12 Kasım 2016 Cumartesi

Issızda saklı semere; Kızıl gerdan şöleni

Böylesi kış ıssızlığında, bunca kimi sararmış yapraklarla donanmış, kimi sararmış yapraklarınca terk edilmiş, kimi ibreli olduğundan her an yeşil mi yeşil ağaçların arasında dolanıp duruyorlar. Bahçe girişindeki fıstık çamından sesi geliyor o müthiş sopranonun. Ötüyor, ama aslında şakıma, hasından hem. Karga da öter. Oysa  şakımak başka.

Konser tadında dinlediklerim. Belki de öte. Canlı çünkü bu ses, bu sesleniş. Bir telden çıkan metalik çığlıklar değil. Capcanlı, soluk alıp verirken. Gırtlaktan çıkma. Bir şarkı mı, bir üflemeli saz mı ağaçlardan saçılan bu  müzik?  Ya da hepsi… Evet, hepsi!

Biri fıstık çamından  öterken bir diğeri de  içinde saklandığı mimozanın, zeytin ağacının, nar ağacının, ardıcın dalları arasından ona cevap veriyor. Tercüman yok ki, dediklerini açıklayacak. Anlayan anlıyor yine de. Konuşuyorlar işte bir daldan öte dala. Duyuyorlar, ağaçları başka başka olsa da. Öyle melodik ki her birinin ötüşü. Bazen bizim bize verdiğimiz cevapların ne kadar kuru, kaba saba, baştan savma, böyle densiz bir soruya böylesi geçiştirmeli bir cevap olduğunu düşünüyorum. Oysa kuşların cevabı cıvıltı halinde. Emek emek. Şarkılı. Boğazları yırtınarak. Ciğerleri patlayarak. Nefesleriyle. Nefes hayat demektir. Onlar hayatı pahasına  şakıyor besbelli.

Sesleri çok yakınımda. Ama kendileri ıssızda. Yakın uzaktalar. Çünkü saklılar.
 
Hele o mavi karga. Uçuyor ansızın çıkagelip bir yerlerden. Kocaman, kül grisi renkte. Bir çekemedim kanatlarındaki maviliği. Kalın telleri gerip bırakmışçasına ötüyor, bağırıyor, ortalığı inletiyor, tam tepeden uçuyor; ama sanki yeminli tek kare poz vermemeye.

Kızıl gerdan halden anladı. Kaçamak pozları oldu. Birkaç pozdan sonra fotoğraf makinemin yakınlaşma sesinden ürküp kaçtı. Ama günün hasılatı iyiydi sayesinde… Kızıl gerdanlı ya da diğer adlarıyla nar bülbüllü yahut  kınalılı kareler. Fotoğraf gruplarımın ardından blogumda.

Kare, sabır işi. Semere, beklemeyle eş anlamlı…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.11.2016, 13:58
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci
  
Paylaş :

11 Kasım 2016 Cuma

Yaz Hoyratlığı

“Bu yazıma tema olarak özgün şeylerden olan yöresel yemekleri ve kültüre katkısı olan gelenekselleşmiş yerleri seçtim. Yemek demek, ille kebap demek değil; artık ille öyle anlar olsak da”    
 

Fotokopi le çoğaltılmış hayatların sıradanlığında, sıradan yaşamanın anlamını unutmuş halde nereye kürek çektiğin bilmeyen kayıkçıların Boğaz’ı geçeceğim derken Boğaz’ın akıntısına kapılmış hallerine benzer şekilde sürüklenip gidiyoruz. Çünkü fotokopileri seviyoruz. Yani suret olmayı. Suretler asıllardan çekilir oysa. Asıl olmak aslında hiç aklımıza gelmez. O asıldan kağıt desteleri  dolusu suretler olmak akıntısında çırpınır dururuz.
 
Nasıl mı asıl olunur; suret olmaya yüz verilmez? Nasıl mı suret olmaktan kaçınılır? Aslında dışımızın görüntüsel olmaktan hoşnut; ama içimizin içimizi yediği hallerden  uzak olunur?
Diyelim ki yaz tatilleri, suret olduğumuzun apaçık resmi. Bellenmiş gider bir, belli yerler. Herkes yaz tatilinde ille de Çeşme, Alaçatı’ya gitmezse, “tatilde neredeydin?” sorusuna Çeşme ya da Alaçatı cevabını vermezse bir noksanlık olacağı kanısına sahip olmalı ki suyu olmayan, her şeyi pahalı, kapasitesi belli, Kasım ayında bile park yeri bulunmayan, yazın su sorunu had safhaları aşmış ve çarşısı   kokarken yine de Çeşme’de olmanın anlamı ne?
 
Birisinden liseli yıllarımda bir  şey dinlemiştim. Söylediklerini yaşına vermiştim o zaman. Gençken sanırım böyle düşünmezdi diyerek dinlemiştim. O demişti ki “Bodrum’u kışın daha çok seviyorum. Yazlığıma artık kışın gidiyorum. O zaman gerçek anlamda Bodrumlu oluyorum. Kışın yazlığımda, yazın da kışlığımdayım birkaç yıldır.” Nasıl da anlamsız gözükmüştü  bana yazlığa yazın kışlığa kışın gidilmesi gerekirken yön okunu tersinden okuyan bu teyzenin söyledikleri.
 
Haklıymış. Yerden göğe haklıymış ki o zaman şimdiki keşmekeş ve mesela Çeşme2nin giderek olumsuz anlamda bozulan, yozlaşan çehresi gibi sonuçlar henüz ortada yoktu. Ancak o yola çıkıldığı da aşikardı. O yaşlı kadın durumu o zamandan fark etmiş. Sezmiş. Hani derler ya maçı okumak diye. Okumuş o şöyle tabloya bakınca bugünleri.

Şevketi bostan yemeği
Yazın meraktan dayanamayıp gittiğiniz Alaçatı pazarında gözlemeci kadının gözlemesini   dahi alamayacak kadar fiyatlar  yüksekken gözlemeci kadına da kızamazsınız. Çeşme’nin sezonu kısadır çünkü. Soğuktur denizi. Havası rüzgarlıdır. Çarpar. Ağza kum doldurur gıcır gıcır. Gözlere de dolar. Suyu kalitesizdir. Kokar.

Ama ille de akın edilir. Çeşme tatili dönüşlerine de bir kişi bile “Ben Çeşme’yi çok beğendim. Sevdim” demez. Çeşme’yi görenler nedense sevmezler. Çünkü onlar gelirken hayallerindeki Çeşme’ye geliyordu. Oysa gerçek Çeşme, insana sille tokat çarpan rüzgarıyla ağızlara, gözlere kum doldurur. Suyu kıttır. Pahalıdır. Denizi soğuktur. Falan falan… Birçok olumsuz falan yani.

Çünkü Çeşme’ye koşturanlar gerçekte oraları merak filan etmezler. Ama gazeteyi açar açmaz, televizyondaki magazin haberlerinde  oralar çıkar karşılarına. O karşıya çıkanlar da tek bir yerdir; ama tüm Çeşme öyledir algısı uyandırır.  İnsanlar böylesi  gözlere sokulanlara koşar. Geldikleri, karşılaştıkları ise gerçekte olandır.

Yaz ayları,  yaz tatilleri böylesine hoyratça harcanıyor. Yaz tatilinde gidin doğuya, nehirlerin kenarına. Krater göllerine. Erzincan’a. Yine çok merak ettiyseniz Çeşme’ye de gelin. Ama mesela Kasın ayında. Yazın Ankara, İstanbul trafiğinden beter oluyor artık bir çay kaşığı içi kadarcık Çeşme yollarının hali. Ama Kasım’da gürültü, koku, trafik fazlalıklardan arınmış olduğundan kendine  ait niteliklere bürünüyor. Çarşısı yine park sorunlu olsa da. Esnafın yüzü gülmüyor. Ki onlar Temmuz ve Ağustosta ne kazandıysalar onunla yetinecekler ertesi Temmuz ve Ağustosa kadar.

Sunulana değil, içinizin susmadığına kulak verin. Suret olmak kolaycılık gibi gözükse de aslında zorudur. Aslınızdan şaşmayın!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.11.2016, 16:12Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci



Paylaş :

Saka kuşu şarkıları

Sabah. Akşamki yağmur, fırtına, şimşek sanki hiç olmamış gibi. Gök gürültüsü yerine bambaşka şeyler duyulmakta şimdi.

Orta kattayken bir şarkıya kulak kesilivermek. Cıvıltı makamında, vıcır vıcır bir korodan seslendirilmekte. Hareketli bir dans eşliğinde. Yan evle aramızdaki sınır duvarına yapışmış haldeki komşu yan evin mazısından yükseliyor kulak kesilesi sesler...

Pencereden dışarıya şöyle bir bakış. Pencere camı, bildik pencereler gibi  tek parça değil. Kare kare bir sürü camdan bir bütün oluşuyor. Hani french door dedikleri usülden. Bir de sinek teli var arada. Tam paravan yani, mazıdaki telaşlı koronun, dinleyenlerini seçememesi için. Sakalara sakarlık yapmak olmaz.

Pencere açık bile olsa telin ardından çekim yapmak anlamsız. O yüzden yan odanın balkon kapısından çekmeli. O kapı da aynı pencereler gibi karelerden ibaret.

Önce birini fark ettim. Kırmızı başını gömmüş kozalak demetine, bir çabalamakta bir çabalamakta. Kozakların odunsu yaprak dilimciklerine gagasıyla vuruyor. Odunsu katmanlar aralanınca da  aradığını bulup yemeğini yemekte.

Makinemi aldım. Balkona çıksam kapı açılacak, beni görecek. Kaçacak tabii. Uzak değil mazı. Yan evle sınır duvarının dibinde  olduğundan içeriden çeksem… On metre ötemde zaten rengârenk saka. Çaresiz cam ardından  çekebileceğim onu. Çekim onu ürkütmeden, sessiz olacak; ama net olması için duacıyım bu kez de.

Pek çok resmini çektim. Yakınlaştırma sesini, deklanşörün sesini duyuyor. O zaman başını kaldırıp biraz bakınıyor etrafa. Sonra telaşına, aynı çabasına geri dönüyor. Kozalaklar damak tadına oldukça uygun olmalı.

Sonradan fark ettim ki tek değil. Epeyceler. Saka değil, saka sürüsü doluşmuş mazıya. Kozalak dolu dallara konup kalkmaktalar.

Kimi resimlerde daha belirginler haliyle uçmadıklarında. Tam deklanşöre basarken hareket edenler, mızıkçılık edip son anda pozu bozanlar J

Sakalar, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda. Ötüşleri dinlemeye doyulmuyor. Kendileri o yılmış, usanç duymuş gibi bakışlarına karşın  pek bir renkli, göz alıcı. Çok güzeller.Hele şarkıları...
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.11.2016, 00:01


Paylaş :

10 Kasım 2016 Perşembe

Kasım’ın 10’u…

Bayrağımızın dalgalanmasından ezan sesine…



Hepsi sayende.

Birkaç yıl önce Bosna'dan tur ile gelen akrabalardan  Sadzida'nın Anıt Kabir ziyaretinde...

Nur içinde uyu ATAM…




(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (AcemiDemirci), 10.11.2016, 10:59
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

9 Kasım 2016 Çarşamba

Limonatadan Pastırmaya Yazımsı Günler

Bu Kasım, pastırma yazını es geçiyor burada. Geçen sene katmerli bir pastırma yazı sunduğundan şimdi onun yorgunluğunu çıkarır gibi. Hiç zorlamıyor kendini Kasım ayındayken yazmış gibi olmaya. Hakkıyla Kasımmış gibi ama.

Hava hep bulanıktı sabahtan beri. Sabahı zaten fırtınalar taşımıştı yeni güne. Güneş gözükmedi değil ara ara.

Rüzgar çok sert eserken kuşlar ağaçların içinden çıkıp da uçamadı. Kuşlar sessizdi bugün. Ötemedi. Kanatlarının  bile sesi çıkmadı pır diye bir daldan bir dala uçarken.

Gün inmişken; ama hala tam karanlığa geçmemişken gök gürültüleri  gelmeye başladı. Şimşekler hayli uzaktaydı o an.

Hava kapkaraya kesildiğinde şimşeklerin  sesi çok yakınlardan geliyordu. Şehir ışıklarından uzakta olunca etraf  zifiri karanlığa bürünüyor neredeyse. Site lambalarının gücü  de bir yere kadar.

Öyle gürledi ki gök. Ardı ardına. Yankı yaparak. Sanki eski bir antik tiyatrodaki ses düzeni içindeymişçesine her yandan duyulur halde. Akustik çok iyi sanki.

O yağış eğer birkaç saat daha sürse etrafı sel götürürdü mutlak. Çatı oluklarından akan su, tam anlamıyla oluk oluk döküldü. Tek ses vardı o sıra. Çatılara, pergolelere düşen damlaların sesi. Sanki akan bir nehrin sesini andıran yağmurun sesi. Oluklardan akan suyun gürül gürül sesi. Gök gürültüsünün ortalığı inleten gümbürtüsü. Şimşek çakmasındaki metal renkli ses.

Kapkara gecede çakan şimşekler, gündüzmüşçesine aydınlattı ortalığı. Gece, belki saniyeden da kısa belki birkaç saniye için gündüz gibi oldu. Şimşek  söndü; gece geri geldi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.11.2016, 21:52

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci
  
Paylaş :

Uğultulu Tepeler’e selam taşıyan uğultular

Otuz yaşından daha fazla yaşlanamayan Emily Bronte, gerisinde tek bir roman bıraktı. Adı Uğultulu Tepeler. O romanın uğultusu yazıldıktan kaç yıl sonra bile hala duyulur. Tepelerin uğultusunun sustuğu olsa da.


Buraları nereden bilecek  o  zaman bulunduğu yer dışına çıkmamış üç kız kardeşten biri olan o yazar kız? Ama buralar uğultuyu bilir. Öyle eser ki rüzgar burada,  kökünden söker ağaçları. Damları uçurur. Buralar böyle güzel ama.


Gece, fırtına yüzünden kaç uyku bölündü kim bilir. Uçuşanlar,  kırılanlar, oradan buradan düşenler neler beler gecenin sessizliğindeki ani sesler oluverdi. Ne kapı ne pencere dayanıyor rüzgara. Hatta balkon kapılarının altından rüzgarın nefesi önünde savrulmaktaki kurumuş ya da kopmuş taze begonvil çiçekleri giriyor içeriye.


Buralar uğultulu. Eser. Herkese göre değil. Rüzgar döver  burada. Tatlı bir yel karakterinde değildir. Deniz gıpgri. Nasıl dalgalı şimdi Soğuk Koy. O hep sapsakin, dümdüz koy. Şimdilerde neler neler açıldığından belli bir ciddi para verilemeden girilemeyen koy. Rüzgar paraşütü yapılıyor artık oralarda. Ancak böylesi bir rüzgarda  sadece kabaran, grileştiğinden belli belirsiz denizin dalgaları oynaşıyor rüzgarla, rüzgar paraşütleri saklanmış halde şimdi.


Bugün buraların uğultulu esintisinden Uğultulu Tepeler’e selamlar var. Asıl uğultulu tepelerin buralar olduğunu taaa nerelere haykırıyor sanki.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.11.2016, 16:02




Paylaş :

8 Kasım 2016 Salı

Makilikler, Kasım’da çilek açar

Adını o kadar hak ediyor ki burada “kumara”, başka yerlerde “koca yemiş” de denilen dağ çileği. Adı kendine en yakışan varlıklardan biri o mutlaka.

Görüntüsü ne denli farklı bir algı uyandırsa da mesela dikenli kabukları varmışçasına, aslında çilek gibi narin, yumuşak. Hatta dış rengi de olgunlaştıkça çok hoş bir kırmızıya, çilek rengini andıran tonlara dönüşüyor.

Olgunlaşma sürecinde çilek gelişimi gibi. Hamken sert; ama
giderek çilek kıvamında. Kolayca eziliyor, içi dışına çıkıyor dedirtecek kadar. Sakınılması gerekir ezilmekten.

Bodur ağaççıklarda kırmızı kocaman küpeler gibi sallanıyor saplarının ucunda olgunları. Hamları sarı sarı. Ağacın yaprakları da güzel. Süs bitkilerini andırıyor.

Bir tabak dağ çileği. Tek tek dizdim. Ezilmesinler diye
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.11.2016, 18:48


Paylaş :

7 Kasım 2016 Pazartesi

Hala fotoğrafı çekilecek ağaçlar, kuşlar varken


Hangi kare bir dağ kadar, şarlak, şelale kadar, kayalıklardaki yaban koyunu ya da keçisi kadar, ormandaki  mantarlar, ağaç yosunları, tilki yuvasındaki yavrular, kayabaşındaki keklikler, sarp dağlar arasındaki ormanların ürkek bakışları geyikleri kadar, yüksek otlar arasına saklansa da upuzun  kulakları ille fark edilen boz tavşan kadar  güzellikte olurdu?

Hala bugün ellerimle  topladığım burada “kumara” başka yerlerde “koca yemiş” ya da “dağ çileği” denilen yabani meyve olmadan bir makilik tam olabilir?  Eğer orman gülünü andırsa da yaprakları daha küçük  ağacımsı, bodur bu bitkiden tek tük kalmış olsa da hala varsa koskoca makilikte, fotoğraflanmazsa şimdi eğer, seneye bulunabilecek mi acaba yerinde, toplanıp yemek  için olsun bir kare resim için olsun?

Hangi metropol fotoğrafı,  kenarında göçmen kuşların su içtiği dağ eteğindeki bir gölün verdiği  huzuru verir?

Hala orkideler açarken, alabalıklar soğuk sularda hala yüzerken, kemerli, taştan, ince köprülerin altından yosun tutmuş taşları yalayarak sular hala akarken  fotoğraf çekmemek ziyan o halde…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.11.2016, 16:50

Paylaş :

Yaz Değil, Pastırma Yazı Tatili

İnsan zengin olmalı!
Alabildiğine…
Solumalı o zenginliği. Doya doya. Ne yana baksa duyumsayıp hissetmeli…
Çoook zengin olmalı hem de. Öyle böyle değil. Tavanı yok o varsıl hallerin… Tabanı, nereye indiği belli olmayan kökler…

Yok yok, para puldan bahsetmiyorum. O tür zenginlik, maddi zenginlik. Alamayacakları da olan hem de çoook çok olan bir zenginlik o. Yaşam katamaz bir soluk daha fazla; ama belki iyi yaşatır. “Ah bir zengin olsam” şarkısındakince değil yani sayıp döktüğüm!
 
Benim bahsettiğim zenginlik sadece OKSİJEN. Oksijen zenginiyseniz eğer, daha başka bir zenginlik sizinle yarışamaz…

Para bile. Ki para solunmaz. Gıda alır havyarından tropik meyvesine; ama gıda değildir. Doğru, parasız yaşanmaz. Yaşam kalitesi paraya bakar bir yerde. Ama kararıncası olduktan sonra geri kalanı oksijen zenginliği olmalı zenginliğin.

Öylesi zenginseniz eğer, karnınızın yanında gözleriniz, kulaklarınız da doyar. Dağlar, ovalar, kuş sesleri ile. Ve en önemlisi bunlarla ruhunuz doyar.

Bu zenginlik bir tatille bile edinilebilir kimileyin. Yaz tatili değil; pastırma yazı tatiliyle mesela.

O halde şu zenginlik kavramını hiç vakit kaybetmeden bir irdeleseniz…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.11.2016, 11:49


Paylaş :

6 Kasım 2016 Pazar

Devasa öğütücüden serpilmiş dev karabiber tanelerince benekli göğün altında sekiz saat


 Ankara buğulu bir zarla  sarılmış gibiydi yine. Kaç yıldır Ekim sonrası olduğu gibi. Hatta huyuna huy katıp  Marmara Bölgesi’ne bile öykünmekte. Dahası İstanbul’un nem oranından daha fazla nem oranı ile günlerini geçirmekteydi bahara dek. Cumartesi günü, hava Ankara’da henüz sabahın altısı olmadan bulanıktı. Öyle de gidecek gibi gözüküyordu.


Saat dokuz buçuktu, bizim Eskişehir Yolu dediğimiz; ama aslında İzmir’e dek giden yola çıktığımızda.

Çoklukla kapalıydı hava. Eskişehir sınırından sonra biraz güneş gözüktü. Tek damla yağmur görmedim; ama etraf Temmuz ayı yolculuğundakine hiç benzemiyor güzse mevsim. Zaten hiçbir ayın yolculuğu diğerine benzemez. Nisan ve Mayıs yolculukları, yeğlediğim yollardır. Bahar hareketliliği, çiçeğe durmuş ağaçlar,  orada burada konaklamakta olan göçmen kuşların  su içtiği göllerin, birkintilerin kıyısından gitmek kadar göze ziyafetler sunan bir ay yoktur.

Afyon'dan geçişte, Çalıkuşu Feride Nizamettin2in öğretmenlik yaptığı Seydiler köyü kıyısından da geçilir. Ve o köydeki kaya oymalarına da dikkatle bakılır her seferinde.

Yapraklar sararmıştı yol boyunca. Kimi ağaçlar çıplak kalmış. Dalları grift bir yol içinde. Bir tür sanat. Picasso çok kıskanırdı o dalların  karmakarışık  halleri ne rağmen kendi içlerinde bir bütün oluşturma sanatını görseydi.



Baharda toprağın yeni çıkan saçını andıran çillenmiş yeşilcecik buğday uçları, Haziranda rüzgarında eğilip eğilip kalkan yeşil ekinler, yazın boylanmış sapları üzerinde  olgunlaşmaya durmuş başaklar, sonbaharda biçilen ekinler, saman denkleri, sap tomarları, çeçler, sonbaharda da tekrar ekilmeyi bekleyen, birazdan uykuya dalacak boş tarlalar.


Sonbahar yolculuklarında  sanki etrafı daha hakkıyla görürüm. Ne de olsa yapraklı ağaçların paravan olup, duvar örüp görüşü engellemesi olmuyor.

Kimi tarlalarda anızlar yakılmıştı. İnşallah ekinlerden kalan sapları yakılmış tarlaların içlerinde kuş yuvaları, yumurtalar, yumurtadan yeni çıkmış yavrular ya da kuluçkada bir anne kuş yoktu. İnşallah kaplumbağalar, kertenkeleler ve nicesi de yoktu. Anız yakmak kötü o yüzden. Kuluçkadaki bir anne kuş asla bırakmıyor yuvasını, yavrusunu. Hep birlikte anızlarla birlikte kül oluyorlar. Bunları yazmaya elim varmıyor. Malum her şeyi yazmaya yatkın değilim. Ama yazılmalı ki bunlar,  bilinsin kuşların  halleri. Kaplumbağaların kaçıp kurtulmaya yetemeyecek hızları.
Öyle çok şahine rastladım ki. Kimisi genç. Sapsarı göğüs tüyleri Genç şahinlerin başı ve göğsü sarıdır. Yaşlandıkça koyulaşır onların tüyleri, insanların aksine. Bir şahin,  bir süzülüyordu, bir süzülüyordu tam tepede. Kanatlarının iç deseni nasıl soylu bir desende. Gerine gerine açtığında herkes görsün istercesine süzülürken nasıl güzel bir motif maliklerde. Ancak daha dikkatli bakınca peşinde bir kara karga olduğunu gördüm. Karga, alenen dar etti şahine göğü. Hemen dibindeydi. Peşinde. Ankara’da, arka tepelerde hep görürüm saksağanın şahine ettiklerini de yolda da rastladım bir farkla. Bu kez şahine dirlik vermeyen kara kargaydı.

Kim demiş ki hayvanlar aleminin kralı aslan. Değil! Asla değil!  Kargagiller varken aslan kral filan olamaz. Saksağanından kara kargasına kadar  şahininden tavşanına, köpeğine, ne kadar canlı varsa kaçırtıyorlar yerden de gökten de. Hiç aslanlar göktekine karışabilir mi? Ama kargagiller karışır!

Kuş sürüleri, iri koyu beneklerin, siyah konfetilerin savruluşunca uçuşuyordu. İçe geçmeli, sarmal haller almalı, dalmalı çıkmalı uçuşlarla kuş sürülerinin gösterilerini benim gözlerim hiç kaçırmaz. Yakaladım onları. Ve çektim. Bazı umulmadık şeyleri gözlerin yakalaması aslında çok hoş. Gülümsetici J

Gök mavi, uçuş mavi aslında. Yukardaki kuşlar sanki o sonsuz maviliğe serpilmiş  de tozutan kara benekler gibi. Yani desem ki sonsuz masmaviliğe devasa bir öğütücüden  karabiber taneleri saçılmış. Savruluyorlar ahenkle topluca. Karabiber taneleri uçuşuyor da uçuşuyor aynı parçanın farklı sazları gibi; bir şarkıymışçasına. Baktım; ama uzun süremiyor seyir, seyir halindeyken. Hız denilen bir şey var ya, eğer yoldaysanız. Teklerin tabiatı gereği.
Çeşme’nin bunca sevinç gözyaşı dökeceğini bilmiyordum, karşılarken. Daha yolda olduğumuzu duyunca mı içlendi ne? Onun gözyaşları benim için çok değerli. Böylesi yaşlar bir tür mürekkeptir. Anlattıkları, okumaya, görmeye doyulmaz. Çeşme hep böyle ağlasa keşke. Başka türlüsünü görmeyi istemem.

Kimi yerlerde su yağmur suyu birikintileri oluşmuş. Sitenin etrafı sit alanı. Zaten o yüzden istemiştim ben, ardıçlar arasında, trafiksiz, etraf şifalısından otla dolu diye burayı ilk kez Nisan ayında, beyaz soğanlı, ufacık çiçekler açan orkidelerini görünce. Gerçi iki yıldır koca yemiş, dağ çileği ya da buranın yerlilerimin “kumara” gibi bir şey dediği koca yemişi kesmişler; hemen sitenin meyilli bayırındaki. İnsanlar ne vardı kesmeden önce bir düşünselerdi…
Yağmış, indirmiş buralara gök. Hem de adamakıllı yağmış. Bahçe kahverengi alenen. Hem toprak su içtiğinden hem de kaç yıldır kumrulara yuva olan fıstık çamının çok tatlı bir kahverengine dönüşmüş tonlarca ibresi  ile kaplandığından. Hayli de kalın bir tabaka oluşturmuş toprakta. Toprak bir kurusun, yuvalar açacağım. O ibreleri yuvalara doldurup kapatacağım. Onlar toprakta çürüyüp gübre olacaklar. Bunu her dönüş öncesi yaparım zaten. Ben çiftçi, ruhluyum. Ama çiftçi değilim o başka J Bahçıvan olmaktan da geri kalmıyorum ancak…
Etrafta ne çok Ankara’da hiç göremediğimiz canlı var. Daha sokakta, demir kapılı dış  giriş basamağında ne çok canlı vardı. Kurbağa, böcek, salyangozlar. Kurbağa sindi, ürktü; ama kaçmadı. Sonra da alıştı. Çocukken Aksaray’da “fişgene” dediğimiz salyangozlar geçit yaptı. İkisi de baş başa vermiş konuşur gibiydi. Gündüz kelebekler ve arılar da vardı. Karasinek zaten ortalığı kolay kolay terk etmez J

Kapalı  bir evi açmak zor. Zaten yol yorgunuyken hem de. Çok değil daha birkaç yıl öncesinde Babam  yol gözlüyor olurdu. Kapıda bekler bulurdum onu.  İçin buruluyor şimdi. Kayıplar çok acı. Büyük olmak, o kadar da büyümüş olmak anlamına elemiyor. Ben gelemiyorum böylesi şeylere. Kabullenmek olgunluk. İnsanlık böyle. Ama içte bir sızı kalıyor. Yine hissettim. Ağlamak için geçerli sebeplerden. Kaybetmek zor çok yakınlarınızı…
Konutların panjurları kapalı. Çok az ev açık. Sitenin yazınki haliyle öyle bir tezattaki şimdiki ıssızlık. Ses yok, evlerin önünde park etmiş arabalar yok. Mangal kokusu yok ki o mangalın yakılması sırasında çıkan koku berbattır. Ne ile yakıyorlarsa artık. Havuz boş. Onun rüzgarla mini bir deniz çırpıntısındaki dalga sesi yok. Ses yok. Ama her yan kuş cıvıltısı. İşte istediğim ses ve sessizlik bu.

Onca farklı ötüşe bakılırsa ne çok tür var; onca tür göç etmiş olsa da. Hava akşam üstü hayli soğuk. Bir ara korkmuyor değilim ta Ankara’dan, kışın, soğuğun, sıcağın koyusunun yaşandığı ellerden gel de burada yoksa kışlık alış veriş mi yapacağım diye. Gerçi elbette mevsimden haberdar olunca ona göre üst baş getirsek de Çeşme girişinde kabanlı, gocukluları görünce de gülmeden edemedim. Bu kadarcık bir serinliği kış sanmak olağandır sanırım kış nasıldır, buz nedir bilinmeyince. Böylesi günler, eni konu soğuğu, buzu, ayazı bilenler için  yazdan kalmadır.
Gece soğuktu. Nemli soğuk. Soğuk neyse de işin içine nem girince boyutu farklılaşıyor. Kuru hava çocukları olarak yaş havaya yabancılık hissetmemek elde değil. Pencere kapalı olunamaz, her ne kadar ev o kadar rutubet filan kokmasa da. Ama buralar rüzgarlı ki en sevdiğim yanlarından biridir bu, telden üfleyen hava ıslak bir kamçı gibi değiyor alına.

Sabah günaydını onlarca kuş ötüşüyle. Hemen pencere önündeki ağaçlardan birinde tünemiş olan biri beni çok güldürdü. Sakaydı sanırım. Pencere açık. Orta katta, ta başından beri benim odam olan orta odadayım. Yazıyorum. Ve tuşlara hızlıca vuruyorum. Biraz da bu, iş güç nedeniyle artık kanıksanmış bir şey.

Serinlikte başı ağrıyor insanın. Bandana bırakmıştım buraya. Birkaç tane. Soğuk olursa  diye. Sabah bağladım. J)) Keşke bilebilsem böyle şeyleri. Beceremedim. Güzel bağlayanlar var. Yolda gördüğüm birine soracağım. Hatta uygulamalı öğretmesini isteyeceğim.

Tuşların sesi elbette melodik. Ve kuşlar, tuşların sesine aşina değil. Onu kendilerine seslenen bir kuş sanmış olmalılar.
Ne duyayım bir de! Saka bir baktın tuş sesi gibi tuşların tıktıkları gibi apayrı bir telden ötmez mi. Çok güldüm. Çok şeker şeydi o. Öttü öttü. Ben de tuşlara vurdum vurdum. Oyun oynadık biraz. O göremedi aslında klavye olan kuş sandığını, ben de onu göremedim. Kalksam kaçacak. Dinlemek de güzeldi. Dinledim.

Ne güzellikler yaptı bugün kuşlar. İki çok güzel resim çektim. Birisini bugün fotoğraf gruplarımda da paylaştım. Kimi yerde “kınalı” denen ki bence bu ad çok çoook daha güzel kızıl gerdanın resmiydi. Şimdi burada da yayınlayacağım.

Kızıl gerdan müthiş bir şakıyıcı. Sesi çağlıyor. Şakıyor yani alenen. Konser veriyorlar apaçık. Dinlenildikleri yeri de sevildikleri yeri de biliyorlar. Onların konseri olsun tek, ben dinlerim.

Pazar nasıl nitelik değiştiriyor, mevsim değişince. Nüfus azalınca. Yazın on altı liraya verilmeyen gözlemeler bu sefer altı liraya. Pazılı ve çökelekli.

Meyve satan çocuk, “sizin için” diyerek mandalina ikram ediyor. Yazın  Çeşme’ye ilk kez gelenler “pahalı ama” dediklerinde   “Burası Çeşme, burası Alaçatı” derlerdi oysa.

Pazarda buralılar anışıyla “kumara” yani kocayemiş yani dağ çileği de gördüm. On, beş tane kadarı üç lira. Dağlardan toplayamazsanız eğer kumaraları, satıcı köylü kadınlardan alacaksınız o zaman. Ama korktuğum da hep olur o meyveye. Çok naziktir bu yabani meyve. Kimisi kısacık sürede ezilir. Kalanların resmini yarın çekerim.

Pazarda bildikleriniz olur artık bunca yıldır. Kimini gördüm kimi yoktu. Torunu rahatsız olan bir kadın satıcıdan torununun hiçbir şeyi olmadığını öğrenince dualarımın boşa gitmediğine çok sevindim. Şükürler olsun binlerce…
Su borusu patlamış Pazar girişinde. Çeşme bunca göz yaşı dökmüş yani sevinçten; geldim ya. Geçen sene  Kasım ayında, “artık Kasımları  gelmeye çalışmaktan başka bir şey düşünmüyorum” demiştim. Sanırım emin olamamış, inanmamış daha doğrusu. Ama olunca da sevinçten gökten yağmur olup, ana borudan su olup yolları nehre çevirerek ağlamış.

Bisiklet yarışı vardı. Ne güzel böyle şeylerle karşılaşmak. İlki yapılıyormuş. Uluslararası. Tüm bisiklet gruplarını davet etmişler. Otellerin olduğu yol kapalı. Oysa çoğu siteye oradan gidilir. Bu, başka yollara sapmak hatta kaybolmak demek.

Ara sıra kaybolun... Sıkı tavsiyemdir! Ben bayılırım kaybolmaya. Kayıp olmak hiç bilinmedik, yol düşmediği için hiç gidilmeyecek yerlerde olabileceğinden ancak, akılda olmayan, akla gelmeyecek yerlere  bir anda durduk yerde gitmek ve apayrı manzaralar görmek demektir. Öyle bir güzellik oldu bugün. 

Sakınılacak tek kayboluş, kendini kaybetmek olmalı.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.11.2016, 19:45

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci