22 Ekim 2016 Cumartesi

Unutulsa da en gerçek şey; Dünyanın batmaya yolculuğu!

Bazı kavramları yazmakta çok zorlanıyorum  ne kadar kavram varsa yazmaya koyulmuş olsam da her ne kadar. Yazılmadık kavram bırakmamaya niyetlenmiş olsam da.

Bu yazıma 2014 yılında Babam’ı kaybettikten birkaç ay sonra başlamıştım. Ancak bitiremeden kalmıştı bir kenarda. Bir vesile olmasa da bunca üzücü haberler içinde kalmasaydık her gün televizyondan işitilen, yirmilikler, çocuklar, kadınlar hakkındaki acı haberler yetmedi günlük hayatın akışı içinde duyduklarımız olmasaydı belki de unutup gidilecekti elim varmadığından, tamamlanmamış olarak kalacaktı bir köşede.

Ve hatırlatıcı onca üstelemeden sonra elim vardı. Bu yazı bitti böylece hesapta yokken. Kolay yazamıyorum bu konuları ve başka bazı kavramları. O yüzden bittiğine sevinmekle kalmayıp benim için kurduğum cümleler içinde en sevdiklerimden olan sondaki çıkarımı da, “……… .dünya bile batacak” cümlesini yayınlamak fırsatı verdiği için sevindim bu çalışmamı  tamamladığıma.
 Yani dünyanın  ya da  günün karanlıktaki yanını değil  gün ışığındaki halini hissettim bir bakıma…

Tema olarak "artık demir almak günü gelmişse zamandan" dizesi gerçekliğinde seçtiğim, her zamanki gibi kendi çektiğim fotoğraflar, Sinop’taki bir hafta sonu turundandır.

Unutulsa da en gerçek şey; Dünyanın batmaya yolculuğu

Mavi gezegen dünya. Mavi ve yeşilken her yan, güzelliği tanımsız. Oysa dünyanın karanlık yüzü de var, çeşit çeşit karanlık hem de o karanlıklar. Geceyle de kısıtlı değil bu anlar.

Gece, bir günün yarısı. Bir gün, dünyanın pek de farkına varılamayan özeti gibi sanki. Dünyanın yarısı da öyledir ya, yarı yanı ışırken yarı yanı gecede bir günde. Sadece güneş ışınına bağlı değil ama karanlıkta ya da aydınlıkta olmak. Sinelerde de güneş doğar ya da batar. İç kararmışsa eğer değil sinede güneş, ayı bile yoktur  o gönül karanlıklarının.

Dünyanın yarı karanlık yarı gün hali, dünyanın gerçek halini gizlice anlatır gibi. Ay ışığı da anlamak yolunda bize yardımcı aslında. Yine de onun simsiyah anlarda yol gösteren bir ışık demeti olduğundan çok yakamozların şairi bir romantik huzme olduğunu düşünürüz. Oysa gerçekler çoklukla görünenin ardındadır. Gördüğümüz de hep cilalı yanlar yani dıştakilerdir. Yani kapıları görürüz de kapıların ardındakiler gizlide kalır. Ve kapıya bakarken onların ardındakilerin üstüne kapanarak neleri gizlediğini kaçımız akıl eder?

Ay ışığında da olsa karanlığın gizlediği gerçekler görülsün istenmektedir sanki dünya tarafından. Ama gepegerçek kılığında değil. Çünkü gerçekler çoklukla ya acıtır ya da istenenler değildir. Romantik bir kılıfta. Aldatıcı. Yoksa nasıl tahammül edilebilirdi onca acısından çetinine gerçeğin  katlanılamazlığına? Yani dünya, karanlığın da dünyası her ne kadar Mavi Gezegen olsa da.

Gerçeklerin evi karanlık gece olup her şeyin üzerine çöker,  örtü olurken çok açık sözlüdür; insanın sinesine çökerken acıdır ama. Kahve acısına benzemez o acı. Damak acıtan tatlara da. İnsanın içini yakan yürek acısıdır sinedeki karanlık. Bir kez çökmesin, hiçbir şey bir daha eski tadında olamayabilir. Acı, siyah bir mürekkeptir ne silinir ne yok olur. Baş etmenin tek yolu kaderin  yazıldığı mürekkebi unutmamaktır. Başka yolu yok!

Dünya rengarenk çiçekler, tablolara işlenen manzaralar, mevsimler, denizdeki, dağlardaki, ovalardaki yollar, dalgasından dere şırıltısına su sesi, rüzgar fısıltısı ile oyalarken her şeyin zıddıyla yaratıldığını yaşatıverir hiç beklenmedik anda. O güzelliklerin zıddı o güzelliklerin bile dindiremeyeceği acılar olabilir zaman zaman. Ki Allah korusun onlardan.

Dağlar gibi acılar, en dağlayıcı kor bıçaklardır. İnsanların yaşayacağı acılar içinde en acısı mutlak ki bir sevdiği kaybetmek. Bir anne için tadılacak en büyük acı bellidir. Seyyar satıcı bir babanın  eline bakan onca ev horantasının  seyyar satıcı babaya  belki ehliyeti bile olmayan zengin bir veledin  kırmızı ışıkta ya da kuralsızca çarpıp kaçmasıyla eve elinde bir ekmek dahi olsun gelecek baba kalmayınca hissedilen bir yandan babasız kalmışlığın bir yandan da ortada kalmışlığın hissi anlatması  mümkünsüz bir acıdır.

Bir bebeğin doğması sevindiriyor. Bir insanın kaybı, geride kalanları acılara gark ediyor. Böyle olagelmiş hep. Ve böyle sürecek. Dünya, hep böyle dönmüş. İbresi doğumdan göçe. Yani yarısı aydınlık yarısı karanlık bir gün gibi dünyanın gerçeği. Gün, işte yarı yarıya zıt renklerdeyden bu gerçeği anlatır aslında görüp anlayabilene. Ama dünyanın anlatımı saklıdır. Açık seçik değildir. Üslubu böyle. Yoksa çekilebirlir miydi göz göre göre?

Diyeceğim, görmezden gelsek de, henüz farkına varamamış olsak da her şey zıddıyla yaratılmıştır. Sevinç ve keder, doğum ve sonrası…

Bir bebeğin doğduğu anda bir insanın göçmesi gerçeği mesela. Bir yandan bakınca sevinç bir yandan bakınca acı var bu gerçekte. Ama gerçek tam da bunlar. Hem de nasıl gerçek.

Kayıplar çeşitli nedenlerle. Trafik kazası ile, aniden, ağır bir hastalık sonucu, bir gözü dönmüşün yazmaya el varmayan hamlesi sonucu ki gözü dönmüşlerin hedefindekilerin çoğu kadın.

İnsan olmak böyle. Doğulacak ve yaşanacak ne yaşanacaksa, ne yazılmışsa alına. Yaşarken gülünecek, güldürülecek. Ağlarken kızacak ağlayan, kendini ağlatana; ama kendisi ağlatırken de hep haklı olacak, üste çıkacak. İnsan bu. Nicesinin geçtiği dünyada  o nicelerden olmak üzere bulunmakta.  Asıl olan bulunurken insan gibi bulunuluyor olmak. 

Her gün okuduğumuz, televizyondan içimiz yanarak duyduğumuz kayıplar iç yakarken  dünya halinin yarı gece yarı gün olması gerçeği, dünyanın gerçek anlamının ne olduğunun  da kendisiyken bu gerçek, yanıp kül olarak yok olacak bir gerçek değil. Öyle bir gerçek ki nasıl anlatmalı.

Galiba şöyle anlatmalı o gerçeği en gerçekçi halde;
"İnsanlar ölüyor evet; ama dünya bile batacak."
İnsanı yutan dünya bile insanın kaderince bir kaderde sonuçta.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.10.2016, 11:41
Acemi.demirci@yahoo.com.tr@AcemiDemirci
Paylaş :

21 Ekim 2016 Cuma

Gülmeye küs, asık suratlılıkla barışık anlar

Bir yanda kıyıcı metropol bir yanda keklikli, mazılı, tavşanlı, kerkenezli ağaçlandırma  arasından bu akşamki renk cümbüşünde  yine yalnızca kendi çektiğim fotoğrafları ekledim bu yazıma tema olarak.

Günün belli saatleri bloke olmuş halde malum. Sabah evden çıkılıp ardında günün yarısının yutulacağı duvarlar arasında geçen anlar, değirmende öğütülen buğday misalidir. Duvarlara bakılırken gülünmez. Duvarlar kasvetlidir.


Gülmek, en çok bir vesile ile. Gülmek, saklambaç oynamayı sever oldu gülmeye hasretlerle bile. Öyle bir saklanır oldu ki hem, bulan iki kez gülüyor sevinçten.

Dedik ya, gülmek vesile ile. Sahnedeki güldüren adamları izleyerek kâh. Fıkra anlatanın anlattıkları karşısında ya da. Filmler ile. Sırası gelmişken komedi filmleri kim sevmez?

 
Kimi görsek yolda, suratı asık. Çocuklar mızmız. Ya da canhıraş ağlıyor tuttuğu annesinin elinde tepine tepine. Çünkü gördüğü bir şey, istediği bir oyuncak alınmamış. Anne susturmaya çalışsa da baba hayli daralmış halde. “Paramız yetmedi oğlum” diyor. Ama çocuklar anlamaz böyle gerekçeleri. Çocuğun ağlaması AVM’deki uğultuyu  bile bastırıyor.

Yüzler gülmüyor artık. Çetin şartlar gülecek hal bırakmıyor kimselerde. Yoksa gülmeye küsülür mü? Küsülse küsülse asık suratlılığa küsülür. Ama şimdilerde herkes gülmeye küs adeta; asık suratlılıkla barışık. Öyle ki yedikleri içtikleri ayrı gitmez olmuş.

Komedi filmlerinden, yüzündeki kocaman gülümsemeyi resmeden boya nedeniyle  suratının gerçek anlamını asla bilemediğimiz palyaçolardan, fıkra anlatanlardan başka da yüz güldüren şeyler var. Öylesine gelişigüzel bakmayıp, alıcı gözüyle bakıldığında görmeyi bilenlerce uçan kuşta bile gülünecek şeyler fark edilebiliyor.

Daha geçenlerde arada hayli mesafe olan yan site çatısında vahşi tabiatlı saksağanlardan birinin kıstırdığı, çok zor durumdaki beyaz güvercini anlatmıştım. Hallaç pamuğu gibi tüylerini yolup savurtuyordu saksağan, beyaz güvecinin. Sonunda bir kiremitin altına saklanan güvercin kurtulmuştu. Ertesi sabah, güvercinin kanatlarından kopmuş tüylerin bir kısmını balkonun her yanında buldum. Çünkü kiremitlerin üstü saksağanca yolunmuş güvercinin tüyleriyle doluydu ve akşam da lodos çıkmıştı. Beyaz yumuşacık kanat tüyleri, her yana savrulmuştu demek ki esen lodosun kanatlarında.

Bu sabah serviste, bineli henüz beş dakika olmamışken alçaktan uçan bir güvercin sürüsü gördüm sağ yanında. Onca kanat arasından beyaz kanatlar hemen seçiliyordu. Beyaz bir dalgalanma yani. Sürünün geri kalan gri kanatları arasında. Müzik salınımı gibiydi içi pamuk gibi dışı kar gibi bembeyaz kanatların iniş kalkışı. Çırpınışı. Bir kiremitin altına saklanana kadar saksağan gagasından çekmediği kalmamış hatta canından olmak üzere olan beyaz güvercini sabahın erkeninde kendi sürüsü ile uçarken  görmek… Gülümsetecek bir mutluluktu.

Beyaz güvercini gözlerimle görmek  içimi rahatlattı. Aklım ondaydı zira o halini gördükten sonra. Bilmek isterim çünkü  ve istedim ne halde, nasıl. Güvercinler ses veremez; ama kanat çırpabilir. O da kanat çırparak ses verdi. İçime su serpti kendi bildiğince.

Ankara’daki sığırcıkların göç edip etmediklerinden tam emin değildim. Sanki seslerini duyuyordum sabahları pencere kenarından, ben odaya girince pııırrrr diyen kanat sesinden uçtuğunu anlıyordum işteyken. Görememiştim Ekim aynının sonuna dek hala.

O da geldi kondu bu sabah pencere kenarına. Islık  tınılı ötüşünü de esirgemedi. Bir su serpme daha içe. Kuşlar salim, aklım rahat o halde.

Kerkenez de hep adeti olduğu gibi akşamın o şaşmaz saatinde epey bir aradan sonra tam balkonun önünden ve tam balkona yanaşırken öte öte geçti. Ötüşünü nerede duysam tanırım.

Biliyorum su bulmak için kurak mevsimlerde bazen buradan uzaklaşıyorlar. Ama içe su serpmek için uğrayıp selam vermeyi de unutmuyorlar.

Kuşlar insan değil. Ama çok halleri, çok insanca. Hem de çok insandan çok daha insanca!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.10.2015, 20:47
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci

Paylaş :

19 Ekim 2016 Çarşamba

Başında akbaba bekleyen aç Afrikalı çocuğu anlamak!

Bu çalışmama tema olarak seçtiğim fotoğraflar, Amasra, Bartın, Sinop, Hatay ve Gazi Antep turlarından resimlerdir.

Açlık nedir biliyor muyuz? Bilmiyorsak, bir gün aç kalmak bile yetiyor anlamaya. Tümden de aç değil üstelik. Diyelim ki akşam altıyı yalnızca dört bisküvi ile getirmek… Açlığın sözlükteki tanımının çok yetersiz olduğunun gönülsüz deneyi bu. Ve öyle bir açıklayıcı, öğretici, yaşatarak anlatıcı bir deney ki. 

Açlık, elinizin uzanabileceği hiçbir şey yokken boş mide ile beklemek demek…

Sabah  yedi buçuk, pek çok kişi için kahvaltı edilemeyecek kadar erken bir saat. Bu yüzden evden kahvaltısız çıkılır. Mideler almaz çünkü o saatte bir lokma dahi.

Ancak o gün kendi odanıza, kendi masanıza ya da okulunuza gitmiyorsanız... Ya da bilmediği yerlerden yiyemeyenlerdenseniz… O zaman yanınızda azık olmalı. Akıllıcası bu aç kalmamak için. Ama azık da yoksa beraberinizde… İşte o zaman birbirini zincirleme izleyen  olasılıklar karşınıza gerçekleşmiş olarak çıkarsa açlıkla sınavınız vardır. Bu sınavda söylenmekten yeğ olanı açlık çekenlerin bunu her gün yaşadığını akıl edebilmektir. İşte açlıkla sınav o zaman tıka basa karın doyuran bir ders olacaktır. Hiç unutulmayacak.

Metropolün ortasında, sağınız solunuz insanla doluyken aç kalmayı akıl dahi edemezsiniz. Ancak başa gelenlerin çoğu, akla gelmeyenler değil midir? O yüzden denmemiş midir “kim derdi ki böyle olacak diye” ?

Aç olarak evden çıkmak, yollar büfeyle dolu olsa, kafeler gırla gitse de doyacağınız anlamına gelmiyor. Doymak gerçekten sıkı bir kavga. İlk aşaması doymanın bedelini kazanma yani ekmek kavgası. Yani doymanın karşılığında ödeme yapabilme gücü.

Anlatmak istediğim olgu, ikinci aşama. Birinci aşama gerçekleşti. Sorun yok bu konuda. Ama paranızla aç kalabilirsiniz. Ve hatta toplanan yemek artıklı tabaklar gözünüze iliştiğinde tok insanların halinden anlarsınız da aç karnınızla, karşılaştığınızda selamlarına karşılık verirken onlar sizin açlığınızdan anlamazlar. Çünkü tokturlar.

Anlamazlar çünkü olacak şey midir hiç şehrin göbeğinde aç kalmak. Nereden akıllarına gelsin böyle bir hiç olmayacak şey. Haklıdırlar. Söyleseniz eminim bir müddet duraksarlar ve doğruyu anlayıp anlamadıklarını sınamak için “neee?” diye üstelerler ki işittikleri şey gerçek mi yoksa yanlış anlama mı. Gözleri fal taşı gibi büyüyecektir aç kalmış olduğunuzu duyunca. Çünkü ülkede kıtlık yoktur şükürler olsun ki. Evden gelmektesinizdir üstelik yoldan filan değil. Bir metropoldesinizdir. Şaka yaptığınızı düşünürler en iyi ihtimalle.

Aç kalmanın anlamını çok yakında öğrendim. Gün boyu aç kalarak. Çölde, sel felaketine uğramış, toprak kayması olmuş, kıtlık yaşayan  yerlerde değil. Ankara’nın göbeğinde.

Sabah yedi buçuk dedi mi evden çıkanların çoğu dediğim gibi kahvaltısızdır. O saatte mideleri bir şey almaz.  Benim gibi.

O gün, her zaman gideceğiniz yere değil de başka bir ortamadır yolunuz. Ve bloke edilmiş saatler içinde olmak zorundasınızdır orada hatırlı bir kalabalıkla. Molalarda dışarı çıkıp kahve içebilirsiniz. Ya da çay.  Sabah amfiye girmeden önce bu vesile ile görme fırsatı yakaladığınız başka kentlerdeki arkadaşlarınızla oturduğunuz masadaki bisküvilerden kahvenizle dört tane yemişseniz artık o akşam yediye dek öğününüz olacaktır, henüz bilmeseniz de.

Öğle yemeği saati bellidir, malum. Bulunduğunuz ortamdaki yemek kapasitesi, içinde olduğunuz kalabalığı karşılayacak yeterlilikte değildir. Bunca kalabalığı kaldıramaz kazandakiler. Bir, iki hatta on kişi değil ki kaldırabilsin. Dolayısı ile yemek kartını taşıdığınız her zamanki ortamınıza dönmeniz gerekecektir. Zaten büyük kalabalık birkaç gündür  ne görüşecekse halletmiş ve bu öğlene bir şey kalmamıştır.

Öğle tatilinin bitmesine kırk dakika kala kendi ortamınıza geldiğinizde yanınızda katık, azık bir şey olmadığı için ya civardaki okulların etrafındaki büfelere bakacaksınızdır ya da kartınız olmasa da yemekhaneden bedeli karşılığında yemek yiyeceksinizdir. Yemekhanenin yemekleri, herkesçe  beğenilmektedir. Çeşidi de çoktur. Salatasından meyvesine verilmektedir. Bunlar bile yeter aslında akşama dek idare etmek için. Ama mideniz henüz kahvaltı bile etmediğinden sıcak bir şeyler  istemektedir. Hem her yağı yiyemediğinizden hadi dokunursa diye yemekhane seçeneğini atlarsınız.

Yemek filan seçmezsiniz. Hatta sebzeyi başka her şeye tercih edersiniz de civardaki büfeler bunu bilmez. Oralarda Ülkemizin başlıca ayaküstü atıştırmalığı olan gözleme değil de onca trafiğin aktığı,   tepesinde üst geçit bulunan büfelerdeki egzoza bulanmış, konan kalkan sinek sayısı belli olmayan pembe pembe salamlı, sosisli sandviçler vardır. Öğrencilerin sağlıklı beslenme kaygısı yok anlaşılan. Zaten çoğunun sağlıklı beslenmeyi düşünecek hali de yok ya… Gözleme filan gibi içinde en azından lor olan şeyler değil de salam, sosis yemekteler besbelli. Oysa siz böyle şeylere el sürmezsiniz. Büfeler her açlığı karşılayacak halde değiller yani.

Aklınıza hemen köprünün ayağındaki kafe gelir. Oraya seğirtmek,  kalan tek seçenektir. Kafede mutlaka akşama kadar idare edecek ayaküstü bir şeyler var umarsınız. En azından gözleme. Öğle tatilinin bitmesine yarım saat  kala.

Köfte, kebap çıkarmazlar mı kafedekiler mönü diye. Bunlar zaman alır hem et konusunda titizsinizdir. İyi de kafede neden mesela şöyle pazılı, karışık otlu gözleme olmaz ki. Ne oldu bizim ninelerimizin ninelerinin nice ninelerinin ta kaç asırdır yapageldiği gözlemeye. Pembe salamlara mı yenildi gözlememiz? Ya da yufka açmasını bilen kadınlara iş fırsatı doğacakken bu kapılar yüzlerine mi kapandı farkında olmadan?

Dönüş yolunda arkadaşınıza rastlarsınız. Ona yakınlarda bir gözlemeci bilip bilmediğini sorarsınız. Birden bir gülme tutar arkadaşınızı. Az çok anlamışınızdır neye güldüğünü ve karşılıklı gülmeye koyulursunuz  her ikinizin de içinde bulunduğu aynı hale. Yalnız değilsinizdir açlıkta yani.

Neyse gülmesi geçince arkadaşınız çantasını açar. Küçücük bir poşet çıkarır. Beş, en fazla beş zeytin vardır içinde. Bir de alüminyum kaplı üçgen  peynir. Üniversite girişindeki simitçi, öğle tatilinde  yemeleri için öğrencilere satmaktadır bu katığı. Saatinize bakarsınız. O simitçiye gitmeye bile vaktiniz kalmamıştır kaldı ki dönmeye vaktiniz olsun.

Şu sıralar yemekhane dışında yemek ve atıştırmalık edineceğiniz bir imkanınız olmadığından arkadaşlarınızda bir şey olsa bile saat dörtte ille mideleri için, şekerleri için, ya da sırf acıktıkları için onları sakladıklarını bildiğinizden  onlara da bir şey  söylemezsiniz. Zaten akşam yakındır. Dört buçuk saat kalmıştır şunun şurasında çıkmaya. Dönüş yolu sabahki kadar uzun değildir, bir saat tutmaz Allah’tan.

Ve eve gelince ilk işiniz asla  ilkten karnınızı doyurmak olmaz. Gözle başlarsınız ilk. Dolabı açıp ne varsa uzun uzun  bakarak. Peynir paketine, zeytin kavanozuna hatta salça kavanozuna. Öyle bir bakılıyor ki  öğleden sonra aklınızdan hiç çıkmayan  hani başında akbabanın beklediği, yüzü gözü sinek içindeki, yere çömelip kalmış  açlıktan  kadidi çıkmış Afrikalı çocuğu bir kez daha hatırlıyorsunuz. Onu anlıyorsunuz o an. Ve hem üzerinde her şeyin yetişip bittiği Ülkenizin toprak, bitki, tabiat zenginliğinden hem de kendi sahip olduklarınızdan büyük memnuniyet duyuyorsunuz henüz tek bir lokma tatmadan.  
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.10.2016, 13:35

 @AcemiDemirci



Paylaş :

18 Ekim 2016 Salı

“Nağme Nağme Anlatılar” adlı çalışmama;
 

linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

16 Ekim 2016 Pazar

MİM, SATIR ARASI MİM # 2


Bir Deli Mavi, cevapladığı MİMin sonunda aynı soruları cevaplamamı istemiş. Yani MİM bırakmış. Kendisine çok da teşekkür ederek. Tabii.

1.Kendini nasıl bir blogger olarak  görüyorsun?

Sanırım benden de önce benim hakkımda daha ileri görüşlü olan  eski  oda arkadaşım, 2009 yılında bana bir blog hediye ederek beni bir denize attı ki yüzmeyi biliyordum yani yazmayı; ama o denizi hiç bilmiyordum.

Senelerce bloğum benim yazılarımı depoladığım ve arkadaşlarımın, yalnızca arkadaşlarımın okuduğu arşivimdi. Başka bir beklentim yoktu. Çok okuyan olsun filan hiç bilmezdim. Blog mantığını tam çözebildim mi hala emin değilim zaten.

Ne tanıttım bloğumu ne de orada burada bahsettim. Hatta günler oldu uğramadım. Zira dağ başlarında, göl kenarlarında, kanyonlarda, Amasra’da, Safranbolu’da, Kastamonu’da, Yedi Göller’de  ya da doğanın  içinde hafta sonu turlarındayken bloğa vakit kalmaz.

Dönüp dolaşıp aynı öyküye çıkar benim blog hakkındaki anlatımım. Burada da bahsedeceğim o zaman izninizle :)

  

Benim ihmalkarlığıma rağmen edebiyat alanında ille de yarışlara girmemi usanmadan üsteleyenlerin beni yarış kapısına bırakmaları ile bloğum beslenemez oldu bir süre.  Yazdığım denemelerin pek çoğu ile öykü yarışına katılınca çalışmalarım bloğumda değil yarış dosyasında yer aldı. Bahsetmişimdir önceden, o ilk yarış benim ilk derecemi de  aldığım yarıştı. Yazdıklarımı gözden geçirip yarışa öyle katılmayı bile düşünemeyecek bir toylukla katıldığım o yarış sonrasında  kendimi birdenbire bir basamakta fark ettim. Basamak, sayesinde biraz daha yazın alanı içine girdiğim bloğumdu ve basamakların çıktığı yer de edebiyat kulesiydi. 

 
Eli kalem tuttuğundan beri yazdıkları hep beğenilmiş biri olarak  yazdıklarımın en yetkin okurları da öğretmenlerimdi. Ancak bu kez, yarışta çok ciddi bir jüri tarafından okunmuş ve derecelendirilmiş olunca yazmaya bakışım değişti. Yani gözden geçirmenin ötesinde daha düzenli olmasına özen gösterdim yazı silsilemin.

Edebiyat denilince akla ilk gelenleri, Shakespeare’inden Cahit Sıtkı Tarancısına, İhsan Raif Hanım’dan Buket Uzunerine hatırlarsak o kulenin uzanıp giden basamaklarına başım yukarı halde bakmaktayım hala. Bir yandan da elinden geldiğince bir basamak olsun  çıkmaya çalışmayı isteyen biri olarak görüyorum kendimi. Yani bir kule tırmanıcısı olarak görmekteyim ben beni. Kule, göğün kaçıncı katına dek uzanmakta henüz bilmiyorum. Gözükmüyor da zaten :))

2. Bloggerda yapacaklarının ne kadarını yapabildin? Aklında neler var bahsedebilir misin?

Bu, sanırım en kolay cevaplayacağım soru. Bana blogum hediye edilmeden önce asiesintiler.blogspot.com adresinde yazardık biz o uyarlamayı çok sevenler. Daha çok galiba ben uğruyordum oraya. Orada  yazılarımın elden ve gözden geçmemiş ilk halleri var. Orası yani asiesintiler, tanıdığım, yazdığım ilk blog. Acemi Demirci blogumdaki gibi sadece kendi çektiğim fotoğraflar yoktur mesela orada. Belki bir kereye mahsus yayınlamıştım, olabilir. Orası sırf yazıdır. Sanırım bloğa başlangıç ve şu an gelinen nokta yani tırmanılabildiyse eğer kulenin tırmanılmış  basamaklarının sayısı açıkça sayılabilir asiesintiler ile acemidemirci blogları yan yana geldiklerinde.

Aklımda güzel şeyler var. Kımıldanamıyorum ama. Çalışma hayatı, koşturmaca, ev derken. Belki kımıldasam da yapamam. Belki benim için güdülenme demek, denize itilmek demek. Öyle başladı çünkü her şey. Yarışa itildim. Blog hediyesi ile blogger olmaya itildim. O itici güç olmadan belki ortada yeni bir şeyler yine olmaz; ama elbette olmasını istediğim  şeyler var. Kulenin pencerelerini ve o pencereden görülenleri çok merak ediyorum mesela :))))  

3. Yazılarının arasında en başarılı gördüğün ve bunu da okumalılar dediğin iki yazın?

Bahsetmemiş olabilirim; ama özellikle iki bin on iki yılından önceki yazılarımın çoğu zaten ödüllü yazılar.

Öykü dosyası ile ödül aldığım ilk yarışımdaki dosyam -yani bir öykü dosyası-, bir kitap oluşturacak kadar sayıda çalışma içeriyor olmalıydı. Benim belki otuz, kırk çalışmam vardı o dosyada. Ve çalışmalarımın hepsi blogumda şu an yer alıyor.

İki ödül birden kazandığım ertesi yılki yarışmada yani ikinci yarışımda birinci olduğum deneme dalına dört çalışma ile katılmıştım. O dört çalışmamdan biri olan “Evlerimizin Gözleri: Sardunyalı Pencereler” deneme birincisi seçildi. “Nisan Sonunda Bahar Gelen Yollarda” adlı gezi yazım ile de anı dalında  mansiyon kazanmıştım.

Ben biraz böyleyim; öykümsü denemeler ile öykü yarışı, gezi yazısı ile anı dalında yarış kazanıyorum. “Bir de gerçek öykü ve anı çalışmam olsaydı  o dosyalarda” demeden edemiyorum bazen :))

Demek ki tüm bu çalışmalarım iyi yazılar. Benim için de anlamları çok. Bana beni gösterdiler. Aynam oldular.

En sevdiğin şarkı, şarkıcı, oyuncu hatta ağaç, çiçek, kuş cinsi filan sorulduğunda ben biraz bocalıyorum. En sevdiğim yazım hangisi bilmiyorum. Çok farklı konularda yazılarım var. Biyografiler yazdım. Felsefeyle geçen birkaç yılımın birikimini kullandım kimi çalışmalarımda. Analize varan yazılarım var. Kavramları yazmak vazgeçilmezim. Bu sorunun cevabı var aslında. Hepsi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.10.2016, 22:05
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci