24 Aralık 2016 Cumartesi

Doğanın basket topu ve potası

 
Bazen bir ağaç öyle büyür ki bir nesneyi, bir canlıyı andırır. Orkidelerin kimi türleri sanki bir canlının yüzünü andırmaz mı?

Kalp şeklinde göl var dünya üzerinde;  bir portreyi andıran kayalar, dağlar var. Yılın belli bir gününün ya da günlerinin  belli saatinde gölgesi vurduğunda  Atatürk’ün siluetinin ortaya çıktığı mesela Ardahan’daki Damal’ın  Gündeş köyündeki Karadağ var. Tam gölgenin vurduğu zamana rast gelemediğimiz için siluetten uzak bir zamanda resmini de çektiğim Balıkesir Gömeç’te bir dağ var mesela. Birkaç yerde daha olduğunu duydum.

Bir görüntü yakaladım geçenlerde. Üstü potayı andıran yüksek gerilim hattı direkleri üzerinde bir basket topu gibi duran aya ait. Çok anlamlıydı. Ben de çektim.

Fotoğraf gruplarımdan sonra buraya ekledim her zamanki gibi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.12.2016, 22:43

 @AcemiDemirci

Paylaş :

23 Aralık 2016 Cuma

Gündoğumu manzaralı servis koltukları

Gündoğumları, göğün akşam örtüsünden sıyrılmak için yırtılırkenki kızıl sancısının adıdır. Fotoğraf karelerinin vazgeçilmezi, sabahları doyumsuz bir seyir için erken kalkmanın baş nedenidir. Gün doğumları, adı üzerinde her sabah tekrarlanan karanlıktan kızıla, kızıldan sarıya yolculuktur. Gün batımına kadar sürecek bir aydınlık için  doğudan batıya feryat figan selamdır.

Geçen seneki saatinde doğmuyor bu yıl gün. Hayli gecikmeli. Ama rötarlı kalkışlar gibi değil. Güneşin biyolojik saati hep aynı aynı olmasına da işte çalar saatlerin gadri nedeniyle böyle.

Saat 07:02’de ezan okunuyor. Yani işe, okula gidebilmek için ayaklanalı bir saati geçmiş çoktan. On beş dakika sonra da çıkılacak duraklara doğru. Gece mi; sabah mı belirsiz alaca karanlıkta olsa da.

Durağa varmak için yola çıkmadan önce arka balkondan elimi uzatıp karın yağıp yağmadığını yetikliyorum. Çünkü ön balkondan sokak lambalarına bakınca anlayamadım. Uçuşan, lambanın etkisiyle sarımtıraklaşmış beyaz tanecikler görememiştim. Elime düşen, değen bir şey yok. Uzun uzun bekleyecek zamanım da yok. Hava daha yumuşak ama.

Blok kapısından çıkarken karanlıkta kar tanesi görebilecek miyim diye bakınıyorum. Ancak kar tanesini filan seçilecek gibi değil. Eni konu karanlık dışarısı. "Zaman göreceli" derler. O dedikleri bu mu ki acep? Aynı enlem boylamdayken dünya üzerinde hala, geçen yıl ile aynı gün ışığı saatinde değiliz  saat yedi otuzu gösterse de. Hava geçen yıl aydınlık olurdu evden çıkarken; güneş gözlüğü bile takardım kapkara. Oysa şimdi hava kapkara.

İşte bu yüzden, numaralı kapkara güneş gözlüğüm eskimedi bu kış. Ne sabah ne akşam gerek kalmadı kullanmaya,  kapkara hava yüzünden.

Ortalık karanlık, elektrik yanmadan göz gözü görmüyor.  Arka tepeler incecik bir kar örtüsüyle beyaz. Gözlüğümün camları  önünde bir şeyler uçuşuyor pamukçuk gibi. Kar serpeliyor sessizce. Kar, yağmur değil ki pıt pıt diye cama vursun  hırçınca. Ya da yerdeki su   birikintisine düşüp şarkısını söylesin.  Kar sessizdir…

Göz alabildiğine sessiz, ıssız cadde; kesen cadde; yan sokak. Hepsi uyku sessizliğinde. Kimselerin ayak sesinin olmadığı  bu gece mi, sabah mı belirsiz anlarda ıssız insanlar gibi sokaklar

Nemli bir rüzgâr var. Kırbaç gibi değiyor yüze. Gözkapakları bile üşüyor. Şöyle bir göz gezdiriyorum üstüme başıma, yanıldım da yazlıklarla mı çıktım diye. Değil. Görünen zırh gibi kışlıklar. Ama kışlıkların gücü de bu nemli, sert rüzgâra bir yere kadar yetiyor. Hele de dışarı çıkılan kapkara saatte hava eksi on üç derecelerdeyse.
 
Kimseler yok ortalıkta. Güneş sarısı renginde ışıyan  yüksek elektrik lambalarının etrafında pervaneler gibi uçuşan kar taneleri,  çoktan pervaneler gibi  yanmış olmalı ki sarımtırak görünüyorlar. Lambanın ışığından  beri uçuşan taneler, tarlada toplanırken lime lime edilip parça pinçik olmuş pamuk da sanki bir rüzgar önüne katmış pamukçukları buralara kadar sürüklemiş. Şimdi de yorgunluktan  yere düşmekteler usul usul hissi veriyor.
 
Yağmur, ağlamak gibidir. Ya kar! Kar da beyaz ağlayış mı o zaman? Yoksa ne var ne yok kirlerin üstünü örtüş mü? Böyle düşünürken baktım rampadayım.

Rampa çok dik. Yol geçilecek ve sonra da yokuş var inilecek. Apartman görevlisi, buzlanmayı önleyici şeylerden serpmiş rampaya. Küçük çakıl taneciklerini andırıyorlar kilit taşlarının üzerinde. Basınca tiz çığlıklar atar gibi sesler çıkarmaktalar. Kar sesi gibi değil o ses.


Bahçe, rampa, yol, sokak, kesen cadde hepsi pasta kreması sürülmüş gibi görünüyor karla kaplıyken. Ara ara izlerle desenlemiş o ütülenmiş beyaz çarşafçasına kırışıksız, dümdüz karlar. Kimi izler bilindik kimi değil.

Bu saatte, aslında saat hayli var olsa da gün ışıksız  bu alaca karanlıkta, bilinmedik bir şey ile karşılaşılmak istenmez eğer sokaklardaysanız. Köpeklerin bıraktığı izler kolayca tanınıyor. Şu  küçük ve kendi içinde bölünmüş olanlar kedi izi mi acaba? Buralarda iki yıl öncesine dek sokakta tek kedi olmazdı. Köpekler yaşatmaz çünkü. Ama alınıp sonra sokağa terk edilen kediler çoğaldı. Ya şu bütün bütün izler... Tavşan mı; tilki mi? Henüz kapanmamış taptaze izler eski çavdar tarlasında bitiyor. Belki yabani ot kuruları ile kaplı eski tarlada izlerin sahiplerinin göremediğiniz gözleri sizin üzerinizde şu an. Benim objektifim de o izleri açıkta; ama kendileri gizlide canlıların izleri üzerine odaklanıyor, flaş yanıyor.

Ortalık öyle sakin ki karanlığın altında, karların üzerinde fotoğraf çekerken. Koca şehrin tek sahibi gibisiniz o an. Geçen yıl ayrı bu yıl ayrı güneş açısında dolayısıyla ışıksız anlarda yaşanan günün bu saatinde. Kar, şiir sessizliğinde yağarken yokuş bitiyor.

Karanlıkta iki far giderek sağa yanaşıyor. Servis geldi bile. Sürücümüz her zamanki gibi içeriyi bir güzel ısıtmış.

Serviste, saat sekizden sonra çevre yolunda belirecek tepelerin ardından sökün edecek kızıl ipek kumaşın  yırtılışınca gün doğumunu bekleyeceğim oturduğum koltuktan.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.12.2016, 10:21


Paylaş :

22 Aralık 2016 Perşembe

Durdu


Bu resmi iş dönüşü  yokuşu çıkarken çektim.


Yağan karın sokak lambası altında görünüşü. Sıkı bir yağıştı.


Az önce de durdu. 


Eğer sabaha kadar böyle yağsa, su sorunu kalmaz, ağaçlar, toprak bayram eder.


Kar tanesi resmi çekmeye çalıştıysam da el kol  

doluyken olamıyor. Sanırım uğraştırıcı da bir konu.


Kar durdu. Ama ayaz duracağa benzemiyor.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.12.2016, 21:15

 @AcemiDemirci
Paylaş :

AKREP ve ATEŞ

Nemli, sıcakyerlerdeki bir taş yerinden oynatıldığında altından beklenmedik bir iğne kendini gösteriverir.O kapkara, boğum boğum şey, bir akreptir.

Bir akrebin iğnesinden boşalan zehirle canı yananlar da olmuştur can vererek canları yakanlar da. Sevilmeyen şeyler “akrep gibi” tanımlamasına maruz kalmış bu yüzden. Zehirli hiçbir şey sevilmez. Akrebin sevilmediği de malum.

Öyle bir canlı ki akrep,  zehri canlara mal oluyor; ama kendisi her türlü şartta hayatta kalmakta  fazlasıyla dirençli. Dondurulup iki hafta buzdolabında bekletilmiş akrep dolaptan çıktıktan sonra hala yaşamaktaymış. Radyasyondan etkilenmezlermiş. Bir yıl aç susuz yaşayabilir, kopan parçaları yerine gelebilirmiş. Yani bir kez altına yuvalandıkları taşlar yerinden oynamaya görsünler… Zehirlemeye başlayacakları anın geldiğini haber veren çalar saatlerdir işte o yerinden oynamış taşlar.

Sonuçta tabiatı öyle yaratılmış bir canlı akrep. İnsan öyle değil ama. Yine de an olur insanlar akrepleşebilir. Zarar verir. İyilikten kopup kötüyü yeğleyebilir… Güzele ve güzelliklere kalkan zehirli iğnelere dönüşebilirler zaman içinde.

 Ne imece usulü kaldı şimdilerde yardımlaşmanın taçlandığı, ne oklavasını kapan kışlık yufka ekmek yapımında komşusuna yardıma koşmakta. Ardından nasıl da şenlikler yapılan bağ bozumları çoktan bitti. Ne sokağa çıkınca falanca emminin filancaların torununa sormuk şeker alıp başını okşayarak sevindirdiği günleri solumaktayız ne de sokakta oynayan çocukların başına bir hal gelmeyecek olmasından eminiz artık. Kapıların kilitlenmeyip, komşu malını kendi malımızdan önce tuttuğumuz, temel komşuluğun her şeyden önce geldiği çağlardayız ne de. Artık blokların gölgesinde bile değil altında ezilmişken balkondan balkona seslenilen, koktu diye pişen yemekten hastalara, yaşlılara, yalnızlara da gönderilen anlayışın yittiği  günlerdeyiz.

Üstüne döküldüğü şeyleri yok eden beton gibi ağır, renksiz, soluk aldırmaz günlerdeyiz yani.Şimdilerde kimse kimsenin halini bilmezken kent kültürü, köyümüzün gelenekleri, kasabamızın adeti dediğimiz her şeyin üstü betonlandı çünkü. Yetmedi bir de kırkıncı, yetmişinci kattan bakar olduk. Tepeden bakarken aşağıdakiler karınca gibi gözükür. Alıştık gördüklerimizi karınca sanmaya. Basıp geçmeye.

Tüm bu yozlaşma yüzünden üniversitelisinden teknik liselisine sanki yolda tek kendi yürüyormuşçasına burnunun dikine ilerleyen, önüne çıkan eğer yana çekilmezse ya omuz vurup geçecek ya da tepeleyip gidecek gibi üstüne üstüne gelen gençler hatta yetişkinlerle dolu yollardan, metrosundan belediye otobüsüne.Böylece kendimizi insanlar arasında değil yırtıcılar arasında hissetmek sıradanlaşıyor.

Biz büyürkenkihacminin en az üç katına çıksa daşehir, aynı şehir. Gelen günlerin daha iyiyigetirmesi, oturmuş kavramlarla kent kültürünün  yerleşmesi  beklenirken çıkagelenler ipe sapa gelmez şeyler. Eskileri mumla aratan, ne köye ne kasabaya ne de kente yakışmaz şeyler. Nostalji melankolisiyle  özlenenler oysa, nasıl da insancaydı. Uygardı, gülümseten şeylerdi.
 
Anmıştık ya her türlü kötülük beklenen insanlara “akrep gibi” denir. İnsan görüntüsündeki kimi zihniyetler akrepleşmekte mi yoksa? Zehir dolu iğnesi sokmaya hazır anlayıştakilere böyle  demek  yeterli olacak, sorunu çözecek mi? Eşrefi mahluk olan insan, iyilik, güzellik ve doğruluk için  değil midir?

Bir öğle tatilinde çıkıverin şöyle bir dolanmaya. Karşıdan gelen, saçının bir yanı kazınmış bir yanı atların alnındaki perçem gibi dökülen yeni yetme haytalar, sizi görünce kafalarının kazılı yanını çevirip ne kadar da özenli olduklarını gösterirler akıllarınca. Çok geçmeden yeni erkek modasına göre uzun kalmış öbür yandaki  saçları görülsün diye başlarını yine çevirirler.

Saçlarını nasıl kestirirlerse kestirsinler… Böyle şeyler eleştiri alanı değil benim için. Uzun uzadıya saç baş yazmak zaman kaybı. Yazılmasını gerekli bulduğum şu, böylesi sıra dışı kazılı saçlı bir kafanın içine ne kazındığı! Belli ki o kafadan kazınıp sökülmüş güzel kavramlar saç değil ki yeniden uzasın. Kazılı ya da olmayan saçlar değil,benimsenmiş kavramlar önemlidir.O kavramlar dünyayı geri kalanlara dar da edebilir, güllük gülistanlık da.

Başın yarısı saçlı ya da değil her kafada olması gerekenler, ille de beklenilesi insanca tutumlar.İnsanlıktan ve kibarlıktan uzak olununca, bahçedeki taşların altına akreplerin yerleştiği düşünülüyor. Şehrimiz, köyümüz, mahallemiz bizim bahçemiz çünkü.

Kafalarının yalnızca tıraşına özen gösteren gençlerin yürürken kaldırımı duvar gibi kapatmış olmalarına bakılırsa  yol tek onların sanki. Nereden alıyorlarsa bu hakkı. Göz kırpmadan üzerinize geliyorlar. Hakkınız olan yolu size vermek yok. Oysa kırk yıl önce bile kendi şeridinde gitmek çok sıradan bir kent kültürü göstergesiydi. Pervasız davranışlar, ışık hızı ötesinde yaygınlaşıyor şimdilerde. Boynuz kulağı geçeceğine,aksine güdük kalınmışlığa yönelme var. Güzellikler kaybedilmekte. Üstelik her gencin öğrenip uygulaması gereken doğru toplumsal davranışların sergilenmesi yerine saç modelinin gösterilmesi yeğlenmekte,  puset süren annenin karşında topluca set gibi durup yol verilmemekteyse  bu, bazı şeylerin ters gitmekte olduğunun göstergesidir olsa olsa.

Böylesi ters hallerin giderek benimsenip yaygınlaşması, iyi olan her şeyin etrafında boğucu bir çemberin oluşması demektir. Ne yazık ki içi boş kavramlar çoğalırken güzelliklerle dopdolu kavramların beton altında kalması,an gelecek tek bir tane duyarlı, saygılı, anlayışlı yaklaşımın kalamayabileceğinin habercisidir. Üzüm, üzüme baka baka kararır malum! Kent kültürü yiterse,  yerine alttan alta karmaşadan ve yozlaşmış değerlerden oluşan yeni bir kültür gelirse  başka ne beklenebilir ki?

Evet, çemberler oluşuyor yavaştan. İnsanların birbirine göstermesi gereken saygıyı en iyi anlatan“Kibarlığın paraca değeri yoktur; ama hayatın tekerlerini yağlar” atasözünün aksine tekerler fazlasıyla gıcırdıyor artık. Yüzlerce yıldır süregelen davranışlarımız yerini kendisine hiç benzemeyen yozlaşmalara bırakıyor. İyi midir peki böylesi bir yeni olumsuz tavırların eski olumlu tavırları silip süpürmesi?

Değildir! Hiç iyi değildir! Toplum, kadını erkeği, yaşlısı genci, fakiri zenginiyle herkesten oluşur. Birarada yaşamak, bazı yazısız kuralların uygulanmasıyla çekilebilir. Metroda, otobüste hastalara, yaşlılara, çocuklulara ya da yorgun görünenlere yer vermek mesela en basitinden.

Böylesi fütursuzca diyelim ki kendimiz dışında kalanların haklarını umursamadan yapılan davranışlar, belki de yakışık almaz davranışlara yakışık almaz aynı davranışla karşılık vermeyecek sağduyu sahiplerinin hala olduğu bilindiği için pervasızca sürdürülebiliyor. Peki ya sağduyulu insanlar tükenirse? Bir gün onlar da  karşıdan gelenlerin üstüne üstüne yürürse? 

Eğer  kuyruğu kalkık akreplercesine delişmen ve kural tanımaz insanlar olarak yaşamaya devam edersek, her pervasızlığın bir kıvılcım  çıkaracağı muhakkak. Bir kıvılcım bir yangının çekirdeğidir. Belki hemen yarın değil; ama oluşan halkanın son noktasında çakacak kıvılcım, akrebin ateşten halka içinde kalması anlamına gelmeyecek midir? Ateşin ortasında kalan kuyruğu dik akrepler, iğnelerini hep kendine batırır…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.10.2016, 14:56

Paylaş :

20 Aralık 2016 Salı

“Spil Dağı’ndan Keşiş Dağları’na Renkli Kokular”   adlı çalışmama;

http://bizimsemaver.com/spil-dagindan-kesis-daglarina-renkli-kokular/

Linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

18 Aralık 2016 Pazar

Çekilmiş çekirdeğin kokusundaki keyif; Kahve


-Tüm kahve severlere ithaftır-

Pişmesi, bir taşımlık.

Isısı, mangal közü, ocak gözü, elektrik ateşi.

Kabı, bakır cezveden çeliğine hatta elektriklisine ki şimdilerde en çok yeğlenen.

Kıvamı, sadeden ortaya, şekerliye.

Köpüğü, sürmesi, nazı, yüz akı.

Köpüksüzü, baştan savmalısı, yavanı.

Bir de tuzlusu var ki dili yakan,

Öncesindeki yanmış yürekleri muştular; tuzdan çikolata tadına dönüşecek anlamlı

Yolu, uzun. Yemendenmiş eskiden. Şimdi taa nerelerden nerelerden yine.

Kokusu, anlamının yarısı. İçmek kadar lezzetli. Kokusuyla burunda, tadıyla damakta anlaşılır kahvenin kahveliği.

Dumanı, bir davet. Sohbete, göz açmaya. Bazen de bir ulak,  otobüs yolculuklarının bitip memlekete,  gurbete varıldığını duyuran.

Hatırı, kırk yıl. Kırk yılın kırkını çıkartabilmek bile koca bir hatırken şimdilerde.

İşte o yüzden kahve ikramı, işte bu yüzden kahveli sohbetler...

O halde, boş fincanlar henüz içilememiş; ama önünde sonunda içilmesine niyetlenilmiş kahveler için…

Dolu fincandaki kahve de… Köpüğü ile anlatmış içindeki anlamı; bana gerek kalmaksızın.  
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.12.2016, 10:47
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci