5 Kasım 2016 Cumartesi

“Karadeniz’de bir kayık, girdaplar, yengeçler” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

3 Kasım 2016 Perşembe

KESKİN UÇ

Bu yazım için tema olarak ayı seçtim çünkü ay koskoca bir gizemdir. Bir yüzü gözükür; öte yüzü hiç gözükmez. Yani biz hep ayın gözüken yüzünü görürüz. Sakladığı yüzü hep saklıdadır. Bu yüzden bu yazıma çoğunu az önce çektiğim aydan daha iyi bir tema olabileceğini düşünmedim.

Keskin uç, dış dünyamız. İç dünyamız kesen değil kesilendir. Paramparça olur; ama dış dünya kan tükürüp “kızılcık şerbeti içtim” der.




Diken ucu dışımız. Dikenin gülü, içimiz. Dış, yerkabuğu sanki; rengarenk, bitek, güleç. İç, yer kabuğunun içi gibi; fokur fokur cehennem ateşi.  Ne zaman volkanlar belirecek, o zaman iç, dışa püskürüp silip süpürecek. Volkanların da ömrü var. Her patlamasıyla o ömür bitti bitecek.

Dış, vitrin;  iç sandık odası. Dış, hep yenilerle donatılırken içte çocukluktan bugüne ne var yok iyisiyle kötüsüyle hepsi saklı.

İç dünya, gözle görülemeyen derinliklerde, yeri bilinse de ulaşılamayacak  diplerdedir. Görülemez; ama seyre sunulabilir. Bakışlar bunun en kolay yolu. Yazılar. Şiir ya da  yergi. Ve başka başka türküler hatta. İç dünyanın aynası tıpkı kilimler gibi, motifler gibi.

Dışımız bakarsın demir gibi, kavi; bakarsın çelik ki su katılmamış; bakarsın duvar. Ne aşılır, ne geçilir. Ne güler,ne el uzatır. Oysa duvarın gerisindekiler… Çeliğin öte yanı…

Dış, pencere önü, çeşit çeşit çiçeklerle süslü,  cilalı, boyalı… İç, gizli kapıların ardı.

İç ve dış… Birbirinin zıddı iki anlam, iki kavram. Biri diğerine mıknatıs olup çekemeyen iki yabancı. Birbirine el  olmuş dünya. Hep bir arada; ama hiç bir olmuş halde değil. Dışın kaviliği aslında çoklukla için yumuşaklığına yorulur. Ya da öyle umulur.
 
Dışımız keskin bıçak. Çünkü dış dünyada yüzleştiklerimizin hepsi bileyici. Kıran kırana hesaplaşma, soluk soluğa koşturmaca, bire karşı bir düzineye  mücadele verme… Yaralanma, düşme kalkma; yeniden hayat kavgası, tekrar tekrar başa dönme… Kırma… Kırılma…
Ya iç… Demir maske takınmışken dışımız, dal gibi incecik hislerin kırılıvereceği bahar bahçesi. Demir dışlar ağlamazken pamuk gibi yumuşacık iç, pamuk gibi beyaz karların erimesince ağlayabilir. Ah keşke demirden olmasaydı dış. O zaman görülürdü için kırılganlığı. Ama duvarlarımız var; dış adında. Seyri mümkün değil o yüzden için.
 
İç, duvarın sırrı. İç, içini dökemezse duvardan engelinde, sanat doğar o yerde. En çok şiir, türkü olur. İç, yumuşakça  sızar, bir yolunu bulup duvardan.

İnsanlar biliriz kırıp dökerler.  Gözleriyle kırarlar, yüzleriyle küstürürler. Ancak onların hatıra defterleri, notları ya da birkaç satırlık dizelerine, yazılarına baktığımızda  ne o sert, delici bakışları görürsünüz ne de küstüren yüz ifadesini. O koskoca heybetli dağlarcasına taş kesilmiş dışlar; meğer içlerindeki volkanı saklarmış. Meğer içleri lav lav ateşmiş, kormuş da korkuları oymuş. Kor sıcaklığında dizeler, yazılar, türkülerin tek açıklaması,  saklı yanardağlardır. Dağ gibi duvarların gerisindeki.

Dış, dikenli tel. Yanaşılamaz, kanatır, öte yana geçmek mümkünsüzlüğünün adıdır. Oysa iç, dışın dikenli teliyle kanamaktadır. İkilik, için hazmedemediği hal; ama dışın maskesidir.
 
Maskeler denir de hep, kimse kendi maskesinden bahsetmez. Kaç maskesi olduğundan dem vurmaz. Bir kişi kaç kişi olabilir maskelerin ardında. Her maske ile başka bir ad taşırken yorulmaz mı? 

Sapsade olabilseydik yani kendimiz, maskesiz olsaydık eğer, hangimiz hangimizi bir çırpıda tanıyacaktık? Bizler çoğumuz, birbirimizi maskelerimizle tanırken maskelerin ardından konuşan asıl bizler, birbirimize kuzeyle güney kadar, ekvatorla kutup kadar uzağız. Tanımayız. Yabancıyız.
 
İnsanın dört yüzü varmış. Birincisi kendinin bildiği başkalarının bilmediği yüzüymüş. İkincisi başkalarının bilip kendinin bilmediği; üçüncüsü kendisinin de başkalarının da bilmediğiymiş. Kendisinin bildiği başkalarının da bildiği dördüncü yüzmüş.  Yine de maske yüz olmuş çoğu insana.

Büyükler de saklambaç oynar. Saklandıkları yer maskelerin ardı. Sayısız maskeler hem de.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.01.2016, 13:41

Paylaş :

2 Kasım 2016 Çarşamba

Gece, balkon camında bir konuk

Birkaç dakika önce hiç olmayacak bir şey odu. Hiç olmayacak… Oldu…

Birkaç dakika önce. Saat aksam 20:00.  Masamın başındayım. Balkon kapısı kapalı. Baştan aşağı da cam.

Hava soğuk Hava karanlık. Gece. Geceleyin yalnızca gece kuşları uçabilir. Geri kalan tünemektedir güvenli bulduğu bir yere.

Tıkk. Tııkkk. Tııkkk...  O ne? Ta kaçıncı kattaki balkonda o hep resimlerini çektiğim tombul karınlı kuş balkon camına gagasını vuruyor. Ayakları üzerinde dik halde.

Hemen makineme davrandım. Ama hareketi görünce çok beklemeden balkondaki klimanın altına kaçtı. Asıl pozu cama vururkendi. O kaçtı böylece. O poz, bir kez ele geçecek pozdu; ama pozu veren kuş olunca kolayca kaçıyor pozlar.

Resimlerini çektim. Hasta mı, yaralı mı bakmak için balkon ışığını açıp balkona çıktım. Olduğu yerden havalandı.

Balkon camları kapalı olduğundan ve açık olan camdan da kaçamayacağından onun için korkmadım. Balkondaki dolabın üzerine kondu.

Aç, susuz olabilir diye içeriye geçtim. Biraz bulgur ve su için. Döndüğümde göremedim.

Umarım balkonun ta dibinde bir yer bulmuştur kendine. Bu karanlık gecenin soğuğunda. Belli ki korkup kaçmış. Gece kuşları burada çoktur ve onlardan kaçmış anlaşılan. Ya da üşüdü.
Kuşlar, onları çok sevdiğimi bilirler. Bu cinsin de resmini çok çektim. Bana aşina mutlak. O yüzden  bizim balkona gelmesinden çok mutlu odum. Ama gece uçamaz, av olur diye de korkuyorum bir yandan.

Onu sağ salim görmek diliyorum sabah. Bulgurunu yemiş olmasını da.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.11.2016, 20:35


Paylaş :

1 Kasım 2016 Salı

Kasım’ın ilk günü, ilk kar tanesi

Kasım’ın ilk günü, ilk kar tanesi düştü.

5 Kasım’a denk gelen çok kereler kar serpiştirdiğine rastlamışlığım var. Havada tozutup, savrulup, bir kenarda eriyip sönen taneler olur Kasım başı karları. Üste başa düşse de  sekiz, dokuz aydır beklenen o tanecikler, hiçbiri birbirine benzemeyen şekilleri doyasıya görülmek istense de çarçabuk eriyivermişlerdi.  

Bu kez kar taneleri servis camına düştü. Beş dakika  sürdü sürmedi yağış. Ansızın başladı; başladığınca da aniden bitti. Çevre yoluna girmekle birlikte kesildi. İklim birden değişmişçesine. Yine de yolun kenarındaki yeşillik alanların çimleri üzerinde kar beyazı oluşmuştu.

Cam silecekleri, kar tanelerini ötelemekte zorlanırken birkaç gündür kar soğuğu denilen soğuk zaten habercisiydi  tanelerin yolda, kar yağışının eli kulağında olduğunun.

Kar soğuğu demişken… Gel de sevme Ankara’yı. Ne bilir bir Adanalı, Antalyalı Muğlalı kar soğuğunu. Yaz sıcağı olsa neyse J)))

İlk kar, eldivenime, bereme, koluma düşmedi. Belli ki şöyle bir gözüktü, erken bir merhaba için. Biraz mola verecek belki bir dahaki kapı çalışına dek. Pastırma yazı sonrası doya doya yağacak  gibi.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.11.2016, 22:41


Paylaş :

31 Ekim 2016 Pazartesi

Çarpık gülüşlü sonbahar yaprakları

Anca yakınlara kar yağdığında esen sert rüzgardan esiyordu bu sabah. Bere mevsimi henüz gelmemiş olsa da şapkaları giymek sırasıydı. Hoş, geçen haftadan beri iki durak yukarıda bekleyen kız kırmızı beresini başından çıkarmıyor.

Öğle tatilinde dolanmak biraz daha ılımış ve yumuşamış bir havada olacağından şapka giymek o saatlerde şart olmayabilir ama.

Erciyes mi artık, Elmadağ mı yoksa Bolu civarına mı yağan karın ya da gelmekteki yağışın havasını taşıyan rüzgar hala esiyordu öğle tatili sırasında. Üşütücü  soğukluğu alına değdikçe de hasta olmak endişesi yaşatıyordu. Kulaklıklardan müzik dinleyerek biraz ilerlense de  yarıda kesileceği belliydi gezintinin.

Öğrenciler yoktu görünürde her zamanki gibi. Belli ki üşüyüp dışarı çıkamamışlardı.  Parkta haytalık ederek bağırıp çağırmıyor, yarısı kazınmış geri kalan yarısı alabildiğine uzun saçlarını fark edebilelim diye tam karşımızdayken başlarını bir o yana bir bu yana çevirmiyorlardı. Çok güldürüyor bu halleri beni.
 
Parkın graniti andıran taşlarında öğrenciler gezinmediğinden boş alana  düşen yapraklar açıkça görülüyor. Hele bir kompozisyon var ki… Benim algıda seçiciliğimden kaçamıyor. Biraz çarpık marpık, sınavdan umduğunu bulamadan çıkmış öğrencilerin fal taşı gibi açılmış umutsuz bakışları ile mutsuz gülümsemesini andıran bir gülümseme. İki yaprak ve bir küçük daldan ibaret.

Hemen çektim.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.10.2016, 21:29

Acemi.demirciqyahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

30 Ekim 2016 Pazar

Ankara kaldırımlarında sonbahar



Sonbahar, ibrelilerin canlı  yeşiline rağmen meşe, akçaağaç, kayın yapraklarının dağları, ormanları hüzünden çok romantizme bulayan solgunluk yolculuğunda en güzeldir elbet.  İbrelisinden yapraklısına ağaçla kaplı dağlar, sonbaharın şiiridir. Dizeleri, renk cümbüşü.

Tek dağlar yaşamaz sonbaharı. Şehirler de yaşar elden geldiğince. Ankara mesela.

Ankara, başkent. Kalp yani, onca şehir arasında. Ankara aynı zamanda sonbaharın da başkenti.

Bulvarları kaç senelik çınarlarla dolu Ankara kaldırımları, sonbaharın kızıl kuru solgunluğundaki çınar yapraklarıyla dopdolu. Koskoca çınar ağaçlarından düşmüş koca çınar yapraklarının hemen yanı başına da akasyalardan, tesbih ağaçlarından dökülen sarı küçük yapraklar ilişivermiş.

Bugün… Ankara sonbaharından… Önce  resim gruplarında sonra blogumda…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.10.2016, 21:03

@AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci