıkıldığı andan itibaren artık arkadaşı değil kendisi darda zordadır. Az önce çekilen tomarla para da arkadaşının cebinde.

İmzalar çeşit çeşit. Bir böylesi resmi imzalarımız var bir de halimiz tavrımızla attığımız imzalarımız var. Bir bahçeye  kedi köpek girdiği yatıklaşmış çimenlerden bellidir. Bir ekine yağmur vurmuşsa hırçınca, boynu düşmüş  ıslak başaklarda imzası vardır, eğik eğik.  

Diyelim ki hallerimizden  temizlik konusu… El yıkamanın gerekli olduğu anlar vardır. Hatta gerekmeden de yıkanmalıdır eller. Bir meyveyi yemeden önce onu yıkanmış ellerle tutmak gerekir. Yemek yapmadan önce mesela yine yıkanmalıdır en basiti. Temizlik böyle şeylerle döşenmiş bir yol aslında.

Bir temizlikçinin elini kesinkes,  ille de yıkaması gereken bir durumda yıkamayı bırakın bitmiş kağıt havluyu değiştirmek için yeni ve temiz havlu rulosunu  kirli elleriyle kavrayıp tuttuğunu gördüyseniz... Oysa temizliğin imzası su, sabun ve pırıltıdır. Temizliğe imza bunlarla atılır.

Yani tavırlarımız, halimizin imzası. Aslında kâğıtlarda geçerli olan imzamızın yanında tanıtıcı, fikir verici imzalarımız da  böylesi hallerimiz. Diyelim ki evin çocuğu okula gidince annesi ardından odasını toparlar. Çocuk döndüğünde odasına kapanır. Yemek için çıktığında açık kapıdan odaya göz atan anne, çocuğunun imzasını görür. Oda darmadağınıktır. Mangal severlerin kimisi nedeniyle yerleşim yerlerinden uzakta olduğundan tek bir çöpün olmaması gereken ormanların, kırların, dağ eteklerinin nasıl çöp dağlarıyla dolduğunu, kirlendiğini görmek, bazı mangalcıların çöple atılmış imzasını görmektir. En garibi de çöplerin bir poşete konulmuş; ama poşetin öylece ortalıkta terk edilmiş olmasındaki yaman çelişkidir. Bazı imzalar böyle… İnsanlar için silik; ama doğa için kalıcı yıkıcılıkta.

Kent caddelerinde, kırlarda, deniz kenarında nerede rastlarlarsa çöpleri çoklukla gönüllüce toplayanlar da kendi imzalarını atarlar. Yüzleri güldüren imzalardır onlarınki.

İmza yalnızca  mürekkeple resmedilmiş bir tanıtıcı yazı değil. İmza, kâğıt üstünden hayattaki tavrımıza, kaçındıklarımızdan kaçınmadıklarımıza, sakındıklarımıza her bir  halimiz.

Bir imza, bir saniye sonrasının bambaşka olmasının ilk adımıdır. Kapısıdır. Bazen bu kapı üste kapanır, çıkışsızdır. Bir imza, güllük gülistanlık  bir bahçeye de kanatıcı dikenlerin içine de çıkan patika olabilir. Bir imza, kaderin dönüm noktasıdır  bir an geldiğinde.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.09.2016, 11:16
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

10 Ekim 2016 Pazartesi

Başında akbaba bekleyen aç Afrikalı çocuğu anlamak!

Fotoğraf  Kevin Carter, 1994
“Başında akbaba bekleyen aç Afrikalı çocuğu anlamak!” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

 @AcemiDemirci

Paylaş :

9 Ekim 2016 Pazar

MİM, Yaz Değerlendirmesi

Bir Deli Mavi, MİM gereği verdiği beş güzel ve dopdolu cevaptan sonra MİM bırakırken beni de hatırlamış. Çok teşekkür ederim.

MİMlerle şunu fark ediyorum ki belki de oturup hiç düşünmeyeceğim, hiç aklıma gelmeyecek şeyleri düşünmek gerekince aslında tekdüzelikten biraz çıkıp, başka sokaklara, patikalara sapıyor akıl. Değişiklik oluyor bir yerde, aklın gezindiği parkurlarda. Fena da olmuyor. Cevaplar mı? Bekletmeyeyim o zaman…

1.         Bu yaz okuduğun en güzel kitap?
Demir Taht (Nesrin Baytok), Kara Atena- Black Athena (Martin Bernal), Doğal Yaşam ve Başkaldırı (Henry David Thoreau)

2.         Bu yaz okuduğun ve sana hayal kırıklığı yaşatan kitap?
Dava (Jonathan Harr) ve Orhan Pamuk kitapları elbette… Hala Kar romanının sonunun nasıl bittiğini anlayamayanlardanım, o kitabı  okuyan herkes gibi.

3. Bu yaz izlediğin en güzel üç film?
Bu yaz televizyonda iki kez film izledim. İkisi de aynı filmdi; Mandıra Filozofu.

4.         Bu yaz dinlediğin en güzel şarkı?
Seal dinliyorum şu sıralar sıkça. Onun sesini başta çok yadırgamış hatta reddetmiştim. Sonra baktım dinlememek ziyan. Baş ağrıtan her türlü müzikten uzağım artık :)))

Bu yaz mıydı soru? Her sabah serviste, servis kaptanı bir radyo kanalını dinler; dolayısıyla biz de dinleriz. Türkçe pop. Sözler çok yavan çoğu şarkıda, beste çok zayıf, nakaratlar almış başını gitmiş. Eziyet öylesi şarkıları dinlemek.

Ama bir şarkı çalındı kulağıma. Dikkatimi “İlelebet” sözcüğü ile çekti. O sözcüğü bilip üstelik bir güftede kullanacak kişi mutlaka iyi bir alt yapısı, birikimi, donanımı olan kişidir diye kulak kesildim. Sözler hiç sıradan değildi. Müzik de lay lay da lay lay lom şinanay nom değildi.  Sözlerini tam hatırlayamıyorum. “Kör olası” geçiyor içinde, “oyunun içinde olmak” geçiyor.  Erkek bir sanatçı söylüyor. Adını bilmiyorum. Bu yazın benim kulağıma çalınan en anlamlı, hafif olmayan ve hafife alınamayacak, nitelikli şarkısı o.

5. Bu yazıyı bir kelime ile tarif et.
Bir kelime değil de bir tamlama ile tarif etsem;
Yaz değerlendirmesi.


Böylesi bir yaz değerlendirmesi yapmak isteyenleri ben de cevaplamak üzere  MİMe davet ediyorum. Lütfen yorum ile kendilerini bildirsinler.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.10.2016, 20:17
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci