17 Aralık 2016 Cumartesi

Mevlana

17 Aralık, Şeb-i Arus yani Düğün Gecesi anlamında Mevlana için.


Geride ne sözler bırakarak göçüşünün 743. yıl dönümü bu 17 Aralık.

Mevlana'dan:

Dünle beraber gitti düne ait ne varsa, bugün yeni şeyler söylemek gerek.
 
Gözyaşının bile görevi varmış. Ardından gelecek gülümseme için temizlik yaparmış.


Aklın yoksa yandın, ya kalbin yoksa o zaman sen zaten yoksun ki.


Denizde inciler derinde olur. Çer çöp sahilde olur.

Yalnızlığın en kötüsü, anlamayanların arasında kalmaktır.

Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.12.2016, 22:46

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci


Paylaş :

24 Ayar Ağıt

“21 Ağustos 2012 tarihinde blogumda yayınlanmış bir yazım. O zaman da hiç yayınlanmak istememiştim hele bir vesile daha olsun da bir kez daha hatırlayalım bu yazımı hiç istememiştim. Bu güne dek.”

24 Ayar Ağıt

En az yazılan konular insani yazılar. Pek çok kişi politik yazıların, sohbetlerin  içinde. Hiç değilse büyük bir bölüm.Bu kaptırmışlıkta  yiten değerler, insanca konular az hatırlanıyor. Günün akışı belirliyor elbette yazı konularını.  Ben, insan olarak doğmuşların, insan olarak çocukluk geçirmiş, yeni yetme olmuş, hayatla boğuşmuş, yaşlı olup yalnız kalmış güngörmüşlerin öykülerini  görmezden gelemiyorum.

Hiç yayınlamak istemedim 24 Ayar Ağıt adlı yazımı. Bir yürek kanaması sonucu yazılmış ve kendime kalmış bir yazı olarak dağarcığımda saklı kalmasını isterdim.. Hiç bir zaman bu yazımı yayınlayacak bir vesile olsun istemezdim. 

Üzüntüler farklı farklı anlatılabilir. Ben de üzüntümü böyle anlatabiliyorum. Allah, bir daha böyle acılar göstermesin.


24 Ayar Ağıt

Som bir ağıt bu. Ağı ağıt. 24 ayar.

Çoğu daha yirmi dördünde olmayan yirmi dört yiğide ağıt. Ömründe yirmi dört kere günyüzü görmemişlere ağıt. Teskeresine yirmi dört kala kanlara boyananlara ağıt. Daha evleneli yirmi dört gün olmayanlara, yeni doğan bebesi yirmi dört günlük bile olmamış kara gözlü, mavi gözlü, ela gözlülere ağıt.

Gözleri en erken kapananlara yakılan ağıt bu. Gözleri arkada kalmadan kapandı onların gözleri. Başka yerlerde televizyon başında gözkapakları uykudan kapananlar yataklarına giderken. Gözleri arkada kalmadı belki; ama onları oralara uğurlayan anaların, eşlerin, nişanlıların, ablaların, sevdiceklerin gözleri arkadaydı hep. Ta ki kapıda sarılacakları bir asker görene kadar. Oğlu askerde bir ananın, bir babanın kapıda asker arabası görmesinin tek bir anlamı var; bilir bunu asker anaları babaları. O analar babalar artık şehit ana babası olmuştur.

Katıksız bir ağıt bu. Öyle saç baş yolarak, yerden yere atarak çeşnilenmez. Bazen gözden yaş bile akmaz. Ama el ayak buz keser. O daha yirmi dördüne bile varamamışların, on dördündekiler için de otuz dördündekiler için de seksen dördündekiler için de gencecik göğsünü siper ettiği bilindiğinden.

Öyle kendi kendine bir ağıt değildir bu. O acıyı çekenlerin binlercesinin aynı anda, birbirinden habersiz; ama pek çok başka bilinmedik, görülmedik yüreklerin de dağlandığını bilerek yanmasıdır bu. Yolda yürürken karşılaşılan liselilerin yüzüne kıyıp bakamamaktır. Seneye mezun olunca belli ki iki seneye kalmaz asker olacak o çocuk.

O çocuk... O, daha çocuk… Taptaze bir fidan. Anasının kuzusu. Bu ülkenin geleceği. O daha çocuk! Ama belki iki yıl sonra bir şehit, o çocuk.

Gazetelerdeki asker resimlerine bakamamaktır ağı ağıtın içte susmaması. Hem acıdan, hem utançtan. Nasıl da yiğitler. Nasıl da aslanlar. Daha dünkü çocuklar; ama makamın en yücesindeler. Çok değil iki yıl önce okul sıralarındayken şimdi şehitlikte yatıyorlar.

Yirmi dört yiğidin yirmi dört yiğit ana babası kaldı geride. Yirmi dört kapıya kara haber gitti. Kara haberi götürenler de yılgın. Onların da işi zor. Ama kara haber hazırlayanlar... Onların işi daha zor. Allah sormaz mı bunun hesabını?

İstanbul'dan, Sakarya'dan, Çorum'dan, Artvin'den, Ankara'dan, Konya'dan o yirmi dört kahraman. Yerleri peygamberlikten sonra en yüksek makam olanlar onlar. Biri de Aksaray'dan. Yunus'muş adı. Saf bir Anadolu çocuğu. Vesikalık resminden bile belli. Arılığı duruluğu. Onu yetiştiren eller sağ olsun. Onu vuran eller mi? O eller de, onların ellerinden tutanlar da Allah'a havale.
 
Aksaraylı Yunus da şehit oldu çukura düşmüşlerin saldırılarında. Yunus’a nasıl yandığımızı nasıl anlatalım.. En iyisi Yunus ile anlatmak o yangını. Koca Yunus Emre'nin dizeleriyle.

Bu dünyada bir nesneye yanar içim, göynür özüm.
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.”

Gök ekin gibiyken biçilen, göklere yükselen yirmi dört şehidin o temiz kanları karıştı yine topraklarımıza. O kanlar ki binlerce yıllardır yurt yaptı aktığı yerleri. Bir yurt, binlerce keredir tekrar tekrar yurt yapılıyor çocuk kanlarıyla. Kanları yerde; nurları gökte. Yanık ana baba yürekleri bir göz köy evinde, daha yirmi dördünde bile olmayan şehitler, peygamberlikten sonraki en yüksek makamda; mekanları cennette.
(Her hakkı saklıdır)

Acemi Demirci, 23.10.2011





Paylaş :

15 Aralık 2016 Perşembe

Karanlıkta İplik İplik Kar

Yarın bekleniyordu.


Bekleyemedi.


 Yağmaya başladı.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.12.2016, 21:31
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

“ÇİTLER” adlı çalışmama;




linkinden ulaşılabilir.



Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

14 Aralık 2016 Çarşamba

OYUNUN KURALI

Bir kurallar dizisinde dönüp duran dünyaya,  dokuz ay beklemek kuralıyla geliyoruz daha doğarken. Her olgunun özünde, doğasında kendi kuralları yatar. Kalbin dakikada atış sayısına kadar. Hayatın düzeni demek olan kurallar apaçık ortadayken hepimizce kanıksandıklarından  fark edilmez olup çıkmışlardır. Şaka gibi!

İnsan olarak hiç sevmediğimiz olguların ilki belki de kısıtlamalardır. Yani sosyal normların kimisi. Dünyanın bile kuralı varken dünya üstündekilerin hiçbir kurala tabii olmayacağını düşünmek, aslında bazı şeylere hiç kafa yorulmadığı, düşünmekten de en az kurallar kadar hoşlanılmadığı anlamına gelir. Dünyanın dönüşündengüneşe uzaklığına, gecesinden gündüzüne, mevsimine, her dört yılda bir aylardan güdük Şubatın yirmi sekiz günden yirmi dokuza sıçramasına,ayın döngüsüne, yer çekimine… Hepsi dünyanın yazısız; ama tıkırtıkır işlemiş, işleyen, işleyecekyasaları değil midir?

Okula başlama yaşından bitirmeye  yaşam bir kurallar silsilesidir. Bir çocuğun  el kasları ancak yedi yaşında kalem tutma  becerisini kazanır. Çocuklar, her beceriye sahip değildir malum. Zamanla bedensel ve zihinsel yetenekleri gelişecek ve ergin olmaya adım adım yaklaşacaklardır. Büyümenin kuralı budur. Bir de tökezlemeler, düşmeler, kalkmalar.

Sofraya gelen yemeğin yani karnın doymasının, bir semere için bin çaba  gösterip uğraş vermenin kuralı, “emeksiz yemek olmaz” diye özetlenivermiş. Böylesi özetler birer özdeyiş ise, özdeyişlerin kuralı arkalarında koskoca deneyimlerin olmasıdır.

Kurallar ne kadar sevilmese de koruyucu ve kollayıcıdır. Bahsettiğimiz kurallar,toplumsal düzen için gerekli olanlar elbette. Uygarlık yoluna döşenmişolanlar. Yani trafiğinden sıra beklemesine, lafa söze girmekten  tartışmasına hatta. Tartışmak, anlaşmazlıktan dolayı da, uzlaşma aramak için de olabilir. Bir konuyu kuralına göre ele almak, uygar insanın imzasıdır.
 
Kuralsızlık, karmaşadır. Kuralları sevmeyenler için “kargaşayı seviyorlar o halde”desek  pek de yanlış olmaz. Ama kural tanımazların yüzüne bunu söyleyin de bakın nasıl girişiverirler  ağızlarını açıp gözlerini yumarak.

İnsan olmanın kuralı, önce insan olduğu için bahşedilen aklın yolunda gitmektir. Aklın yolu da birdir. Eğer düz yolu değil de çatal yolları, çıkmazları yeğlerse biri ya da birileri, işler çatallanacaktır. Oysa neydi yol için kural? Aklın yoluydu.
 
Bir kurala uymak ya da uymamak bizim yansımamızdır. Kurallar boy aynasıdır yani. Halimizi yansıtır. Diyelim ki sırada beklememiz gerekirken bekleyenlerin gözünün içine baka baka, pişkince sırıtarak önlerdeki bir tanıdığın yanına ilişivermek mi yoksa uygar insana yakışanı yaparak beklemekte olanlara saygısızlık etmeyip haklarını çiğnemedensıraya girmek mi?

Kural kavramı ilkten bir şeylerden alıkonulma, kısıtlanma, yasaklar gibi algılanıyor.  Kısıtlanmak, alıkonulmak da kimilerince hiç istenilmeyen şeyler. Oysa bazı kısıtlamalar hayatidir ve olmazsa olmazdır. Neler mi?

Diyelim ki hız kısıtlaması. Işıkla yarışılmaz. Trafikteki kimisi  ne yazık ki ışık hızına öykünür gibi davranıyor. Kimileri de suya, doğaya, havaya meydan okurken aslında onların kirlenmesi, azalması, yok olmasıyla insanlığın geleceğine meydan okuyor. İnsanlığın geleceği, bugünkü neslin torunları ve onların çocuklarıdır elbette. Oysa doğanın kuralı, dengesinin bozulmamasıdır. Bu durumda şehirlerialabildiğine genişletip tarlaları, köyleri yok etmenin kuralı da sakın ha  bir gün aç kalmak olmasın?

Kuralları çiğneyenleri her an  yollarda görüyoruz. Ne hız sınırlarını tanırlar ne çöp kutularının anlamından haberdardırlar. Onlar,  yoldakilerin hayatlarını umursamadan makas atıp sanki sanal alemde oyun oynarmış gibi delicesine sürer, bir yandan da telefonla konuşurken  bu arada içtikleri sigaranın boşalan paketini, yediklerinin ambalajlarını yola savurtmaktadırlar. Yolları böyle tehlikeye bürüyüp belki de canları yakarak, kirleterek geçerken asla vazgeçmedikleri şey, göz bebekleri gibi sakındıkları arabalarının düzenli temizliğidir. Ha bire yıkattırırlar, temizletirler. Tıpkı kendi evinin içi temiz olsun da kapısının önü nasıl olursa olsun zihniyetindekiler gibi. Oysa temizlik bir bütündür. Temizliğin kuralında sadece arabanın, evin içi ayrımı yoktur. Tüm ortamlarıhatta daha fazlasını kapsar. Ağız temizliğinden tırnak temizliğine dek. Temizlik, falanca deterjanınınçamaşırları kar beyazı ağartmasına indirgenemez. İnsan düşüncesinden, kalbinden, yaptıklarına değin bir silsiledir. Yani temizliğin kuralı,  üstbaşın makinede su ve sabunla arınmasından başka ayrıntılar da içerir.

Yapımından yıkımına bir bina kurallara tabiidir. Yapıların diyelim ki deprem yönetmeliğine uygunluğunun ne denli gerekli olduğunu en iyi bilen ülkelerdeniz. Bilmek de yetmiyor korunmak için. Bilineni göz ardı etmemek, unutmamak da şart; kural yani. Kural demek, sırası gelince, yerli yerinde, olması gerekenlerin gerçekleşebilmesi demektir.

İmrenilen yaşam tarzlarının süregittiği yerler, hepsi de gerektiği için belirlenmiş akılcı kurallara uygun yaşanan yerlerdedir. Bu, bir ülke de olabilir, bir küçük işletme de.

Uygar ülkelerde hayat, kurallarla akar. Çöplerkâğıtsa, camsa, plastikse ona göre saatinde  kutulara bırakılır. Trafik, kuralıyla işler. Kural, düzenin işleyen çarkıdır. Onları çiğnemek, çarka çomak sokmaktır.Tekere çomak sokulursa ne olacağı da bellidir.

Kuralları çiğnememek kadar çiğneyenleri uyarmak da önemli. Ancak her ortamdaki kural çiğneyiciler, bu uyarıların anlamını  anlayacak yetkinlikte olmadığında uyaranın başına tatsız şeyler gelebilir. Kurallara uyulması beklenmemeli, sağlanmalıdır yani. Emniyet kemeri takma alışkanlığını nasıl kazandığımız hatırlasak mesela!

Nehrin kuralı,denildiği gibi aynı suda ikinci kez yıkanılamamasıdır. Zamanın kuralı, döngüdür,her gecenin sonunda yeni günün doğmasıdır. Yaşamın kuralı, hava ve sudur. Hayatın sürmesi,hava, su, besin ile kurallanmıştır.

İnsanlığın kuralı, kendine yapılmasını istemediği olumsuzlukları başkasına yapmamak olmalı. Herkes kendisi için bunu ister; ama uygulamada herkes başkasını ne kadar dikkate alıp umursar, orası  kişisine, anlayışa göre değişir.

Herkesin her konuda  kendi kuralı, “bence”si olamaz. Herkesin kendi çalışma, uyku, çay, kahve saatleri gibi kişisel ve başkalarına en ufak zararı dokunmayacak kuralları olabilir. Diyelim ki biri ayda en az bir kitap okuyup bir film izleyip bir kez tiyatroya gitmek kuralını alışkanlık edinebilir. Bunun kendinden başka kimseye bir etkisi olmaz. Ancak trafikte ortalığı alt üst etmekten doğa tahribatına, yasak ava değin kuralların ayniliği elzemdir. Aynilik yani bir olmak, düzendir. Olmaması düzensizlik yani karmaşa yani kaos demek, malum.
 
Her yaşam, dünya üzerinde kendi oyuncusunun oynadığı bir oyunsa, oyunların da kuralı vardır. Oyunu kuralına göre oynayanlar, doğru hamlelerin  kotarıcıları olacaklardır satrançtaki gibi. En zor oyun satrançta herkesin çok başarılı olması beklenemez. Üstelik piyonu daha çok olan bir oyundur.

Kurallar, düzenin yapı taşları ise çekilip yerinden oynatılan her taş, trafiğin, beslenme zincirinin, uygarlığın, doğanın dengesininbozulması olmaz mı? Denge bozulursa  eğer, ayakta kalınabilir mi?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.12.2016
 Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

13 Aralık 2016 Salı

AKREP ve ATEŞ

“AKREP ve ATEŞ” adlı çalışmama,


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

12 Aralık 2016 Pazartesi

Kış Arısı

En son Mayıs ayında kullanmıştım. Ondan beridir de yerinde duruyordu. Dün bu havalarda  iyi gider diye aklıma gelmişti. Çıkmak üzere olduğumdan üstelememiştim.

Bugün, yani Pazar günü  çıkmadan önce yine aklıma geldi. Kullanmak üzere yerinden aldım. Boğazlı da, sıcak tutar. Ortalık buzlu olmadığından da gayet uygun.

Ayaklarıma geçirip asansöre yöneldim. Çağırmak için düğmeye basmıştım ki feci bir acı hissettim. Zehirli iğne değdi sanki. Anladım. Bir iğneli böcek, muhtemelen arı, yuva bellemiş olmalı hiç olmayacak bir eşyayı .

Aklıma ilk ayakkabılarda yaşayan bir böceğin ısırığının tehlikesi geldi. Bu böcek, ayakkabılara yerleşirmiş. O yüzden olmaz olmaz dememeli kullanmadan önce ayakkabılar ters çevrilip içinde bir şey varsa düşsün diye sallanmadan giyilmemeliymiş. Zehrinden kurtuluş yokmuş çünkü.
 
Daha önce, çoook seneler önce,  Davutlar’ın o upuzun sahilinde  sabah yürüyüşünde iken yaşamıştım bunu en son. Karşı Sisam Adası’ndan bize bilerek gönderildiği söylenen sayısız  eşek arısının yorulup düştüğü  denizin üstünü sanki uçsuz bucaksız yosunmuşcasına kapladığı o sabahlardan birinde sahilde yürüyüşteyken kıyıda kum tanesi kadar çok arı vardı. Kimisi ölü kimisi baygın. Arıların olmadığı kuru, sıcak kumlardan ilerliyordum. Çünkü dalgalar, denizin üstündeki tonlarca arıyı her vurduklarında sahile bırakıyor,  baygınlığını atıp kendine gelen eşek  arıları da arı olduklarını hatırlıyordu.

Arıdan hiç korkmam. Her yan arı ile kaplı olduğundan arısız kumlarda ilerlerken  gözüm hep dağ silsilesinde olduğundan kumlara bakmıyordum. Birden sol ayağım yandı. Sisam Adası’ndan gelen bir arının işiydi bu. Acıdan zıplayınca sağ ayağım da yandı. Birkaç saniye bile geçmeden ikinci kez bir arı işgüzarlığıyla karşılaşmıştım. Hem de iki arının sokması. Anlatılır gibi değil. Uzunca bir süre nefessiz kalmak. İki arı iğnesinden salınanların yaşattıkları. Hemen kumlara oturdum düşercesine de bir türlü kalkılamıyor ama. Dışarıdan bakanlar, Sisam Adasına karşı kuma oturmuş, ufku seyrediyor sanmıştır kesinlikle. Oysa bazı şeyler hatta belki her şey uzaktan görüldüğü gibi değil. O an iki eşek arısının  arılığının sancıları yaşanmaktaydı.

Bunlar  geldi aklıma uzun konçtaki onca bağcığı çözerken. Ayağımı çıkardığımda çorabıma koskoca bir eşek arısı yapışıktı. Arının İğnesi, Zehir; Zehir, Acı Demek!

Ah arıcık, bir kereliğe mahsus bir zehrin var. O bir kerelik zehrini de bir kez kullandığında senin için her şey bitiyor.

Bu mevsimde yuvasında olmayan bir arı. Kış arısı bir eşek arısı. Eksi kaç dereceleri görüyor buralar, bu sıralar. Sabah sekizde -6 derece ısı. Ama hala, Aralık ayında nasıl oluyorsa çamların arasında arılar, sinekler uçuşuyor. Kelebekleri üç haftadır göremiyorum. Kasım ayı ortasına kadar uçmaktaydılar her yanda.

Anlaşılan ayakkabı hele de dağ için olan konçlular yani boğazlılar kışlık arayan arılar için korunaklı gözüküyor. İçeri girip kendilerine bir dolapta yer arıyorlar galiba. Oysa arılar evcil hayvan sınıfından değiller.

Ve anlaşılan “evde arı ne gezer” filan dememeli, onlar öyle demiyor çünkü.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.12.2016, 18:00
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

11 Aralık 2016 Pazar

Kandilimizi kutlar
esenlik içinde nicesine erişmek isterken

tüm dualarımızın kabul olması dileğimle...


(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.12.2016
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İstiridyedeki İncinin Saklanışını Anlamak!

Tüm can yakıcı olgular, haberler, duyulanlar, görülenler, televizyon görüntüleri karşısında hani duyarız ya kimilerinden alıp başını gitmek, bir köşede tüm bunlardan uzakta yaşamak istediklerini… İşte o dilek için; ama duyduğumuz tüm can yakıcı haberler, üzüntüler için yayınlamayı istedim bugün bu yazıyı. Kaçılabilir mi can yakanlardan sahiden?


Uzun kirpiklerinin gölgesi ruhsuz bakışlı solgun yüzüne düşmüş bir portre Greta Garbo  benim için, adını duyduğumda. Siyah beyaz filmlerden bir ad. Devrin modasına göre muhtemelen briyantin ile iyice yapıştırılmış saçlarına hafif de dalga verilmiş belki de aykırı kaçacak kadar farklı biri.

Yaşam tarzı ve yaklaşımları hakkında her şey söylenen Greta Garbo’nun ne hayranıyım ne de tercihleri, inancı ve hayatı ilgi çekici gelir. Sevabıyla günahıyla yapılanlar, onlardan sorumlu olanların konusudur çünkü. Ama bir ayrıntı var, o eskilerin rüzgâr gibi bile değil göz açıp kapayıncaya dek gelip geçmiş akristinde. Kimselerde olmayan bir şey… Köşesine çekilmek!

Filmlerini, çocukken siyah beyaz televizyon döneminde izledim en çok. Sonraları da telif hakkı ödememek için tercih edilen otuz yıl üzerindeki çekimler olarak film kanallarında. Bir filmi var ki unutulmuyor.  1933 yılınca çekilmiş Kraliçe Kristina.
 
Kraliçe Kristina, çok şey istemiyordu aslında. Hayatın içinde sıradan bir insan olmak istiyordu. Oldu da. Ne istediğini bilen, iradesini ortaya koyan bir karakterdi kraliçe. Ve o kahramanı beğenmiştim. Oyuncuyu beğenmekten ziyade. Ki oyuncu yani Greta Garbo da rolünü hakkıyla oynamıştı.

Hiç gülmeyen, bildiği tek duygu anlamsız boş bakışlar hissi uyandıran, tuhaf yüz ifadeli biriydi Greta Garbo. Uzman psikologlarla yarışan kimi amatör psikologculuk oyuncuları için kişilik bozukluğu yüzüne yansımış bile denilebilecek bir anlamdaydı bakışı, gülüşü. Gülüşünü Mona Lisa kıskanabilirdi.

Hakkında çok şey yazıldı; rastladıkça okudum. Onlar değil aslında, beni onun hakkında ilgilendiren. Onca ün, para,  gösteriş içinde topu topu yirmi yedi film çekip otuz altı yaşındayken  “Ben oynamıyorum” diyen çocukların cesaretiyle oyundan çekilmesi... Çekildiği yer köşesi. Kolay kolay rastlanmayan bir hikâye onunkisi. Daha yapılacaklar varken, daha adından gazetelerde bahsedilecek, kadınlar onun gibi giyinip, onun saç modelini, makyajını taklit etmede yarışacakken…  O, yarıştan çekilmiş! Elinin tersiyle itmiş şöhreti, gelecekteki kazancını.

Neden kendi ülkesinde azıcık ün kazanan çoğu oyuncunun hayali Hollywood iken Hollywood’da bunca ünlenmiş, peş peşe filmler çeken henüz otuz altı yaşındaki bir oyuncu bir anda her şeyden vazgeçer? Neden o şaşaalı gidiş alabildiğine, doludizgin alıp başını koşturmaktayken  atlara gem vurulur? Yol bitmemişken henüz, hiç geri dönülür mü? Oysa olduk yerde bile kalınmaz. Kaç kişi yapabilir böylesi bir şeyi? Ve böylesi bir şeyi yapmak,  yapanın kendi tercihi midir? Kendi tercihiyse eğer, etkenler ne? Ne oldu da, ne gördü de ya da ona ne ters geldi de bir anda yolun aksine gitmeye başladı? Oysa “yenilen pehlivan güreşe doymaz” denilir. Ufacık bir ünden, televizyondaki bir yarıştaki yarım günlük seyirden neler elde edilmek istemekte oysa, hiçbir birikimi, bilgisi, insanlara fayda sağlamak için sunacağı verileri olmayanlar. Kaçımız böyle bir yoldayken bırakabilir elde ettiklerini? Para için, ün için insanlar Gothe’nin Faust’unun karakteri olurken Greta Garbo olmak?

Ünlü ya da değil, zengin ya da fakir kimi insanın an gelmiş, elini eteğini her şeyden çekip inziva günlerine özlem duyduğu olmuştur. İnsanca bir durumdur bu; ama gelir geçer. Gerçekleşmesi olmaz, akıldan geçtiğiyle kalır. Ya da giderek zorlaşan hayat, geçim, çevre, iletişim koşullarının zorunlu olarak akla getirdiği muzırlıklardır böylesi düşünceler. Akla gelir ve belki birkaç dakika oyalar sonra dünya işlerine dönülür. Hepimizin başında değil mi sığınılacak böylesi düşünceler?

Hayatın zorlukları, kaçışlara itekliyor. Hayat, insanlarla sürdürüldüğü için bu bir yerde insanlardan kaçış belki. Çünkü çatışmalar, iletişimsizlikler, duygusal yıkıntılar, kayıplar hep insanlarla ilgili. Kaldı ki evcil hayvanını kaybedenler dahi bir yakınını kaybetmiş kadar üzüntü duyuyor. Hayat böyleyken, giderek her şey zorlaşırken kimi omuzlar böylesi ağırlıkları taşıyamıyor. Omuzlarla anlatılmak istenen, ruh. İç dünya. Hassas dengeler. Terazi şaşıyor galiba işte bu zorluklarda. Oysa hayat basit olsaydı, yalın sürseydi böyle bir kaçış değil hayata koşuş olacaktı.

İnsanları gerçek hayattan kaçırtan, hayatın gerçekleri. O gerçekler karşıda dimdik bir set. Bir duvar gibi. Ama ne olduğu bilinemiyor, tanımlanamıyor baş edilemiyor kimilerince.


Şimdi kaçışlar, çekilinen köşeler neredeyse tümden sanal ortamlara oldu. Sanal ortamda yüz yüzelik olmaz. Bu yüzden biri karşısındaki adın,  karşıdaki yüze ait olup olmadığını bilemez. Belki hep insanların iki yüzlü ya da maskeli olduklarından şikâyet edegeldik şimdiye dek. Oysa şimdi sanal ortamlarda gezinen kimilerinin yüzü bile yok. Adları var; ama adınca mı sanınca mı o isim? Yani gerçek mi? Bu da şu demek mi oluyor? İnsanlar artık kaçmak için sanal ortamlarda bir köşe buluyorlar. Bunda ayakaltı olmayan bir yerdeki bir kayanın dibi, bir dere kenarı bulmak imkânının şimdilerde kalmamış olması kadar iletişimin bir tık zorluğunda olması etken en çok elbette. Şimdi köşeler, parmakla işaret edilebilir görünürlükte değil; soyut sanal ortamlarda somutlaşmış halde. Artık kayabaşlarına oturup türküler yakılmıyor, bir link verilip bir şarkı dinletilebiliyor kolayından.
 
Bunca değil gerçek yüz ya da iki yüzlülük yahut maske, yüzlerin bile olmadığı sanal ortamlarda, kendi adıyla sanıyla, gerçek yüzleri ile saklanmadan apaçık ortada olanlar için bu haksız rekabet sayılmaz mı? Yani bir yolculukta belki yan koltukta oturan sizi çok iyi tanırken sanal ortam sayesinde, siz adını ve çeşit çeşit resimle bir köşeden farklı diğer köşeden farklı görünen çehreleriyle nasıl bileceksiniz ki yan koltuktakinin o aynı kişi olduğunu? Hadi işkillendiniz… İşkillenmek, gerçekleme demek değildir.

O zaman köşesine çekilme mi gelecek? Kabuğuna çekilme? Midyeler gibi. Baş edemezsiniz çünkü. Sanal ortam öyle bir dev ki ağzından alevler saçsa da görülmezlerle dolu. Apaçık karşıdayken hem de o görülmezler. Bilinir, bir tıkla ulaşılır; ama adı, adresi, cismi yoktur. Sanal nihayetinde. Kimi dolandırıcıdır kimi hesap hırsızı, kimi kim bilir kim.

O zaman işte akla her şeyi elinin tersiyle bir kenara itip köşesine çekilen, öylesine çekilen ki evinin adresini yapımcı film şirketinin dahi bilmediği o isim akla gelir; Greta Garbo. Bu hakkında her şey söylenen; ama kişiliğinin olumlu da olsa aykırı da olsa o yanları değil, otuz altı yaşında daha, zirvedeyken, ünlü olmanın anlamının doruğundayken bir anda her şeyi bir kenara iterek o itilenlerin boşalttığı yoldan gözden uzak, kendine ait ortama ilerleyen birisinin kararlılığı,  gerçekliği hatırlanır.

Diyeceğim, bir kenara çekilmek derken sanal ortamdan çekilebilip çekilemeyeceğimizi anlatıyorum. Böylesi belki kandırmaca değil; ama kandırmacaya varan sanal bağlar içindeyken kaçımız çekilebilirdik bir kenara? Ve bir kenara çekilmek demek, böylesi iletişimin çarçabuk  sağlanıp pek çok habere en kısa zamanda ulaşılabilip aynı anda pek çok şeyden diyelim ki bir doğum gününden haberdar olabilme  imkanından kaçmak, pire için yorgan yakmak demekken… Çünkü artık sanal ortamlar telefonun, telgrafın, mektubun, kutlama kartlarının hatta taziye ziyaretlerinin ve daha birçok işlevin yerini bir tıkla almışken…  Yine de belki de kimilerince  hiç akla gelmiyor değildir bazen tüm bu kolaylıklara rağmen midyelere özenmek…

Kabuğu açık  bir istiridyenin içindeki görkemli inci gibi parlayan bir kraliçe olmayı hepimiz isterdik; ama Kraliçe Katerina gibi kapalı midyede olmayı kaçımız isterdik?
(Her hakkı saklıdır)
(Not: Görseller internetten alıntıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.09.2016

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci