3 Aralık 2016 Cumartesi

Karın Sesi

Kar, haber vere vere gelir. Yakınlarda olduğunu uğultuyla fısıldar. Kar şarkısı, keskin bir ıslıktır. Kamçı şaklaması kadar tizdir.

Kar, soğuk bir esintiyi ulak gönderir önce. Sokak sokak, çatı çatı dolanır o esinti. Uğramadığı yer kalmaz. Duymayan da kalmaz böylece. O soğuk  sese  “kar soğuğu” denir.

Sanki zirvesi buzul kaplı bir dağın buz tutmuş boğazından üflenip, kirpikleri kırpıştıran bir soğuk üfürüş, gökte bulut bulut  dolanan yoldaki karın tellallığını usanmadan yapar.

Uğultulu ayazın nefesi  alna sertçe vururken, elleri dondurur. Donan eller, nefesle ısıtılmaya çalışılır. Kuşlar pencere kenarlarına konup içeri bakar ürkekçe. Biraz ekmek kırıntısı, birkaç buğday tanesi için. Sokaklardaki kediler, köpekler zaten yaz aylarında bile karınları aç gezerken  kışın iyice zora girer hayatta kalmaları.
 
Ya evsiz barksızlar!!!! Onları yazmak bile insan olarak çok acı.

Bağıra çağıra, uğultuyla soğuk bir rüzgarın “yakınlara kar yağmış” fısıltısını yayagelen  kar, yağarken pamuk gibidir. Taneleri şekil şekil. Yerde tuttuğunda da gelişindeki patırtıdan çok uzakta bir dinginliğin rengindedir. Alabildiğine sessiz, sakin.

İlk resim, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda. Fotoğrafları  bu sabahı çektim.

(Her hakkı saklıdır)

.Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03.12.2016, 08:42

 @AcemiDemirci
Paylaş :

2 Aralık 2016 Cuma

Masal Kutusu


Daha önce  serviste yanındaki boş koltuğa koyduğu o güpgüzel doğum günü hediyelerini anlatmıştım arkadaşımın. El emeğiydi doğum günü için gelenlerin hepsi. Çiçeğine dek. Taze çiçek de var tabii. O evde beklemekteymiş Solay’ı. Hediyeler, eşinden.


Bugün arkamdaki koltukta oturuyordu Solay. Selamlaştık, birkaç cümle konuştuk ki kolu arka sıradan öne uzandı. Küçük bir teneke kutu. İncecik ve kare şeklinde. Üzerinde bir renkli kağıt yapıştırılmış. Kağıdın üzerinde masal kutusu yazıyor. Bir de el ile yapılan bir resim …

Kapağa bakarken kutunun içini de açtım. İçi, tıpkı masal kitaplarının kimisinde sayfa tek tek açılmaz da akordeon gibi açılır ya. Hani masalda tavşan varsa sayfada değil de sayfadan kesilmiş gibi bir tavşan çıkar ya. Öyleydi.



İnce kutunun zemindeki kağıdın üzerinde başka kağıtlardan kesilmiş diyelim ki ağaç ve başka şeyler. İnce bir iş. Masalı bir kutuya sığdırmak. Dahası masalı bir kağıttan eliyle keserek kutuda saklamak.


Çok beğendim, öyle ki bir çocuğun bakabileceği hayranlıkla evirip çevirdim. Gözün kaldı. Yani fotoğraflarını çekebilmeyi istedim o an. Masal kutuları için masal yazmak için.  


Daha ondan gözümü alamamışken ikinci bir tane uzattı. O da bir küçük teneke kutu. Daha derin. Dikdörtgen. Kutunun üzerinde, resim çizilmiş ve yazı da iliştirilmiş  yapışık halde yine bir kağıt. Başka bir masal kahramanı saklı içinde. Bu kez kahraman Kırmızı Başlıklı Kız. Çok güzel kutu bunlar. Resimlerini çekmezsem olmaz. Bir sormalı arkdaşıma ne diyecek, eve götürüp resimlerini çekmem konusunda.


“Ben bunları kaybedeyim mi tam şimdi, burada? Bulanı da ben olayım mı?” dedim şaka yollu; ama aslında ciddi ciddi. Arkadaşım ciddileşti. Cevap  beli J  Bu arada üçüncü kutuyu uzatmaktaydı. “O zaman bunu da kaybedeyim” dedim gülerek. Solay yine çok ciddi. Kaybetmemi istemiyor belli J))


Hala resimlerini çekmek istiyorum. Arkadaşımdan belirgin bir cevap yok. Daha üsteliyorum. Yok onca emek gider de gelmez korkusunu aşıladığım belli. Yerinde olsam ben de vermezdim.  Benim için değeri yüksek olan şeylerin maddi değeri hiç olmasa bile yerinde olmalı. Başka yerde değil.


Meğer Solay kendi yaptığı masal kutularının fotoğraflarını çekmişmiş. Yani masal kutularının fotoğraflarını ben çekemeyeceğim; ama arkadaşım kendi cep telefonuyla çektiklerini bana gönderecek. Cep telefonumda internet olmayınca bana gönderdiği masal kutularının resimlerin evde görebildim.

Solay

İlk kez, ve yalnızca bir kereliğine, istisnai bir durum olarak kendi çektiğim değil, çekme imkanı bulamadığım için arkadaşımın  çektiği resimleri yayınlıyorum.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.12.2016, 19:19

 @AcemiDemirci



Paylaş :

1 Aralık 2016 Perşembe

Kara Kadifenin Beyaz İncileri


Ankara’da kar yağıyor tam şimdi. Ne zaman başladı bilmiyorum.


Kara kadife gibi kapkara gökten savrularak, kopmuş ipinden düşmüşcesine  tek tek  saçılan kar taneciklerinin inişleri açıkça görülemiyor. 


Ama sokak lambalarının güneşten ışıklarına nazire edercesine ay ışığı gibi gümüşi  şeritler halinde  yağarken  bir şölen, bir şölen.


Fotoğraf makinemin de üzerine düştüler. Zarar görmeyeceğini umarım.


Kar taneleri, çektiğim karelerde kabuğundan kopup kara sulara karışan inci taneleri gibi parlıyorlar.


Düşüşlerin en güzeli, kar tanesinin gökten yere süzülüşünde.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.12.2016, 22:43

 @AcemiDemirci

Paylaş :

Ay Işığında, Pusta ve Gün Işığında Ruh

Yazı başka, yazışma başka… Yazı, klasiklerden şiirine dek. Yazışma, sadece bir meseleyi anlatma. Gün, tarih, konudan ibaret. Birkaç ayrı elden imzalanarak onaylamalı da hem. Dilekçe hesabı.Yani yazanı, işleme koyanı, cevaplayanı falanı filanıyla edebi yanı yok; hatta adı evrak böyle kağıtların. Yeri kütüphanedeki romanların, şiir, öykü, deneme kitaplarının arası değil; arşiv. Kitaplar ciltlenir; yazışmalar dosyalanır.Yani kestirmeden düz ovaya da “yazı” denilir, mürekkebi duygu dalgalı denizler olan öykülere de.
 
Her kağıda yazılanı edebi yazı sanıp, onun yazı mı yazışma mı olduğunun şaşırıldığı anlara hiç denk geldiniz mi? Elbette elektrik faturası da üzeri yazılı bir kağıttır; ama edebi değeri yoktur. Yani sıralı bir bilgilendirme, duyuru gibidir. Kavramları kodlayabilmek, bireysel gelişmişlikte yol kat etmişliğin göstergesi.

Kütüphaneler dolusu eserlerin bir kısmı edebidir. Bir kısmı da diyelim ki ansiklopediler, bilimsel araştırmalar edebi değil ancak önemli bilgileri içeren yayınlardır. Yani kâğıt ve yazı ikilisinin “yazı” isminde bir evlada sahip olmaları edebi nitelikli yazmak anlamına gelmez. Yazmak, başkadır. Yazmak, kâğıt, kalem ve kalem tutan üçlünün ürünüdür. Aslında kalemi tutanın ürünüdür de o ürünün görünürlüğü ille de kalem, kalemin okunurluğu da ille de kağıt istediğinden üçlü  desek… Üçün bir olma hali, adına şiir, öykü, roman, deneme denilen cinsten yazıdır. Niteliği besbelli. Böyle yazılar, faturalar gibi posta kutularında bulunmaz. Bulunsa bulunsa kitapevi raflarında ya da köşelerde bulunabilir. Adrese gönderilmez;ona gelinir.
 
Az ya da çok, bir şeylere karşı eğilim ile doğuyoruz. Bu eğilim, artık açık açık kendini gösterdiğinde neye yetenekli olduğumuz ortaya çıkıyor böylece. Birinde bir şeye yetenek olabilir, hem de o yetenek ile ünlenmiş, namlanmış insanlarınkinden de fazla fazla olabilir üstelik. Fazla yeteneğin de yapabileceği fazla şey olmayabilir yeteneklerin üstüne üstüne gidilmeyen anlayışlarda. Öyle ortamlarda olması gereken başka şeyler de var yani, yeteneğin yanı sıra. Arkadaki rüzgârın gücü diyelim ki… O yeteneğe yelken olabilmek... Fırsat sağlanması… Ne güzel yetenekler bu saydıklarım bir yeteneğin önünü açabilmek için. Ama nerde? Eğer olsaydı belki kaç Shakespeare çıkacaktı bizden kim bilir.

Güttüğü sürünün başındaki çobanın atının tüyünden fırça yapıp tablolar ortaya koyduğunu okuruz zaman zaman. Ya da kimin söylediği artık çoktan unutulmuş yanık bir türküdeki sözlerin nasıl bir edebi şölen yaşattığı çok olmuştur kulaklarımıza, ruhumuza. Yetenek olsa da yeteneğin üstüne gün ışığı vurmuyor, pus çöküyorsa o yetenek sahibine acı verir. Çünkü yetenek denilen şey kıpır kıpır bir şeydir. 


Resim yeteneği olan biri, amfide bir  dersi dinlerken ille önündeki kağıda çiziktirecek; çobansa eğer resme eğilimi olan, o da yerden aldığı bir dal ile toprağa bir şeyler çizecektir. Yetmedi tandırdan aldığı odun közleri, kömür parçası ile kayalara resim döşeyecektir. Ya da sözeyse eğilimi, deyişler, türküler dökülecektir ağzından. Eskiden kadınların uyumayan çocukların uykusu gelsin diye müthiş bir kurguyla bir çırpıda uydurdukları, çocukların ağzı açık dinledikleri masallar, nasıl edebi yetenekli ninelerin, annelerin olduğunu gösterir. Onca masalı, sıra dışı öyküyü bulup buluşturduklarına bakılırsa adlı sanlı pek çok öykücüden de hiç geri kalır yanları yoktu onların. Ki öylesi hem de peşi sıra anlatılagelenlerin en ünlüsü Bin bir Gece Masallarıdır. Kahraman yine bir kadın. Şehrazat.

Bir bakarsınız cerrahtır biri eğitimiyle; ama ruhu başkadır. İçi besteci oysa. Gel gör ki eğitimi ayrı alanda, elleri neşterli. Ama ne besteler yapar bir bakarsın  udun tellerine. Kanunlara, tamburlara.

Bir bakarsınız nükleer tıptır uzmanlığı; ama iş çıkışı nefesini kesen o meslekten  kendi iç dünyasındaki yatkınlıklarına kaçar. Nefesini elindeki “ney”e solur bu kez. Ya da bir pena sözcülük eder anlatacaklarına, gitarının tellerine vurduğunda.  Bir bakarsınız hukuktur eğitimi; ama bir roman yazar okunmaya doyulamaz. Mühendistir; ancak pek çok edebiyatçıyı geride bırakıp yazdığı roman ile ödüller toplar.
Para, bir yerde esir ediyor herkesi belli saatler boyunca hayatı sürdürebilmek için. O saatler yaşamın bloke olmuş saatleridir haliyle. Yani üstüne beton dökülmüş anlar. Hayatımızın sürmesi için içselliğimizden uzak; ama işe vakfedilmiş saatler. Ruhunuzla değil cismen olursunuz o anlarda, ortamlarda. Yaşam kalitesi, beslenme, barınma, giyim kuşam, ısınma falan falan derken bunlar için belli bir harcama, gider mutlak gerekli. Parayı sevin sevmeyin o kadar için mutlak cepte belli bir tutarın olması şart. O tutar, sizi gönüllü esir tutar hayatınızı kazanmak doğrultusunda.

Hayat, çalışarak kazanılır. Nüfus ve iş konusundaki verilerin gerçekliği içindeyken işi olanların artık sevdiği mi sevmediği mi yoksa tabiatına, yeteneklerine uygun mu değil mi irdelemesini yapması bile ona hak görülemeyecek bugünün koşullarında yatkınlıklar, yetenekler başka iklimken para için çalışılan işler bambaşka iklimler olabilir. İçinizdeki gülleri, çiçekleri yeşerteceğiniz topraklarda olamazsınız yani beton dökülmüş saatlerde. Eğer doğuştan o iş için yaratılmışsanız ne ala. Çok iyi bir denk geliş o zaman bu hal. Ama böylesi denk gelişler dışındakiler, kafesteki kuş misalidir. Kuşturlar kuş olmasına da; ama kafestedirler. Uçamazlar. Konacak dalları yoktur bloke saatlerde.
Yani kupkuru bir sünger olmak var bir işe, başlangıca adım atarken dümen suyuna girdiği suyu emebilecek bir de zaten su emmiş bir sünger olmak var ki suyun derinliğinden koparılıp çıkarılmış. Zaten su emmiş haldeyken başka hangi suyu emebilecektir ki? O sünger, artık sudan çıkmış balık gibidir olsa olsa böylesi ikilemlerde.

Bu ikilem,  asla işlerimizi sevmiyoruz anlamına gelmez. İşlerimizi çok seviyoruzdur; ama ruhumuz diyelim ki bankacı değil batik sanatçısı, bahçıvan, heykeltıraş olmak için yaratılmıştır. Ya da kilden çömlek yapmak için. Yahut da çiftçi ruhluyuzdur alabildiğine uzanan göğün altında. Başaklar, çavdarlar, kayısı ağaçları, zeytin ağaçları, nar ağaçları, dutluklar içinde çalışmayadır eğilimimiz. Oysa beton duvarlarla çevrili, gün ışığının küskün olduğundan güpegündüz elektrikle aydınlanan  beton saatler ortamında o anları ruhumuzla değil akıl ve cismimizle yaşarız. Yani sacayağı, bir noksan tutunur bastığı yere belki de. Ancak bunu kanıksarız zamanla, gerçeklerin farkındayızdır; o saatlerde ruhumuz bizden uzakta olduğunu da iyi biliriz.Cismimiz gün ışığındayken ruhumuz ay ışığı altındadır yani. Ay ışığı, uykunun eş anlamlısıdır, ruhun pus altında kalmasıdır.
Ne zaman kendi bilgisayarımızın başına otururuz o saatler dışındaki anlarda ya da tuvalimizin karşısına geçeriz veya elimize bir ney alıp üfleriz o zaman  ruhumuz ay ışığı kafesinden gün ışığına uçar. Ve istediği bir dala konar. Ruhu besteci olandan bir beste, ressam olandan bir çizim, bahçıvan olandan saksılara dikilen meyve ağaçları, sebze tohumları, yazar olanlardan da yepyeni denemeler, öyküler dökülür yatkınlıkların sırasının artık gelmiş olmasının sevinciyle.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.11.2016
Acemi.demirciqyahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

“Kapkara girdaplardaki şen kahkahalar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim

(Her hakkı saklıdır)
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

30 Kasım 2016 Çarşamba

Islak Sarı Yokuş

Saatlere denk gelen anın rengi  geçen yılki gibi değil. Geçen yıl, sabahları gün ışığı altında inilirdi yokuş. Bu yıl alacalı, dumanlı saatlerde çiğneniyor. Karanlık henüz kalkmamışken daha. Buralarda sokaklar zaten kalabalık değildir. Sabah karanlıkta geçilen yokuş; akşam da karanlıkta çıkılıyor haliyle.


Evlere iş için gelen kadınlar bile beş, on dakika ötelemişler galiba binecekleri otobüslerin saatlerini. Çünkü iki gündür, her gün  görüp “Günaydın” dediğim dik bakışlı  olan ile  karşılaşmadım.


Karanlık filan; ama an olarak sabah o an. Haliyle sokak lambaları yanıyor. Epeyce bir sonra da sönüyor. Karşı kuleler ışıl ışıl. Sarı olmasa lambaları yani yumuşak değil de gün ışığı denilen renkte, inci ışıltısında  olsaydılar eğer, buz parıltıları  gibi yana parlaya göğe uzanırken onca kule,  insan bir buz dağı karşısındaymış gibi hissedebilirdi kendini.


Bu sabah Ankara’da yağmur vardı. Sokak lambalarının sarı ışığının vurduğu ıslak cadde, sanki avuç avuç altın tozu dökülmüş gibi yanıyordu.



Fotoğraf gruplarımın ardından burada bu sabahın karesi.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.11.2016, 22:17
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

28 Kasım 2016 Pazartesi

Nefesi oksijen üfleyen ağaçlar altında nefes almak!

Havadan çok önemsediğimiz ne var şimdilerde. Temiz hava demek, rahat soluk demek. Hava, ağaçlıklı, esintili yerde en temiz. Nefes almak oralarda can bulmak. Geniz yanmadan. Ciğerler kirlenmeden.

Hava, en kıymetli şey, yaşam söz konusu olunca. Hava ve su olmadan hayat olmaz.

Bir yerin havasının  temiz olması oradaki yapılaşmadan, nüfus yoğunluğundan, esintisinden, nem oranından, ağaç yapısına dek ince bir konu.

Ağaçlıklı yerlerde soluklanır ille de. İlle su kenarında yani bir ırmağa aksi vurmuş meşe altında diyelim ki hayat, soluk, hava en iyi duyumsanır. Nefes alınır doya doya.

Havaya uzanan sivri, yuvarlak, dilimci yeşil minik eller vardır; rüzgarda salınırken el sallar gibi. Aslında el sallamaz, savurtur çeri çöpü. Ortalığı temizler. Oksijeniyle. Oksijeni ağaçlar üretir. Havanın kalitesinin belirleyicisi ağaçlardır yani.

İşte o ağaçlardan biri var ki… Küçük ibreli bir çam çeşidi. O, havayı en iyi süzüp arıtan ağaç. Temizleyen. “Ardıç” diyorlar ona.Önce fotoğraf gruplarımda şimdi blogumda.

 Ardıç çamı, Çeşme’nin ağacı. Ziyadesiyle orada yetişebiliyor. O kadar az ki sayıları şimdilerde, dalı bile budanırken kılı kırk yarmalı… Değil kesmek!!!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin yüksel (Acemi Demirci), 28.11.2016, 22:33

Paylaş :

27 Kasım 2016 Pazar

Ufuktan kaçan günbatımı, küpe olunca bir ağaççıkta

Kır bayır, dağ eteği, tepesi, pek de ayak altı olmayan yerlerde kendiliğinden yetişen ağacımsı bitkiler olur hani. Sessizce büyürler, salkım salkım çiçek açarlar. Meyve verirler. Kimisi küpeler gibi salınır. Mesela Çeşme'de "kumara" başka yerlerde "koca yemiş" ya da  "davulga" da  denilen o nefis meyve. En bilindik adı  dağ çileği.

İlkten ağaççığıyla karşılaştığınızda, mevsim eğer sonbaharın sonlarıysa dağ çilekleri, kırmızı bilyeler asılmış gibi gözüküyor uzun yapraklar arsında. Üstleri pütürlü. İlk görüşte bıraktığı izlenim bu iri bilyelerin sanki kırmızı deri ile kaplanmış olduğu. Henüz ham dağ çilekleri,  pek yanıltmaz bu izlenimi uyandırmış olmakla, sertçe bir meyvedir olgunlaşmadan önce. Hamken sarı renkte hem. Kızararak olgunlaşıyor.  Olgunlar al, kırmızının her tonundadır.

 Ham, yarı olgun ya da olgun meyveler dalda bir aradayken gün batımının renklerine boyanmış, bir dalda salıncağa binmiş çok iri bilyeler gibi görülürler.  Gün batımı sanki ufuktan kaçıp gelip ağaççıktaki meyvelere konuvermiştir yemiş olup.

Çiçeği, muhteşem bir düzenleme. Zarif bir salkım gibi. Meyvesi ile bir arada ağaççıkta. Çok şaşırtıcı bir ağaççık dağ çileği çalısı. Yaprağıyla, meyvesiyle, çiçeğiyle, renkleriyle.

Olgun meyve, meşinmişcesine pek mi pek görünse de çok narindir. Dikkatlice toplanmazsa ezilir. Uzun süre pakette kalamaz. Yine ezilir.

Fotoğraf guruplarımda yayınladım ilk, dağ çileği resmini. Şimdi sıra burada.

Eğer binalar, siteler, kuleler, ya da her önüne gelence her yere, her yana yapılar  yapılmaya devam edilirse bu kıyıda köşede, dağların kenarlarında yetişen meyveli ağaççık da beton altında kalacak. Dahası anılarda kalacak.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.11.2016, 22:28
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci