29 Ekim 2016 Cumartesi

Nağme Nağme Anlatılar

Nağme nağme ya da name name anlatımlar… Yani farklı tınıda, biçimde, bakışla anlattığından herkes bir şeyi kendince ve bir kavram, olgu yine herkesin dilinde, vücut dilinde apayrı ifade bulduğundan önce birbirine hiç benzemeyen cıvıltılardaki kuşlar geldi aklıma bu yazıma tema olarak. 

Ama kuşları kullanmayacağım bu kez. İnsanların anlatımlarını anlattım çünkü. İnsanlar konuşarak aslında anlatamıyorlar hatta anlaşamıyorlar. Ama bir müzik hepsinde aynı duyguyu, düşünceyi uyandırabiliyor. İnsanlar yazarak, dokuyarak, türküyle, dantelle, karikatürle, filmlerle, cam kırıklarıyla nelerle nelerle anlatıyor hallerini, içlerini. İşte karelerimle onları anlatmaya çalışacağım bu yazıma ek olarak.

O yüzden daha uygun olacağını düşündüğüm, çoğunu yurt dışında yakaladığım ve her zamanki gibi yalnızca kendi çektiğim kareleri tercih ettim bu çalışmama tema olarak…


Doğmak, ağlayarak. Dünyaya göz açanın dünyayı yadsıması, ağlaması. İlk anlatımı da aynı zamanda. O anlatım yaşam boyunca sürecek farklı şekilde. Uyanınca gözleri ovuşturarak, üzülünce yüzünü buruşarak, mutlu olunca gülerek. Tek diliyle konuşmayacak anlatmak için dünyaya gelenler, yan ya da dik bakışıyla, bıyık altından gülüşüyle, eliyle, koluyla neler söyleyecek neler.

İnsanın halleri, köpürmüş denizlerden çarşaf gibi denizlere, ay ışığındaki duyumsamalardan çöl yakıcılığına, ormanın sükûnetine.

Hepimizin gözü var, saçtığı ışık kâh yüreklere kâh gönle dokunur. Hepimizin dili var, her titreşimde kâh kamçı şaklaması kâh ibrişim, ipek dokunuşu olur. Hepimizin kaşı var, kâh göz üstünde olduğuna kusur bulunan, kâh çatılan, kâh keman.

Doğarken gülen bebek görülmüş müdür? Her bebek doğarken ağlar. Ağlamak kederden sıkça; ama sevinç gözyaşı da ağlamakla. Tek gözyaşı, sevinç gözyaşı demekmiş. Ama sevinçten de olsa ağlamak iki gözle. Gözlerin biri diğerini ağlarken asla yalnız bırakmaz. Biri ille diğerinin acısını da sevincini de paylaşır.

Göz, dil derken vücut dili de anlatır  huzursuzluğunu, korkusunu, merakını, ilgisini. Yetmedi duvarlar anlatır püskürtme boyalara sayfa olup satır satır ne içli laflarla bezenerek. Daha geçen gün gördüm servis penceresinden Yaşamkent’teki dev bir site inşaatına paravan sunta çitin üzerine yazılmış. Belli ki kalbi kırık, içi kırık dökük halde yazan diyordu ki “Artık gökyüzü  olsan / Başımı kaldırıp bakmam”. Çok sıkı sözdü. Öyle ki servis birkaç saniye içinde yanından geçip giderken görülse de unutulamayacak kadar dokunaklı sözsüz bir anlatımdı.

Anlatımlar, uzunlu kısalı. Özlü içli. Yavan ya da yoğun. Dere gibi şırıl şırıl. Anlatımlar, ırmaklar gibi çağıl çağıl, ova, tepe demez sökün eder geçer, dağların eteklerinde şelale olup serinletir. Üzerine günlük ağacı yaprakları düşmüş, dalının gölgesi vurmuş, günlük kokusu sinmiş kuytu göller gibi anlatımlar... Anlatılar, denizler gibi. Uçsuz bucaksız. Derinliği kulaç kulaç. Mavinin her tonunda. Saydam kıyılar gibi olanlarında renk renk çakıl taşları parlar. Yavru balıklar oynaşır. Açıklara uzanmış anlatımlar, turkuazından lacivertine harelenir. Anlatılar, suyun hallerince yani. Akıcı, yakıcı, buharlaşan bazen.

Anlatımlar kişiye göre değişse de belirleyici olan şartlardır. Öyle ki eskilerde dile getirilemeyenler yemenilerdeki oyalarla, halı, kilim desenleriyle anlatılırmış. Sevdasından, hasretine. Pencere önüne konulan çiçekler konuşurmuş pencere ardındakilerin yerine. Pencere önü çiçeği eğer sarı ise o evde hasta olduğundan gürültü patırtı yapılmaması rica edilirmiş gizlice.

Çocukların omuzlarına ilgilenen çengelli iğneye geçirilmiş içi oyuk ince iğde dalı  parçası ile gök boncuk, bir annenin çocuğuna nazar değecek diye ödünün koptuğunun anlatımı.  Evlere asılan nazarlıklar daha büyük, ilk bakışta görülecek iriliktedir. Tek onlar da asılmaz hem. Naldan boynuza nazar korkusundan asılır duvarlara, kapı üstlerine.
 
Anadolu kadını tepeliği ile anlatmış  evli mi, bekar mı, nişanlı mı. Başına bakan, anlarmış onun hakkındaki pek çok şeyi hiçbir soru sormadan. Türküler anlatmış içleri, çoklukla koyunlar dinlemiş kavaldan dökülenleri. Kimseler kimseleri dinlemez olalı beri sanal ortamlara dökülür olmuş içler.

Bakışlar, hele de şair ruhlulara çok şey söyler; öyle ki belki de o gözün hiç anlatmadıklarını görür o gözlerde şair ruhlular. Çünkü şiirlerin besini duygudur, yakıtı şairin kanı, yüreği. Şairler, görmek istediklerini görüp o kıvılcımla tutuşmazsa eğer, tek bir şiir sığamaz sayfalara. Tek bir dize gün yüzü göremez. Şairler böyledir, gülerek bakanı alaycı, düşünceli bakışları deldi geçti sanabilirler. Sansınlar da zaten. Yoksa nasıl okuruz Cahit Sıtkıları, Orhan Velileri. Ki belki onlar da bakan gözlerin anlattığıyla anlamdaş olmayan çıkarımları yazmışlardı. O çıkarımlar ki biz okurken aslının apayrı olduklarını hiç bilemedik belki de.
 
Gözle, sözle olmadı pozla daha da olmadı duvarlardaki mektuplarla anlatmak… Halden hale geçerek su gibi sıvı, katı, gaz olup; şekilden şekle, kılıktan kılığa girerek anlatmak… Geçip karşısına anlatsak dinlemeyeceğinden, yerle bir edeceğinden belki de haklı olarak  korkup da sanki bir üçüncü şahısmış gibi anlatmak. Hani gazete köşelerindeki dert dinleyen ablalara mektuplar gelir ya.  O mektupları yazanların anlattıkları kendi dertleridir; ama anlatıdaki özne ille bir arkadaş, bir tanıdıktır. Aslında dert dinleyen abla da bilir o arkadaşın kim olduğunu; mektubu imzalayan da bilir anlaşılacağını. Yine de açık açık “ben” denilmez. Ben, bir bakarsınız bir arkadaş kılığındadır bir bakarsınız bir tanıdık. Çok tanıdıktır bu yol yordam.
 
Anlatılacaklar sırf kültür, edebiyat, sanat, doğa, mimari, tarih olsaydı eğer, bu hem anlatanların olmayacak şeyleri dert edinmediğini  hem de  çok şeyin üstesinden gelip hayatı çekilir, katlanır, güzelleştirir, anlam katar konulara geçiş yapabildiğini gösterirdi. Üstelik mutlu olmasa bile mutsuzlukta boğulmayıp çıkışlar aradığını kanıtlardı. Ancak anlatılan ne kadar açlık, sıkıntı, yoksulluk, insanların bencilliği, anlayışsızlığı, duyarsızlığı, karmaşa, keşmekeş üzerineyse bu, anlatanın ve geri kalanların nasıl da hayatı birbirlerine çekilmez yaptıklarını gösterir az çok. Davranışlarımızın mimarı biziz. O halde ortaya çıkacak görselden de biz sorumluyuz.

Bir kuşun anlattıklarını ilkten bir kuş anlar. Bir arınınkini arı. Kuşların dansları vardır, kuğuların mesela. Arıların çiçek özü bulduklarında çizdikleri açılar, o çiçek özünün yolunu tariftir… Karmaşık değildir onların dili. Ne ise anlatılacak, odur anlatılan. Kem kümsüz. Hık mıksız. Tek mesajlı. Veren ne verdiğini, alan da ne aldığını bilir. Farklı yorumlara gerek kalmaksızın. İnsanlara benzemezler yani.

Tabiat neler anlatmaz ki bulutuyla, çiğiyle, cemresiyle, aşılayıcı rüzgarıyla. Yerin göğün ve ikisinin arasındakiyle. İncir ve zeytiniyle. Buluşup da birbirine karışmayan deniz sularıyla, tuzlusu olsun tatlısı olsun. Batan yıldızıyla, her biri kendi yörüngesinde yüzen gezegenleriyle. Ama anlamayan için nafiledir bunlar…
 
Su verilmeyince bir çiçek boynunu büker. Bu çiçeğin dilidir. Kendince anlatımıdır. Dik değil boğumları yere yatay gelecek halde dikilen asma çubuğunun fıstıki yeşil ilk filizi gelecekteki üzümlerin, salkımların müjdesi olarak neler anlatmaz. Anlatılar sesli ya da değil, yazılı ya da oyalı, renkli ya da danslı çeşit çeşittir.

En zoru içtekileri anlatmak. Şiirlerin, şarkıların özü, içtekiler aslen. Tuvallere fırçanın ucundan değenler, içe değmiş darbelerin fırça vuruşuyla renklenmesi, resim olup dile gelmesidir. Çiçeğin rengi, çiçeğin dilidir bir bakıma. Kırmızı gonca başka şey söyler, sarı kadife başka. Uzanan bir elin anlattığı  ile bir kadına, bir çocuğa, bir hayvana kalkan elin anlattığı, el kaldıranın kendisinin acizliğidir aslında.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.10.2016, 14:29
@AcemiDemirci

Paylaş :

28 Ekim 2016 Cuma


29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun

  

Dünya Durdukça Kutlamak Dileğimle

  

(Her hakkı saklıdır)
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

27 Ekim 2016 Perşembe

“KESKİN UÇ” adlı çalışmama;
 

linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

25 Ekim 2016 Salı

MİM, Ütopya'dan MİMliyoruz

Aksaray’daki bir olaydan bahsettiğim için tema olarak Aksaray ve Aksaray’ın da dahil olduğu Kapadokya’da sırf kendi çektiğim fotoğraflardan  seçtim.


Sevgili Semanur Kök ve Hikâye Kalpli Kadın, bi blog, ortaklaşa sohbetlerindeyken bizi de sohbetlerine ortak etmişler. Çok teşekkürler. Sonra gördüm ki Meltem Sert de MİM bırakmış. MİMler olmasa galiba ben eskilerden hiç söz etmiyor olacağım. Çok teşekkürler bu yüzden

MİMler, mum ışığındaki bizler. Uzaktan uzağa bir anlatım, tanıma. Ama evveliyat içerikli çoğu. O yüzden ayna. Bakıyorum aslında MİM ile en çok kendime ayna oluyorum. 

Çocukluğumda okuduğum Pamuk Prenses’in üvey annesi kötü kalpli  kraliçenin sık sık aynaya bakıp “ayna ayna, söyle bana. Benden güzeli var mı dünyada?” diye sormasına  tepki midir aynalar önünde pek durmamam bilmiyorum. Aynaya sıkça bakarsam eğer, kötü kalpli kraliçe gibi olacağımdan mı korkuyorum bilmiyorum.  Sabahları derli  toplu olup olmadığımı görmek, her sabah ve her öğün sonrası diş fırçalarken ya da önünden geçerken aynaya bakmaktan başka alışkanlığın yok bir günde. Yani oturup da ben merkezli konulara pek dalmıyorum. Daha doğrusu hiç. Oysa MİM ile sunulan sorular,  “Siz” diye başlıyor. Bu da cevaplar “Ben” diye başlayacak demek. “Ben”… Bu başlangıç benim, beni hep ihmal ediyor olduğumu  hatırlamama sebep oluyor.

Benim kalemim, bir çırpıda dökmekten yana değil. Ağaçta tek bir meyve kalmayana kadar o ağacı silkelemeden ağacın başından ayrılmıyor. İşte “siz” diye sorulup “ben” diye başlayacağım MİM soruları. Şimdiden affola eğer kısa olmazlarsa.

1.         Mucizelere inanır mısınız? Neden?
Evet, inanırım. Eğer neden  sorusu gelmeseydi bu iki sözcüklük cevapla yetinip bir alta geçebilirdim. O halde anayoldan ara yollara biraz sapmalar  olacak. Olmamasına inanmak ne kadar olağansa olması da o kadar doğal.
2.         Şu an bir mucize olsa ne olsun istersiniz? 
Şu anki genel halin  “Memleket İsterim” şiirinde anlatılana dönmesini isterdim en önce. “Tek ben mutlu olayım; geri kalan ne hali varsa görsün” diyemem.
 
Çocuk resimlerindeki bahçeli, yaz mevsimi olduğu ağaçtaki elmadan, kirazdan belli olsa da ille de bacası tüten, yanından şırıl şırıl incecik bir derenin aktığı, bahçesinde ip atlayan, salıncağa binen mutlu çocuklarla  annelik yaşında olduğu için anne ve  anneye akran babaların olduğu bir ev... Damdaki kırmızı kiremitler üzerinden her renkten her  türlü kuş kendi senfonisini seslendirmekte... Yine çocuk resimlerindeki gibi güneş gülümsüyorken olsun isterim her yer.

3.         Bu kişi/olay/yer benim mucizem dediğiniz bir şey var mı? 
 
Yazdı. Bayramdı. Mehmet Dedem ve Anneannem Aksaray’ın içinde yaşarlardı. Evin bahçesine giren Ulu Irmak’ın kolu, evin temeli altından geçer öyle devam ederdi yoluna.  

Ev, ana yoldan sokağa sapılınca ilk evdi. Bahçeli. Bahçede tavuklar, hindileri, ördekler olurdu.

Dereye, bahçeden  birkaç taş basamak ile iniliyordu. Irmağın içinde kalan iki basamak yosunlu idi. Basınca kayıp suya düşmüşlüğüm var elbet. Basamaklara oturup çok seyretmişliğim var ırmağın akışını, ördeklerin kazların yüzüşünü. Hele de Mehmet Dedem’e çarşıdan sipariş vermişsem o taş basamaklarda oturur,  zemberekli tahta sokak kapısının ardında Dedem’in geldiğini haber veren öksürüşünü beklerdim. Gerçi sipariş vermeme de pek gerek kalmazdı. Dedem her gelişinde mutlaka bana ya toka ya kurdele ya sormuk şeker ya ipe dizili alıç ya da görüp bana yakıştırdığı ne bulursa elinde onunla gelirdi.

Günlerden bayram olunca sokağın çocukları o zaman hala ayakta olan tarihi, oymalı taştan Asmalı Çeşme’nin başında gülüşüp oynaşıyorlardı. Beni de çağırdılar. Yanlarına gittim.Ben biraz aykırı kalıyordum o gülüşüp itişip kakışmalar arasında. Ankara’dan gelen misafir kız kalıyordum galiba yanlarında.

Bayramlık elbiselerimizi Annem dikmişti. Krem rengi ipekli kumaş, yeşil yaprakları olan pembenin en hoş tonlarından ufak çiçeklerle desenlenmişti.  Elbisem, belden arkadan bağlanan ince kuşaklı. Hep dizden dört, beş parmak yukarda. Kolsuz. Bisiklet yaka. Belki de kayık ya da köşeli. Ayakkabılarım rugan. Beyaz. Bilekte biten beyaz çoraplarımla tam bir bayram çocuğuyum.

Beni gören herkes yanıma koşuyor. Çocukluğumdan hatırladığım en keskin şeylerden biri bu. Her yetişkin ille yanıma gelip "mısır püskülü gibi düz ve sapsarı” deyip saçlarımı okşar sonra hep alışkın olduğum laflar ederlerdi. Bunları çok kanıksamıştım daha o yaştan.

Dedim ya, mahalle severdi Dedem’in torununu. Yani beni. Evlerin önleri hep çiçekli olduğundan bahçeden toplayıp demet yaptığı çiçekleri bana uzattı biri. Horoz ibiği, kadife çiçeği, şebboy, hanımeli, şakayık,  aslanağzı, ortancalı buket mis gibi kokuyor. Elimde gözümden sakınarak tutuyorum. Ben çiçekleri o yaşımdan beri çok severim. Bunun tek nedeni de adım değil.

Çocuklar Asmalı Çeşme başından dönümlerce bahçesi sokağın yarısından fazlasını kaplayan Somuncular’ın evine doğru ilerlediler. Ben de sessizce peşlerinden.  Kolum dirsekten kırılmış halde tutuyorum buketi burnuma yakın. Ki kokusunu duyabileyim. Elinizde hoş kokulu bir buket varsa ve onu kendinizden uzak tutarsanız ziyandasınızdır.

Somuncular’ın evinin yanında Somuncu Baba’nın oğlu Yusuf Hakiki Baba’nın türbesi vardır. Yakınlarda kesilmiş, o zamanlar çok görkemli olan karaoğlan kavağının altına doluşuyor çocuklar. Benden yaşça büyük çocuklardan biri de benim çok yakın bir akrabam.

Türbe, kesme taştan. Hemen duvarının yanından bizim bahçeden de geçen Ulu Irmak’ın kolu akıyor. O zamanlar ırmaklar çağıl çağıl. Delice akmaktalar. Tam da karların erimiş olduğu sıralar olduğundan  suyu gür. Sesi nefis bir melodi.

Nedense en kötü anıları tam ayrıntısıyla hatırlayamıyorum hiç. Çok zor anlara ait anılar olduysa da  hiçbir ayrıntı kalmıyor zihnimde. Siliniyor. Ama güzelse anı,  asla silinmiyor.
 
Nasıl oldu hiiiiçç hatırlamıyorum. Çocuklar mı itiş kakış sırasında bana çarptı yoksa birisi beni deli akan ırmağa mı itti hiç bilmiyorum. Hatırladığım tek şey var. Birdenbire sudaydım. Başım suyun üstünde. Göğü görüyorum. Akıyorum. Hem de hızlıca. Aklıma çiçeklerim geliyor. O deli suda çiçeklerim elimden kurtulacak korkusuyla kolumu havaya kaldırıyorum. Ne bağırmak geliyor aklıma ne de başka bir şey. Korktum mu hiç bilmiyorum.
 
Sudan nasıl çıkarıldığımı da hatırlamıyorum. Beni kurtaran on iki, on üç yaşındaki çocuğun kim olduğunu sonradan öğrendim. Ben, benim çok yakın akrabamın bayramlık giysisi kirlenir diye suya atlamadığını duyduğumda çok garipsemiştim. Ama ne kin duydum ki çocuklar öyle şeyler bilmez ne de su korkusu oluştu.

Elimdeki çiçek demetini havaya kaldırdığımda  haytalık, haylazlık yapmaktaki çocuklar arasından büyükçe birisi, su üstünde çiçek tutan kolumu görmüş. Önce anlayamamışlar suyun üstünde akıp giden bir çiçek demetinin ne anlama geldiğini. Ama sonra “bu demet, Yasemin’in elindeydi. Suya düşmüş” demişler. Ve o güzel çocuk, bayramlık giysileriyle atlayıp beni sudan çıkarmış. Ona teşekkürler. Şimdi nerede, nasıl bilmiyorum. En son ilkokuldayken görmüştüm. Şimdi bunları yazarken sulu gözlülük yapmak üzereyim.

Hatırladığım iki net şey var  o anıdan. Çiçeklerimi deli sulara kapılmasın diye su yüzeyine çıkarmam birincisi. Sonra da beni baş aşağı sallayıp yuttuğum suların midemden çıkmasını sağlamaları. Öyle sallamak ki anlatamam… O kadar çok su yutmuşum ki. Sanki tüm ırmağı içmişçesine su oluk oluk boğazımdan akmıştı. Öksürmüştüm, nefessiz kalmıştım. Hani derler ya kimi doktorlar “birkaç saniye daha gecikseymiş........” diye.  İşte o birkaç saniyenin ne demek olduğunu  yaşadım ben. Çoook yakın akrabam üstü başı, bayramlıkları kirlenmesin diye suya atlamadı, suya düştüğümü  gördüğü halde kimseye söylemedi diye ona kızgın mıyım şimdi? Hayır… Ben beş yaşındaysam o da en fazla sekiz yaşındaydı.
 
Beni ırmaktan çıkaran çocuk ve Elmas adlı annesi birkaç gün sonra beni görmeye gelmişlerdi. Annesine nedense Deli Elmas diyordu mahalle halkı. Buna anlam vermemiştim. Hiç, üstündeki bayramlığa rağmen suda sürüklenen bir küçük kızı kurtaracak kadar akıllı birisinin annesi deli olabilir miydi? O kadını çok sevdim. Çok dobraydı. O yüzden kendisine deli deniyor olmalıydı. Mesela beni kurtarmak için kılını kıpırdatmayan yakınımıza bir kızmıştı bir kızmıştı herkesin içinde.
 
Çiçekler benim için kurtuluştu. Mucizevi şekilde. Gürül gürül akan su beni öyle hızlı sürüklüyormuş ki yetişebilmek için koşmuşlar. Neyse ki iyi koşucuymuşlar. Yarışlarını hiç kaçırmadığım atletizm sporu belki de bu yüzden en sevdiğim spor dalıdır. 

MİM bıraktıklarım, abece sıralamasıyla:

Cem Kazan
Bücürük ve ben
Değmesin Yağlıboya
Oytunla Hayat
SADE
Yağmur Yağar
Yusuf Aslan, Kahve İçer miyiz

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.10.2016, 12:22

Acemi.demirci @yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

24 Ekim 2016 Pazartesi

“Dünyanın Batmaya Yolculuğu adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

23 Ekim 2016 Pazar

KAV ve ÇIRA


Çimlerin üzerindekilerin ne olduğunu anlayınca indim arabadan. Cuma günü de sabah çıkışta her yanda görmüştüm onlardan zaten. İçerinden birinin başına bir şey gelmişti, belli. Ahhh!

Çimlerin üstünde, sağda solda kuru yapraklardan başka tüyler vardı bir de çokça. Güvercin tüyü. Grili, beyazlı. Kanat teleği çoğu. Kimi de göğüs. Kanat içi tüyleri de var küçük, yumuşacık. Solmuş bir dikene takılmış halde hafif esintide kıpır kıpır. Bir zamanlar uçmak için çırpınan kanatları özlediklerini anlatırcasına.

Bir güvercin av olmuştu, belliydi bu. Demek güvercin yiyecek kadar açtı artık şahinler, gece kuşları. Zaman zaman gecenin karanlığında çığlıkları gelir onların kâh çatılardan kâh arkadaki korudan.

Oysa yedi yıl önce burada hasat yapılırdı hala tarla olarak kalmış geniş topraklarda. Saman balyaları içinde giden kırmızı traktörü süren olmayı nasıl isterdim. Saman tozuna bulanmış kaşın kirpiğin kendi rengi belli olmaz. Traktörden indikten sonra yüzümü yıkamadan önce aynada o halime bakıp da gülmeyi hatta öyle poz vermeyi çok isterdim.


Buralardaki ilk birkaç yıl, dördüncü yıla kadar yani, sabah servis beklediğim Eskişehir Yolu’ndaki, ki aslında İzmir’e kadar gider, artık yabanileşmiş çavdarlar arasında kalan, üzeri güherçile tutmuş irice bir taş kütlesi üzerinde bir kertenkele sabahları hep güneşlendi. Site rampasını inerken de yanımdan, az ötemden, sağdan soldan kertenkeleler kaçardı.  Yine rampada gece geç dönenlerin arabalarının farının yetmediğinden onu göremeyen sürücünün çiğnediği kurbağa eziklerine sıkça rastlardım. Arka bahçenin çimlerindeki kabartıları görünce,   kurbağaların o kabartılar altında saklandıklarını biliyordum artık.  Bazen arka bahçeye karanlıkta inildiğinde ayakların ucundan bir şey zıplardı. Onun bir kurbağa olduğunu anlayana kadar  yüreğimiz ağzımıza gelir, ödümüz sıdardı.
 
Uzunca bir zamandır bahçede zıplayan fılan yok. Yoklar çünkü artık.

Arka tepelerin çit dışında kalan kısmında bahar gezintilerinde toprak üstünde oluşturulmuş küçük tepecikler, altta fare yuvaları olduğunu gösteriyordu. Yani o gezintiler, tarla farelerinin evlerinin çatısı üzerindeki gezintilerdi bir yerde.

Bazen kızıl şahin havada süzülürken pençelerinden kıvrım kıvrım kalınca  bir ip gibi bir şey sarkardı. Ne olduğunu hemen anlardık. Belki sevinmiştir bile bir yılanı  şahin pençesinde sallanırken görenler. Oysa o sürüngen de doğanın dengelendiği zincirde pek çok zararlıyla beslendiğinden çok önemli yeri olan bir canlıydı.

O dört yıldan beridir ilaçlama dolayısıyla tek böcek görülmez oldu uğur böceğinden peygamber devesine, yeşil böceğe kadar. Belki hiç kertenkele görmedim ilk dört yılın ardından. Tek bir kurbağa kalmadı. Kirpiler ara sıra görülüyor. Kaplumbağaları yoldan toplayıp tepelere doğru bırakıyorum. Sürüngenler avlandılar, avlanacak tek bir tane kalmadı çoktan. Fareler de çok sayıda çoğalmalarına rağmen kukumavlara, şahinlere yetecek kadar değil artık. Tükendiler. Çünkü biz buralara geldiğimizden beridir şahin sayısı belki aman aman artmadı, yine  de her yıl ikişer üçer artmış olsa da; ama tarlaların nitelik değiştirmesini sağlayan rezidanslar, dev siteler, kuleler her yana dikildiğinden beri bura canlılarının beslenme alanları daraldı. Darala darala o canlıları daraltan  alan, yetmiyor artık ne kızıl şahine ne kerkeneze ne kukumavlara ne tilkilere.

Tarla fareleri, şahininden yılanına, kukumavına esas besindi. Kertenkeleler buralarda tükenene dek şahinlerin öğünü oldu. Kurbağalar kâh otomobil altında kaldılar kâh kırk yılda bir köpek sürülerine rağmen nasıl olduysa buralarda belirivermiş, belki de evden kaçan bir kedinin avı oldu.

Biz geldik buralara, kertenkeleler, kurbağalar, tarla fareleri, yılanlar, uğur böcekleri sırra kadem bile basamadı. Kaybolarak. Yok oldular bir anda. Bir güvercinlerle serçeler kaldı. Kumru zaten yoktu daha başından beri etrafta. Saksağanlar varken o munis canlılar yani kumrular barınamaz zaten.
Şahinini, kukumavını, saksağanını besleyen o toprağın has canlıları bitti. O halde şahin için, kukumav için,  saksağan için öğün de bitti. Geriye güvercinler kaldı tek.

Öğün olmuş güvercinin tüyleri çimlerdeydi işte. Buu acı ve utandırıcı gerçeği yüzümüze çarpar gibi. Çimler, tüy tüy acı çiçekleri açmıştı sanki. Güvercin yüreğinde saçılmış.

Biz, gözü doymadan, tarlasından ormanına  kendine alan genişletip geri kalan canlılara daraltanlar,  çıralarla dolu yerlere kav olduk. Kav, yakar. Her yan tutuştu kavın çıraya çakmasıyla. Çıranın isi kaldı kala kala.
*****
Arabanın camı kirli. Su püskürüyor öndeki ufacık gözlerden. Beyaz bir köpük halinde değiyor cama, yapışıyor sabunlu suyun köpüğü.

Köpükler tüy şekline giriverdi; altlı üstlü, cam boyunca. Tüy biçimine bürünüveren köpüğün altında teleğin ucu gibi bir uzantı. Cama çarpan su damlaları köpürüp bir yandan koca koca beyaz tüyler oluşuyor  ha bire, bir yandan da çok geçmeden tüyü andıran köpükler sileceğin altında kalıp yok oluyor.

Yem olmuş güvercin, ona çok üzüldüğümü  anladı. Eminim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.10.2016, 15:56
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci