19 Kasım 2016 Cumartesi

Uzaktaki Kanat Sesleri, Sürü Çığlıkları ve Domelli yani Kara kızılkuyruk

Şimdi konduğu çatıdan ya da daldan yine yetikliyordur bahçeyi. Hatta  ötüşünü dinleyecek bir izleyici  görememenin şaşkınlığındadır. Oysa tam da alışmıştı sabah akşam kendine yönelen bir objektife  az çok. Tam poz vermede ustalaşmaktaydı. Yandan yandan da olsa.

Kızıl gerdan ya da diğer adıyla nar bülbülü yahut benim en çok yakıştırdığım adıyla kınalı, iki metre yakınıma kadar gelmeye başlamıştı çekinmeden. İçlerinden en sıcak kanlısı, en meraklısı, fotoğraf makinesinin amacının farkında olanıydı kınalı. .İspinozlar mı? Aralarında en ürkek olanları. O, en ufak kıpırtıda havalanıveriyor. Sanırım geçen yaz çektiğim bir ispinoz resmi var. Ardıç dalı üstünde. Yakaladığım  en net ispinoz karesi o.

Fotoğraf gruplarımdan sonra burada bu güzel kuş. Yani kara kızılkuyruk. Palamutbükü'ndeki adıyla domelli.

Kara kızılkuyruk, ispinoz, saka kuşu, kızıl gerdan, karatavuk hatta son gün sesini duyduğum keklikler… Akşama doğru kukumav. Hava kararırken yarasalar. Kumruların kanat sesi zaten her an ya yuvalarının olduğu fıstık çamında veya çatıdan çatıya işitiliyor. Sabahın erkeninde seslerini duyurmak istercesine bağıran kalabalık  martı sürüleri. Büyük baştankaranın su içmek için musluğa konuşu.

Kanatlarını yine çırpıyorlar mutlaka. Ama pek aşina oldukları bir objektife poz veremeden uçuyorlar, zeytin ağaçlarına, ardıç çamlarına, narlara, çatılara konuyorlar. Zaman ve mesafe uzaklığındalar objektifin önünde olamadıkça.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.11.2016, 19:49
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

18 Kasım 2016 Cuma

Karadeniz’de bir kayık, girdaplar, yengeçler

Ne karası, berrak mı berrak Ünye sularındaki rengârenk irice çakıl taşları  sanki ipi kopmuş bir kolyenin her yana saçılmış taşlarının mahzunluğunda parlardı.  Üstlerinde dolanan yavru yengeçlere alışık olmayan bir göz, onları da kolayca çakıllardan biri sanabilirdi.  

Yengeçlerden korkmazdık suda koşarken. Korktuğumuz tek şey vardı  Karadeniz’de; girdap. Yutmayı sever onlar. Bir kez kapılan, çıkamazdı içinden.
 
Denizlerin çoğu kopkoyu olur açıklarda. Lacivert derinliğinde.  Bir lacivert ki  kâh kırılmış nazar boncuğu camından kesicidir delimsek suları, kâh  ütü görmemiş  çarşaf gibi.

Sığ suların kumları altına kaçışıveren yavru yengeçler, bozuk para büyüklüğündeydi henüz… Kum, buruşturulmuş eski mektup kağıtları gibi sanki. Ya da kurumuş yaprakların kahverengiye çalan gazel sarısı kırışıklığında. Deniz kumuna basan çocukların ayakları altında kalırdı  yengeçler çoğu kez. Cevizin dış yeşil kabuğu hissi veren tetirli grimsi kabukları, kömür tozuna bulanmış da kirlenmiş gibi olurdu.

Çocukların oyuncu ayakları suya  değdiğinde dipten  kum tanecikleri havalanır, su  bulanır.  Sırf oyun olsun diye suyu bulandıran o çocuk ayakları, sonraları düz yollarda takıldı belki. Belki durgun suları bulandırdı olmayacak  anlarda. Kim bilir belki de engebeleri aştı yorulsa da dayanarak; belki de çukurlara düştü bile bile, göre göre. Pervasızlığından, fütursuzluğundan, fevriliğinden.

Karadeniz’de zaten hiçbir zarar gelmeyeceğini bilerek yavru yengeçlerin üzerine korkmadan basan kimi ayaklar, ileride adım atarken kırk dereden su getirir oldu belki de. Attığı her adıma çok dikkat etti.

Kıyıda suskunca duran bir kayık görürdük koca kumsalın kuytusundaki, üstü fındık ağacı dolu dik inen bayırın bittiği genişçe bir salon büyüklüğünde, çamların gölgesindeki küçük sakin  koyda. Gövdesinin su içinde kalan kısmıyla kalmayan üst kısım arasındaki sınırı, oylumlu,  ince bir yosun tabakası çizerdi. Fistolu kenarlar gibi. Kayık süsünce. Pek de yakışırdı, bir kuşak gibi, dantel zarafetli o yeşil yosunlu oya.

Kayık, sıradan bir kayık; kürekleri yanlarında. Fildişi rengine boyalı. Sıradan olmayan, adıydı. Burnunda,  en yukarda kocaman  “YOKSUN” yazılıydı. Al renginde.

Hiç sormadım yanımdaki çocuklara; sorsam onlar da bilmezdi zaten bu adın anlamını. Sonuçta onlar da benim gibi asker çocuklarıydı. Babalarının görevi gereği kısa bir süredir Ünye’deler ve hatta geri dönecekleri tarih bile belli.
 
İlk okuduğumda gözüm uzunca takılmıştı o ada. Ne demek istiyor  diye. Daha ortaokuldayım. Birinci sınıfta. Yoksun, yoksunluk anlamlıydı kanımca. Ama neyden yoksunluk? Boyası vardı, bakımdan yoksun değildi. Adı bile vardı, hem de koskoca yazılı. Eee, o zaman? Olsa olsa sahibi yoktu kayığın. Çünkü her kimse o sahip, hiç görmedim başında, yakınlarında. Gördüğüm tek yapayalnız bir kayıktı. Ünye’nin aslında Karadeniz’in sıkça çok hırçın,  nadiren nasıl da uslu, dümdüz sularında durup dururdu denizin kıyıcığında; ama denizden uzakta.  Yarısı akşam karası kumsala gömülü halde.  
 
Sahili  karadır Karadeniz’in. Sanki biri muziplik olsun diye bolca kömür tozu serpip altın sarısı kumları griye boyamış gibi koyu renktedir. Hele de Zonguldak denizi. Kömür karası sular oynaşır ora denizinde.

Gözlüksüz bir miyobun bile rahatça okuyacağı irilikte, büyük  harflerle burnunda,  “YOKSUN” yazan kayık aklımdan hiç çıkmadı. Ne zaman bir yokluk, yoksunluk, yoksulluk görsem o kayık geldi aklıma. Hala da aklımda.
 
Hiç bilemedim, görünürün kaç katman altında saklanan o adın anlamını. Gerçi sahibine sorulsa, cevap açıktı. Ama okuyan için kapalı kutu.

Kaç öykü geçti aklımdan o denize hiç açılmayan, başına uğramayan sahibini sessizce beklerken çürüyüp gidecek kayık hakkında.  Belli ki böyle bir sona razıydı; hatta bekliyordu... Hırçın dalgalar vururken. Kopkoyu renkli deniz halden hale girip çırpınırken. Açıklarda yunuslar atlaya atlaya oynaşıp geçerken. Balıkçılar hamsi sürüsü peşindeyken. Gecenin koyusunda topluca demirlemiş takaların ışıkları denizde yansımalar yaparken. Gün ışığında karabataklar batıp batıp dalar, martılar her daldıklarında ağızlarında kâh kaya balığı, kâh mezgitle çıkarken. Kalkan balıkları ağlara takılırken. O kayık, hep oradaydı.

Takalar kaç kez demir aldı. Kaç kez ağlarını iskelede kıyıya boşalttı hamsisinden lüferine. Kaç kez “Vira Bismillah!” dediler sabahın  erkeninde. Geceleri denizde, ay ışığı altında ağların dolmasını beklediler. Onların burunları iyotlu havada denizi yara yara sulardayken o kayık, gıpgri kumlara vermişti burnunu. Üzerine not gibi düşülmüş bir ad ile.

Karadeniz’in öcüsü, çocukları korkutan cadısı girdaplara hiç kapılmışlığı var mıydı acaba denize küskün kayığın, merak etmiştim  biraz daha boylanıp biraz daha  büyüyünce. Ama hala Ünye’de iken. Belki de kapılmıştı sularda seyirdeyken. Yutulmaktan kurtulduğu besbelliydi de denize küstüğüne bakılırsa içindekilerden kurtulamayanlar olmalıydı. Aklımdan bu olasılık geçerken ürperirdim.

Daha o zamanlardan başım öykülerle dolu olduğundan kayığa çoktan bir hikâye bulmuştum bile. Kapıldığı girdaptan çıkmıştı çıkmasına da içindekilerin tamamı belli ki dönememişti kıyıya. Derin bir acı ile geride kalan ise şimdi ona binemiyordu. Kurtulan her kimse, belki oğlundan, belki can yoldaşından belki o canım arkadaşından yoksundu şimdi. İşte o yüzden YOKSUN adı verilmiş olmalıydı. Öyle yoksunluktu ki hem, Ünye’nin o zamanlar ıpıssız ve sadece biz havacılar kampı çocuklarının bildiği  küçücük sevimli koyunda sürgündeydi.

Cezalı gibi denizin kenarında bekleyen kayığın suçu neydi peki? O mu alıp başını gitmişti girdaba doğru. Girdabın hiç mi suçu yoktu? Ünyeliler’in hepsi bilirdi ki girdaplar ilk bakışta belli olmaz. Apansız yakalardı. Denizin altında, sudan bir fırtınaydı, hortum gibi. Döne döne yakalardı yutacağını. Sarmal sular, içe solunan bir nefes gibi çekerdi dibe yakaladıklarını. Midesine indirir ve doymazdı. O yüzden kıyıdaki çocuklara ilk tembihlenen, denizde açılmamalarıydı.

Belki de götürdüklerini aynı sayı ile kıyıya getiremediği için kızgınlık hissedilen kayık, üzüntüsünü çocukların ayakları altından kaçışan yengeçleri altında saklayarak ya da yosundan kuşağında gizleyerek  hafifletiyordu.

Saklanamayacak kadar büyümüş yengeçlerin  dişlerinin kolye ucu olarak güzelliği, çoğu kişinin akılını çelerdi. Köşeye sıkıştığında iki karabiber tanesini andıran yuvarlak gözlerini çocuklara dikip kıskaçlarını kaldırdığındaki tehditkârlığı hala beni güldüren, kabuğu terakota kızılı, meşin bir ipin ucunda boyunlara takılmak üzere yakalandıkları an dişleri  kopartılan o yengeçlerin öyküsü peki ya...

Onlarınki alenen yazılıydı dalgaların kıyıya taşıdığı yeşil yosunların şimdi güneş altında koyu kahveye dönüşmüş kupkuru kalıntıları arasında. Dişler zincir uçlarında, cansız kabuklar kuma karışmakta iken. Kurumuş yosunlarla kaplı kumsalı kuşatan, tuzlu deniz suyunda  kendince nakışlanıp  delik delik minicik yuvalar açılmış kalınca dallarla ağaç kabukları arasındaki kopmuş kıskaçlarını, içi boşalmış kabuklarını gördükçe onlar için bir öykü bulmaya gerek  kalmıyordu.
 
Kayığın öyküsü tek sözcüklüktü. Başı, sonu, öznesi belli değil. Birinden mi yoksunluk bir şeyden mi, gizli saklı halde. Adı, öyküsüydü; o kadar. Tek sözcüklük bir hikâye. Dünyada yazılmış, yazılacak en kısa öykü, o kayığın öyküsüydü mutlak.

 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.11.2016
 Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

"Vazo, Tabanı, Parçaları ve Kintsugi" adlı çalışmama;
Resim, internetten alıntıdır.
http://www.kadinhaberleri.com/vazo-tabani-parcalarive-kintsugi-makale,664.html
linkinden ulaşılabilir.
Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci


Paylaş :

17 Kasım 2016 Perşembe

“Sevgi Dilenciliği” adlı çalışmama;


linkinde ulaşılabilir.


Okuyacak olanlar keyifli anlar dilerim.


acemi.demirci@yahoo.com.tr

@AcemiDemirci
Paylaş :

15 Kasım 2016 Salı

Sekiz saat, yedi yüz kilometre


O, kızıl gerdan, ala karga, karatavuk, büyük baştankara, martı sürüleri, nice başka kuş türü, kediler, rüzgar, nem yetmiş yılın dolunayı...

Şu an sekiz saat, yedi yüz kilometre uzaktalar.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
15.11.2016, 21:69
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci


Paylaş :

14 Kasım 2016 Pazartesi

Yetmiş Yılın Akşamında; Karanlık Göğün Altın Tepsi Gibi Dolunayı


“Bu yazım ve yayınımda yayınladığım yetmiş yılda bir gerçekleşen süper dolunaya ait  tüm fotoğraflar bu gece, süper dolunayda benim tarafımdan çekilmiştir. Her zamanki gibi yalnızca kendi çektiğim fotoğrafları kullanıyorum. Başka yerde yayınlanamaz.” 

Ara ara gelen kömür kokusu olmasa neredeyse dağ başından farksız buralarda kimselerin  olmadığı dağlarda, yıldızların çakıl çakıl yanıp sönen göz kırpmaları altında  kamp yapan dağcılar gibi hissetmemek ne mümkün.

Olduğumuz yerde doğal gaz yok. İzmir’den sonra nerede bitiyor doğal gaz bilmiyorum. Rüzgardan ötürü şömine bile tehlikeli bu civarda. Kışın da kalıcı olanlar, bekçiler ya da burayı bırakamayanlar  soba yakıyor o yüzden ısınmak için. Kömürlüsünden. Kömür, kötü kokar. Odun ateşi de islidir; ama yine de kokusu kömürden güzeldir.

Sobalardan tüten  dumanların duyulduğu o eski günlerden şu sıralar. Hani üzerinde kestane pişirilen elma, portakal kabuğu közlenerek içerinin güzel kokması sağlanan ve ille de cız cız cızlayan bir demlik ya da güğüm olan sobalar. Yaz evleri, kışa doğru tam anlamıyla eski kışlardan günler yaşanan kış evleri oluyor. Şaka gibi; ama nemli bir soğuk var etrafta  şimdi. Üşütüyor. Sert esen rüzgarla kemiklere işliyor.  O zaman yazla anılan buralar kışın eşiğindeyken  tablolardaki kış tablosu bu iklim için yadsında da yaşanacak. Gerçek kıştan çok uzakta belki şu nemli soğuklar, ama dumanının kokusu genzi yakan kömürlü soba sıcaklığı ile gerçek kış günü görüntüsünde.

Yetmiş yılın dolunayının günü bugün.  Yetmiş yıl önce görünmüşmüş ay bu haliyle en son. Bugün yetmişinci yılını dolduruşunun gününü kutluyor kocaman bir sevinçle, dev bir portakal gibi parlak mı parlak turuncu renkte.

Yetmiş yıl nasıl adlandırılır? Gümüş yılı değil, platin yılı değil. Olsa olsa gökte süzülen “altın tepsi” yılı bu akşamki ayın  yedi on yıllık aralıklarla büründüğü halinin adı.

Yetmiş yıl önceden  bugüne.  Ve bir dahaki de yetmiş yıl sonra. Bu dolunaya geç kalmış olarak yarın doğacak bebekler, yetmiş yaşlarında görebilecekler   tam şimdiki  anın yine yeniden  oluşunu.
 
Bazı yerlerin göğünün altında olmak ille istenir. Yıldızlar en güzel Muş’ta gözükür. O kadar parlak ve kocaman gözükür ki orada yıldızlar, kaç kat pus, sis, tül altından yıldızları metropollerde cılız ve solgun bir ışık  gibi görebildiğimizi ancak Muş’ta, bir gece kapkara göğün altından yukarıya bakınca anlayabilir insan.

Bilmem kaç yılda bir görülebilen Halley kuyruklu yıldızını seneler oluyor burada görmüştüm. Türkiye’den de gündüz vakti izlenilebilen tam güneş tutulmasında da buradaydım. 14 Kasım dolunayına da burada rastladım. Gökle ilgili güzellikleri, bura göğü altında izlemekten memnunum.
 
Kömür kokusunun  nemli rüzgarla yayılma ya da yayılamaması sırasında üşütücü değişlerini kapişonlar başa geçirilerek hafifletip seyredilen dolunay, yetmiş yıl beklenilecek görkemde Soğuk Koy üzerinden kızıla çalarak karanlıktan çıktı. Rüzgar pervanelerinin kolları önünden geçti. Sonra bulutun içine girdi. Yetmiş yılın utangaçlığıyla. Bir ara buluttan çıkıp yine gözükecektir. Ama saklambaç oynamayı, yedinci on yılda göründüğü bu tek gecede de  unutmayacak sanki.

14 Kasım dolunayının akşamında ay, kocaman. Kızıla yakın turuncu. Altın tepsi gibi. O tepside sunulan da görkemli bir seyir.
Resimlerini çektim. İyi seyirler o halde J
(HER HAKKI SAKLIDIR)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 4.11.2016, 19:21
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

Mazının yumurta sarısı boyaklı konuğu

Yan ev ile taş sınır duvarın dibinde ve bize de dalları sarkmış komşu  mazıdaki dünkü konuk yine o yılgın, bezgin bakışlı; ama o bakışlardaki söngünlüğü sırt ve kanat süsleriyle kapatan böylece bakışları nazarlığı olan saka kuşuydu.

Önce fotoğraf gruplarıma ekledim sakanın dünkü pozunu şimdi de bloguma.

Doğa bir bütün. Kuşuyla ki kuş ağaçta, çalıda, otlarda, tarlada. Böceğiyle ki ateş böceğinden uğur böceğine, kelebeğine çiçeklerde.

O halde ne hayvan sever ne çiçek sever tanımlamasıyla kısıtlanmaksızın, böylesi bir cendereden arınıp bütünü sevmekte  iş. Doğa severlikte yani.

Doğa mı? Dağı, ovası, yaylası, krater gölü, şarlağı, şelalesi, deresi, nehri, denizi; toprağın altındakinden, suyun içindekinden, ağacın kovuğundakinden havada kanat çırpanına doğa.

Öyle değil mi?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.11.2016, 12:18


Paylaş :

13 Kasım 2016 Pazar

Kalıcı anlar için anlar harcama

Nasıl uğraştım, nasıl. Saatlerce. Boynumda bir kilo mudur daha ağır mıdır kolye gibi hiç çıkarmadığım bir fotoğraf makinesi… Karşımdaki dalda kızıl gerdan ya da diğer adlarıyla nar bülbülü yahut kınalı ki kınalı adı bence onu en güzel betimleyen ad…  Her zaman her yerde rastlanılamayacak kuş dalda; objektif yakınlaştırmada; elim deklanşörde… Tam basacağım ki… O da neee! Kadraj boş.

Kaçsınlar, en ufak seste pıırrr gitsinler çünkü etraf terk edilmiş sayısız kedi ile dolu ve kediler dallarda gezinip duruyor kuş avlamak için. Onların hayvan sever hassasiyetindeki !!! insancıl sahipleri!!! hayvanlarını nedense buralara terk ederek kuşlara ve burada kim kaldıysa onların başlarına musallat ederken duyarlılıklarını, samimiyetlerini de ortaya koyuyorlar hayvan severlik, doğa severlik ve insanlık konusunda. İki yüzlülükten başka bir şey değil böylesi mesnetsiz, tutarsız davranışlar.

 Hayvan seviyorsan eğer, o aldığın hayvandan sorumlusun artık. Bakamayacaksan da ne işin var bir hayvan almakla… Kediler,  kuşların azılı düşmanı ve kuşlar sırf bu yüzden burada giderek azalmakta. Yetmedi ikide birde patlayan avcı tüfeklerinin içimizi cız ettiren patlayışları. Gece de patlıyor, gündüz de  Ardı ardına. Ne acımasızlık ve adına spor diyorlar. Değil!!!
 
Kediler, doğalarının gereğini yapıyor. Asıl onları buralarda terk edenlere kızmalı. Ve çoook kızıyorum. Saklamaya hiç gerek yok. Kedi seviyorsan sev, kuşlara düşmanlığın nedir. Ayrıca terk ettiğin bir kediyi de seviyor olamazsın. O zaman ne olursun acaba? Ben yazmayayım. Kedi alıp da hayvan sever kisvesiyle, kediyi sekiz yüz kilometre ötede terk edip kuşların başına da kalanların bahçelerine de musallat edersen ne demeli, ben yazmayacağım. Herkes bilir zaten ne denildiğini.

 Bahçede yemek bile yedirtmiyor kediler burada kalan üç beş kişiye. Önce bir derken üç, beş, sekiz tane oluveriyorlar kapkarasından siyah beyazına, tekirine,  samuruna, alalı sarılısına.  Beslemek mümkün değil buncasını. Ortalıkta dolaşmaları da iyi değil çünkü kuş sesi duydular mı doğruca ağacın altına gidip avcı pozisyonuna geçiyorlar. Ellerimi çırpıyorum ürküp kaçsın kuşlar diye. Kediler bana kızgınca bakıyor. Şimdi kızması gereken kim oysa J))

Sözlerimiz değil göstergemiz; gösterge, tavır. Söz kolay, düşüncesizce ediliveren bir şey üstelik de. Tutum, söylediğini yapmak, asıl olan bunlar işte. Ama zor olan da. Beklense de görülemeyen de.  Hayvan severim demek demekle olunacak bir şey değil yani. Kedi terk ederek hayvan sever olunması da olacak şey değil. Offff….

Çok uğraştırdılar kuşlar bugün beni. Hiç şikayet değil; ama uğraşıyorsam bir kare olsun, elimde olsun  isterdim. Kadraj boş kalmasın isterdim.

Sonunda yine kızıl gerdan ya da diğer adlarıyla nar bülbülü yahut kınalı yetişti imdada. Önce öyle güzel pozları vardı ki yedi, sekiz metre ötemde. En ufak harekette kaçıyor. Sonunda kızıl gerdan zeytin ağacı dalındayken yakaladım kareyi. Çok da yaklaştırmadım çünkü  sesten ürküp kaçıveriyor.

Mazıdan gelen sese yönelince de yine orta kattayken, sakayı gördüm yeniden. Az önce de nefis bir kuş daha. Tam emin  olamadım cinsinden.

Uğraşmak zor; ama semeresi güzel. Uğraşmak çok vakit alıyor, zamanı tüketiyor; ama semeresi her zaman için kalıcı. Ve bu da mutluluğun aslında yalın bir tanımı.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.11.2016, 13:42


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci