9 Aralık 2017 Cumartesi

Başkent esprisi…

Ankara, iklimlerin sergi yeri oldu. Deresi, çayı, nehri,gölü, denizi yok. Öyleyken nem oranı İzmir'i çoklukla geçiyor. İstanbul ile de başa baş. Geçtiği de çok oluyor nem oranında İstanbul'u.
Karasal iklim yazın Ankara'da hem de nasıl kurutuyor ortalığı. Yağmur yağmaz, kar düşmez öyle sıkça; pus gelir oturur ama tepesine.Ankara bir başka ikliminden kent kültürüne...
Değil denizi deresi bile olmaksızın nem oranında İzmir’den hatta İstanbul’dan bile önde olan Ankara, bu akşam üzeri yanardağı olmaksızın saçılmış lavların görselliğini sunarken…
Bu akşam gün batımı sonrası çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.12.2017
Paylaş :

8 Aralık 2017 Cuma

Damlalı dal kargaşası, Ankara.

Sabah saat yedi buçukta yeni ışımakta hava burada.

El feneri taşında yeridir. Neyse ki sokak lambaları yanıyor o  henüz parıltısız anlarda.

Birkaç gün önceydi. Tüm gece yağmur yağmış. Yerler ıslak. Yağmur damlalarının düştüğü dallar yaş.
Dala düşen damlalar biraz konaklıyorlar dalda. Sonra aşağı doğru süzülüyorlar. Nihayetinde düşüyorlar.

Bu hafta başında, yağmurlu gecenin sabahında, yol üstündeki ağacın karmakarışık dallarındaki karmaşık dallarındaki damlalar.

Bu hafta çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.12.2017
Paylaş :

6 Aralık 2017 Çarşamba

Ulu dağlarca anlamlı ufak tepeler

Başından gayrısını  göstermez aysberg misali sözler var. Gövdesi sulara saklanmış buz dağlarınca.  Hani yüzeydeki görünenden derinlerde kalan kısmın hiç kestirilemediği. Nasıl bir dev olduğunu bir balıkların, bir balinaların bir de ona çarpanların anlayabildiği donmuş dev. Görüntüsü aldatıcı. Titanic de kanmıştı ya o buz dağlarından birine.

Öylesi görünmezler var ki buzlu, soğuk denizler dışında, içli sıcak denizlerde… Edebiyat denizinde mesela.  Suyun üstünde yüzen birkaç söz, bir iki satır; suyun altına vuran iz düşümü birkaç cilt, uçsuz bucaksız hayal dünyası. Tabiatın buzdağları, insan doğasında başka bir çarpıcılıkta. Buz yakıcılığında değil; ama bir bakmışın çöl yakıcılığında bir bakmışın sam yeli ferahlığında bir de bakmışın seherin kuş cıvıltısı coşkusunda bu dev olduğunu saklayıp cüce görüntüsüne bürünmüş dağ oluşumları.

Edebiyatın cücemsi dev dağlarından biri Japon  kısa şiirleri. Bir diğeri  diyelim ki altı sözcükten oluşan kısacık öykülerle belirmiştir suyun üzerinde. Suyun altındakiler sizin iç dünyanızın çizeceği resimdir, kurgudur.  Tuğla kalınlığında romanları, cep kitabı kalınlığında öyküleri yanında kısacık şiirleri, hikâyeleri de var yani edebiyatın.

Haiku deniliyor çoklukla altında felsefe yatan, doğa temalı, birkaç dizelik,  üstelik hece vezni ile yazılmış Japon şiirlerine. Azıcık sözcükle ufuklara dek uzanan hatta ufukları aşıp giden  anlamlarıyla az ve öz diye tanımlanan bir şey varsa bu şiirler olmalı.

Diyor ki mesela, incir çekirdeğini  bile dolduramayan; ama dünyalar kadar anlamlı azın özü  bir  Japon şiiri;
Hazine işte,
Sakince geçirilen
Her gün.
Bir başkası da,
Umutrüzgârına
bindirmek,
Mızıkanın sesini.
Bir diğeri,
Hemen orada,
parlak gelecek.
Ağlama!
Ya da,
Saat altıyı haber veren
kuşun sesi diye düşünüp,
sözcükleri yitiren kimse.

İndirgeye indirgeye birkaç sözcüğe indirgedikleri acılar, umutlar, bekleyişler, özlemler, umutsuzluklara meydan okuyuş ve daha ne varsa her şeye dair  kısacık şiirlerle Japonlar aslında koskoca dünyalarını kestirmeden anlatmışlar.

Daha uzaklarda da öyküleri anlatmakta başvurulmuş  böylesi bir kestirme yola. Diyelim ki Ernest Hemingway. Bir iddiaya girmiş  arkadaşlarıyla bir öğle yemeğinde, topu topu  altı sözcükle öykü  yazabileceğine  dair. Kimine göre onun yazdığı kimine göre de ondan çok önce yazılmış; ama  ilk yazıldığı hali altı  kelimeden birkaç sözcük daha fazla olduğu da söylene gelen  Hemingway öyküsünün hikâyesi böyle imiş.

Sonrasında epeyce üzerinde tartışılmış bu öykünün. Şimdilerde diyelim ki internette sıkça dolanıyor Hamingway’e ait ya da değil bu kısa mı kısa öykü. Hemingway ile anılan  bu hikâye dünyanın en kısa öyküsü olarak  kabul ediliyor. Dahası en kısa öyküyü Hemingway mi yazdı sorusunun sorulmasına neden oluyor öykü hakkındaki bambaşka görüşler nedeniyle. O görüşlere bakılırsa zaten çoktandır bilinmekteki bu hikâye yazıldığında Hemingway yazmayı öğrenmeye başlamış, okumayı henüz sökmemişti.

Öykü bir bebeğe ait. Muhtemelen hiç büyüyememiş bir bebeğe. “Satılık: Bebek ayakkabıları. Hiç giyilmemiş - For sale: Baby shoes. Never worn.-”

Bir satır bile tutmayan altı sözcüklük öykünün altıncı kelimesinin okunup bitmesiyle birlikte hikâyenin devamı belki altı paragraf, belki altı sayfa uzunluğunda okurun hayalinde biçimleniyor.

Bebeğe ne olduğu akla  geliyor ilk. Bir bebek eğer ona alınan ayakkabıları giyememişse o bebek  kaybedilmiş olmalıdır. Yani artık satılık olan bebek ayakkabılarını giyecek kadar hiç büyüyememiş olmalı. Anne geliyor gözler önüne. Onun hüznü… İçine düştüğü ruhsal durum... Belki suçluluk duygusu içindeki annenin giderek çıkmaza giren hayatı… Yavrusunu kurtarmak için acaba bir şeylere geç mi kaldı kuruntusu… Neler  gelmiyor ki akla.

Küçücük, kısacık; ama anlamca yüklü, okuması belki bir saniye, iki saniye bile tutmaz; ama okuma sonrası saatler süren bir hayal dünyasına çeken bu öykülerden yazanlar var.

Kısa şiirler de kısa öyküler de akıl çelendir. Öyle ki onlarla tanışmanın ardından içinize tohum atıp aklın o tohumu sulayıp büyütmesine yol verirler. O yola çıkmayan akıl da hemen hemen yoktur. Yolcusu pek çok; ama her yolcunun  tarlasında belki de aynı ekinin bitmediği farklı hasatların yapıldığı  bir  yoldur o birkaç sözcüklük öykü ya da birkaç dizelik şiir  tohumları ekili yol.

Öyle ki tohumlar tarlalarında yetişirken yan tarlalara da selam gönderip yalnız kalmak istemediklerini fısıldıyorlar ova yelleriyle. O zaman kendi kısa öykünüz dökülüyor kalemden. Sanırım bu şiirlerden, kısa öykülerden yazmak ille de geçmiştir akıllardan. Benim geçti.

Kısacık bir öykü yazmıştım evvelce. Bu seferki daha da kısa oldu. Dört bile sayılabilecek beş sözcüklük bir çabalama. Şöyle:

“Küskünüm dedi. Küstürdüklerine mi dedim.”
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 24.11.2017

Paylaş :

4 Aralık 2017 Pazartesi

Ruhsuz Bedenlerdeki Ruhlar


Her bedenin vitaminlere ihtiyacı vardır, biliriz. Harflerle ifade edilen vitaminlerden veya minerallerden birinin eksikliği halinde saçtan tırnağa, ciltten göze belirtiler çıkar ortaya. Toprağın alaşımınca alaşımlıyız ya malum biz de.

Beden öyle de ya ruh… Onun vitaminlerinden bahsetmiyoruz nedense. Çünkü ruhun tırnağı yok ki kırılsın, çizgiler ortaya çıksın da derdini anlatsın. Ruh başka bir şey. Tümden enerji. “Enerjim azaldı” derken sadece fiziksel değil  ruhsal katlanabilmeyi de anlatıyoruz aslında.

Öyleyse ruhun da vitaminleri var. A’dan Z’ye. Ancak onun vitaminlerine hiç aldırış ettiğimiz yok. Çünkü robotlaşmış ruhsuz insanlar kesildik haylidir. Neler mi o vitaminler?

Bir çocuk düşünün. Ne ister? Yok, çikolata, sakız, gazoz, oyuncak değil tek beslenmesi. Önce sevgi ister bir çocuk. Beklentisinin niceliğini de kollarını iki yana koskoca açarak anlatır. Çocuk kollar, sevgi anlamlı S vitaminini kucaklamak için açılmıştır.  Aslında çocuktan ihtiyara herkes ister.

Hiç kendinden harcamak  değil de hep başkasından alınmak istenen, her şeye saygıyı da içeren S vitamini ruhun harcıdır. Sevginin zıt anlamlısı ne kadar kavram varsa onlar karşısında göz kırpmadan gözden çıkarılan vitamindir de. Öyle bir vitamin ki zehir ona tercih edilir olmuş. Öfke gibi, hınç gibi, saldırmak gibi çarpık davranışlar ortalığı toza dumana katarken toz altında kalmış.  Sevgi, Yunus Emre ve Mevlana’nın dizelerinin süsü olarak görülürken sevgi de saygı da insanından hayvanına, çocuğundan doğaya, kitabından kültürümüzün, ailenin, toplumun  en önemli ögesi kadına kadar esirgenmiş. Sevginin yerine sevimsiz her şey konulurken S vitamini anlam kaymasına uğramış.

Gelelim K vitaminine.  Kültür mesela. Kitap ile, konuşmaktan çok dinlemek ile olmaz mı? Ya müzik? Ruhun gıdası olagelmiş müzik, bedenin yaralayıcısı olup çıkmış şimdilerde. Çok şeyde şaşmışız galiba biz. En az bulunan vitaminlerden şu sıralar K vitamini. Kitapçılara, sahaflara rağmen. Kültürlü, donanımlı insanlar hala varken. Tiyatrosundan sinemaya, edebiyata kültür odaklıyken.

Sevgi  kavramının, karşıtı kavramların tozuyla gözükmez olması gibi kültür kavramı da her anlamda yozlaşmanın isi pusu altında. Öyle ki kültür denilince artık tek eski uygarlıklar anlaşılıyor. Kent kültüründen kurum kültürüne; mimarinin, el sanatlarının, yemeğin, alışkanlıklarımızın, sanatımızın, edebiyatımızın oluşturduğu toplumsal kültürümüz akla gelmiyor bile. Nasıl gelsin! Kültürü kaldırım taşı sananlar kültürü nereden bilecek? Lafımız, parasını  kitaba vermeyip, kombinlere filan harcayıp, seyahatin de kültürelini değil alışveriş için olanını sevip bir de ağzından aklınca kültür lafını düşürmeyenlere.  
 
Üzerindeki rüküş kombini bilmem kaç on binli tutarda olan, iki saatte bilmem ne kadar para kazanabilen birileri  üstelik de sanatçı diye anılırken aslında üstleri başları mı anılıyor tek?  İçinde eski güneş saatlerinden sikkelere, tarihi çeşmelerden dünya tarihine, Kurtuluş Savaşımızı anlatan kitaplara, sözlüklere, yetmedi deyimler sözlüğüne, Türkiye’nin endemik bitkilerinden  soğanlılarına, şifalı bitkilerinden bilmem daha kaç konuya kitap yelpazesi içeren kütüphaneye sahip değillerse bu kolayından sanatçılar, bir ev alabilen kombinleri onlara ne katabilir? Ya topluma? Hem kütüphane demek, yaldız ciltli birkaç ansiklopedi ile son zamanlarda herkesin dilindeki yenilerde basılmış birkaç kitabın dizildiği raflar demek değildir! Onlar gösterişe  hizmet eder, kültüre değil…

Diyelim ki zengin bir kütüphanemiz de oldu. Kitaplardan kaçının kapağı açıldı? Mitoloji, arkeoloji, Anadolu uygarlıklarıymış, eski Peru medeniyetleriymiş denildiğinde bahsedilebilecek bir şeyler geliyor mu akla? Altları çizilip notlar alındı mı kitaplar okunurken? Yoksa gıcır gıcır mı kaldılar kıyılamayıp? Bu sorunun cevabı keşke “Ne yersiz bir soru bu böyle!” olsaydı. Ah, keşke öyle olsaydı! O zaman sokaklardan da besbelli bu halimizde olmazdık biz!

Eğer öyle olsaydı gün geçmiyor ki kadına şiddet olaylarını duymazdık. Kadınların  kültürümüzdeki yerini de insanlıktaki yerini de bilmeyenler, kendi yetersizliklerini kadına saldırarak saklamaya çalışmazlardı. Bu tür davranışlarla saklanma olmaz zaten. Sırıtır; hem de acı şekilde. Yakınlarda karşılaştığım bir olay gibi.

Hafta sonu Annem ile epeydir yürümediği o güzel caddede uzun uzun oyalandıktan sonra dönüşte taksiye bindik. Çankırılı, gençten, eli yüzü düzgün, traşlı, temiz biri şoför.

Eve yaklaşmıştık ki park etmiş araç cennetine dönmüş yolu tümden kapatmış halde siyah bir araba durmakta önümüzde. Şoför de durmuştu ki öndeki sürücü aracını kaydırıp bizim taksinin burnuna bindirdi. Emanet takside  birkaç kuruş kazanmak için çalışan şoför,  beti benzi atmış halde araçtan indi. Siyah arabadan tık yok. Şoförümüz, en fazla kendi yaşlarındaki açık camdan başı çıkmış  siyah aracın kara kuru sürücüsüne “abi bir arkana baksaydın ya” dedi, sitem dolu. Neyse zahmet edip o da iner inmez taksicinin üzerine yürüdü.

Siyah aracın sürücüsü, külhanbeyi tavırlarıyla birazdan bizim şoförün çenesine yumruk indirecekmişçesine ellerini kollarını sallıyordu. “Lan, man  ne demek lan? Sen bana nasıl lan dersin?” diye  bağırdı.

Tek kelimesi doğru değil siyah aracın arsız sürücüsünün dediklerinin. “Ben öyle bir şey demedim abi, bir arkana baksaydın ya demiştim” dedi taksici. Siyah aracın sürücüsü Nuh diyor Peygamber demiyor. Arada bize de bakıyor. Çünkü biz her şeyi birebir gördük, duyduk.  Doğruyu biliyoruz.

Kara kuru sürücü, taksicinin üzerine yürürken üç  arkadaşı kollarına girdi. Dört kişilermiş meğer. Belli ki külhanbeyi tavırları biraz da ondan. Muhtemelen de kullandığı araba babasının ya da arkadaşından ödünç.

Ne hale gelmişiz biz… Hatalı olunduğunda hatayı kabulmüş, özürmüş bir yana, dövecek. Üste üste yürüyor. Hakaret etmekle kalmayıp yalan söylüyor. Tek üste çıksın da. Dört kişiler de zaten. Gücü, gücü yetene onun anlayışı.

Şimdi bunun  neresi kent kültürü? Bu türedi yeni sokak tavırlarının sonu nereye varır? Ya taksi şoförüne bir şey olsaydı? Ve daha önemlisi o haddini bilmez, hatasını  kapatmak için olaya  tanık kişilerin gözlerinin içine baka baka yalan söyleyen insan kılıklı eve gidince karısına, çocuklarına nasıl davranacak? Dengesizliği ve öfkesiyle havasını zehirlediği  evin içinde mutluluk, huzur olabilecek mi? Çocukları ileride nasıl birer kişi olur? Ve böyle çocuklardan oluşacak bir toplum, nasıl bir toplum olacaktır? K,S ve başka vitaminlerden yoksun böylesi ruhların sağlıklı olmadığı apaçık ortadayken.

İstediğimiz gelecek bu mu? Vurdulu kırdılı; saygısız sevgisiz, yoz ve kültür yok edicisi?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.11.2017




Paylaş :

En büyük dolunayın bu sabaha karşı batışı. Ankara.

3 Aralık 2017 gecesi ay, her zamankinden yedi kez daha yakınmış dünyaya. Yedi kez daha yakından görünmesi demek bu. 

Büyüktü. Yakınındaki elektrik direğiyle birlikte kıyasa fırsat veren kareler çektim loş sabahın yedi buçuğuna doğru. Ankara henüz aydınlanıyor o sırada. Gece ve gündüz arasında ışıktan kesin çizgi, hat bulunmuyor henüz aydınlanmamış  o saatte.

Yediyi on geçeden birkaç dakika daha sonra dışarı baktım. Yağış var mı, yerler ıslak mı öğrenmek için.

Hava pusluydu. Henüz aydınlanmaktaydı ve yerler kuruydu. Dünyaya çok yakından bakan en büyük ay, arka taraftaki  elektrik  direklerinin telleri arasına sıkışıp kalmışcasınaydı. O koskocaman dolunay, yüksek gerilim hattı direğinin bilmem kaçta kaçı  irilikte tepsi gibi gözükürken müthiş bir oranlama fırsatı da vermekteydi.

Hemen fotoğraf makinesi kapılır eğer fotoğraf çekmek hayatınızın bir parçasıyla böyle bir görüntü karşısında. Ve son birkaç çekimden biri olan bu  kare nedeniyle  geç kaldım biraz  hatta çıkmakta.

Bu sabah yedi buçuğu biraz geçe çektiğim bu kare fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.12.2017
Paylaş :

2 Aralık 2017 Cumartesi

“Saygılarımla” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Not: Fotoğraf karesini beş yıl ya da altı yıl önce Brüksel'de çekmiştim.)

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.12.2017
Paylaş :

1 Aralık 2017 Cuma

12. ayın 1. günü karesi

12. ayın 1. günü karesi:
Mevsimin başından sonuna yaprak oluşmuş, solmuş, düşmüş. Bir de üzerine kırağı düşmüş... 

Tabiatın çalar saati cemre.
İlk cemrede çalıyor saat.
Uyandırmak için.
Tabiatı.

Yolculuk başlıyor o uyanışla.Yeşilin açığından koyusuna bir dönüşümle.
Yolculuğun sonunda renk kızıl. Sararmak solmak tonunda.
Yolun bitimi, ağacın dibi.
Yaprak artık dalında değil. Dalın dibinde.

Mevsimin başından sonuna yaprağın renkteki yolcuğu.
Sıcak günlerin yeşil yaprakları  solup dalından düşmekle kalmamış soğuk günlerde  bir de üzerlerine kırağı düşmüş.

Bugün çektiğim bu kare fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.12.2017
Paylaş :

29 Kasım 2017 Çarşamba

Ebruli gökyüzü altında, bu akşam saat altıda Ankara

Saat altıda, tırmanışta,  yol ayrımından bakınca Ankara.
Bugün.

Bulutlar kurşuni renkte.
Gök, sönmekteki güneşin kaçamak bakışlarıyla delik deşik.

Yanmış sokak lambaları akşamın habercisi.
Mazılar artık karaltı olmuş.
Çocuk bahçesi sessiz.
Kapılar önce açılacak gelenlere sonra kapanacak.
Ve gök birazdan siyah perdesini indirip bugünkü oyuna kapanacak.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.11.2017, 21:12

Paylaş :

Kandilimiz Kutlu Olsun


Edilen duaların bir  sonraki kandilde  tekrarlanmasına gerek kalmamasını dileyerek Mevlit Kandilimizi kutlarım.
(Her hakkı saklıdır)



Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.11.2017
Paylaş :

28 Kasım 2017 Salı

Karanlık sabahın su pırıltılı damlası. Bugün, sabahımsı saatte.

Henüz doğmaktaki güneşin adamakıllı aydınlatamadığı yarı karanlık, sökmekteki  sabahlarda saat 07:30 olmuş dinlemez  hava. Hala puslu, tam aydınlanmamış, karanlığın hissedilip aydınlığın ışıl ışıl belirmediği anlarda. Birkaç yıldır böyle sabahlar. Işıksız, loş, bir iki haftaya da kalmaz kapkaranlık.

Gece boyunca yağan yağmurdan sonra  işe, okula gidilecek saatte… Yedi buçukta tam.  Güneşin görülemediği; ama doğmakta olduğunun anlaşıldığı  sırada bir pırıltı bir daldan sarkmakta. Su berraklığında. İçinde parlayan güneşin sarısıyla bir yağmur damlası. Asılı kalmış dalda. Sudan küpe sanki.

Düşmedi neyse ki ben makinemi çıkarana dek kılıfından. O damlayı çekebildim. Sabah telaşındaki çekimlerimin hep iki arada bir derede olduğu gibi yine alelacele. Bir gözüm yolda.

Sonuç, işte bu kare.

Bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.11.2017, 22:01

Paylaş :

27 Kasım 2017 Pazartesi

Rengin yaprakta yolculuğu mu; yaprağın mevsimlerdeki yolculuğu mu?

Dalı çiçeklendiren, yeşillendiren yapraklar ağacın  dibine düştüğünde ne yeşildir ne de çiçek artık.
Sonbaharın sarstığı yaprak, yine yaprak. Yeşil değil, bu kez üzerinde bir sürecin rengiyle.
Oysa dal hep yerinde.
Ağaç yerinde oldukça tabii...
Aradaki  boşluk, bir yolculuk sadece. Renkten renge.
Zamanı gelince yaprak da yeniden dalında. Bu hep böyle.

Rengin yaprakta yolculuğu mu; yaprağın mevsimlerdeki yolculuğu mu bu?

Yeter ki dal olsun.
Dal, kucak açmış kollar gibidir.
Çiçeğe, yaprağa.
Bu da demektir ki yaprak yeniden belirecektir dalında.
Yani yaprak dalın üstünde olmazsa hemen yanı başında; bir bahar beklemelik ama…

İki hafta önce çektiğim bu kare fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.11.2017, 22:39

Paylaş :

26 Kasım 2017 Pazar

Ezop, dünyanın en acı yemeğini ne ile pişirdi?

Hokka gibi ağzı var demekle bitmiyor ağız olgusu. Ağız sadece yüze anlam katan tat alma duyusunun mahfazası değil.

Ağız, tat almak kadar konuşma aracı olan dil ile eşanlamlı bir yerde. Hani tatlısı, bıçak yarası açanı, zehirlisi olan dil var ya… İşte onun kutusu. Bazen açıldığında Pandora’nın kutusu da oluverir. Dil aynı zamanda lisan anlamlı da. Yani herkesin sözcük sözcük bellediği, grameri, çekimi, öznesi, yüklemi, nesnesi, sıfatı olan; dilbilgisi dersinde okutulan dil.

Öyle ağızlar var ki… Onlar sanırım sırf yemek yemek için. İnşallah sonunda dişlerini de fırçalıyorlardır. Çünkü çok kirli ağızları. O kir, yemek artığından ziyade  kullandıkları sözcüklerden, cümlelerden, üsluptan… Biraz da is pis tutmuş içlerinin dilleri vasıtasıyla dışa vurmasından.

Ağzından çıkanları duyuramayacak uzaklıkta olanlar şimdilerde  seslerini diyelim ki vatzap ile bir yerlere, birilerine yetişiyor. Gruplar oluşturuyor kimileri kendince. Sonrası Meksikalı fıkraları gibi. Bir kişi tek olduğunda kendi halindedir, sessiz sedasız.  Ancak iki kişi olmayagörsünler…  Dünyanın altını üstüne getirirler ya o zaman o fıkralarda…  Hani ikisi derken üçü, beşi birlik olunca farklı farklı şeyler yaptıkları anlatılan fıkralar vardır malum.

Burada Meksikalıları anmak istemezdim. Sırf fıkra onlara ithaf edildiğinden anmak zorunlu oldu. Ki bu haller, dünyanın kuzeylisi için de, güneylisi, doğulusu, batılısı hatta tam göbeğindekiler, ekvatorundakiler, kutbundakiler için de geçerli bir şey. Çünkü hepsi de insan sonuçta. Yeter ki bir yerde birden çok insan olsun anın birinde.

Gelelim vatzapın sihirli  cümlesine;  “gel kııı, sana semaverde çay yapacam”… Böylece öbeklenme başlarken fıkranın da mayası tutmaya başlar.
 
Ağız dolusu laf olsa da  dilin ucunda, ağızdan çıkanlar kırıp döküyorsa hiç çıkmasınlar daha iyi. En saygı duyulacak mahpuslar işte o kırıp dökecek, yaralayacak belki; ama en önemlisi sahibini çamurdan beter duruma düşürecek  sözlerin gün yüzü görmeyenleri, zindanlarda çürüyenleri. Öyle ki o sözlerin sahibinin düştüğü durum karşısında çamur, çayır çimen kalır. Bu hale düşenler okuma yazma bilmeyeninden diploma sahibi olmuşlara hatta eğitimden anlar geçinenine kadar olabilir! O zaman onların eğittiklerinin hallerine bir bakmak ister insan. Cevap toplumda yansımakta zaten. Aslında topluma bakınca durum ortada daaa…

Halimiz bu. Hele küfürmüş, el kol hareketleriyle destekli ağız bozukluğuymuş kalsın kaldığı yerde. Yutsunlar dillerini o tıynettekiler. Ya da Ezop’a versinler dillerini. Versinler  de pişirsin  Ezop, en acı yemek niyetine.

Yoktan yere  kırıp döken, üstü başı metropol kılıklı, evi  metropol  adresli, sürücü ehliyeti de almış, arabası otoparkta tam gözünün önünde; ama onun gözü arabasında değil yedi yirmi dört saat  cümle kapısından kimler girdi kimler kimler çıktı  mesaisinde;  sabahları yürüyüş bile yapabilen, başıboş köpeklerin toplanıp bir barakada bakılmalarını değil de öldürülmesini isteyenlerin ağızlarından çıkanların nasıl tüttüğünü düşünün! Nasıl koktuğunu hayal edin! Çiçek bahçesi kokacak değil onların sözcükleri, cümleleri…
 
Diyelim ki olduğu ortamda ortalığı birbirine  katan, herkesi birbirine düşüren, gece gündüz demeden her kapıyı çalıp havadis toplayan, herkesin yerine düşünürken kendi aklının çapının hiç farkında olmayan, fındık kurduymuş gibi sevimli gözüküp  davranırken çakalları bile kaçırtacak sivri dişleriyle bulundukları yerde sadece kavga, nifak, fitne barındıran insanlar, bu hallerinden memnun mudur? Ya da çok mutsuzlar da başkalarının huzuru kaçtığında kendilerinin  bu konuda yalnız olmadıklarını hissedip öyle mi mutlu olabiliyorlar? Muhtemelen öyle! Şu kesin ki onların ağızlarından çıkanları ciddiye alıp dinlememek, dinlemekten evladır! Olgunluk göstergesidir. İnsancadır.
 
Bazen altı üstü bir selamlaşmadan ibaret komşuluk yapacakken bin fitnenin içine düşmüşler, bunun dışında kalanları da o çukurun içine çekme gayretindedirler. Vatzap mesajlarıyla çağırdıklarıyla partiler düzenlerken ikiden çok kişiden oluşan Meksikalı fıkralarındakileri andırırlar. Böylesi dışları ufacık; ama zararları koskocaman insanlar, güzelliklerin üzerine beton döken sözcükler sarf ederken “dillerini eşek arıları soksun!” diyenleri duyarsınız. Hak verirsiniz de… O diller, iğne olup hak eden etmeyen herkesin canını yakacağına önce bir kendileri tatsınlar da görsünler nasılmış  akrep iğnesi acısı. Çünkü hayattan ders almak acıtır derler biraz.

Şu sıra her yerde, trafikte, ortak yaşamda, kasa kuyruğunda, televizyonda, kısa yoldan adından bahsedilsin isteyen yeniyetmesinden nicelerin yıldızlarına sivri diller, dilden düşmemek için bir araç olarak görülüyor. İletişim aracı olmak yerine. Tatlı dilin yılanı deliğinden çıkardığı övgüsünde bulunan atasözümüzü hiç duymamış gibi davranarak. Eğer hitaplar, konuşmalar zehirli dillerle yapılırsa toplum da zehirlenir gıdım gıdım.

Dillerini iğne bile değil hançer, bıçak falan sananlara her öğün acı biber yedirtip susuzluklarını zakkum suyuyla gidermeli… Ezop’un hem dünyanın en lezzetli hem de en acı yemeğini neden dil ile pişirdiğini anlayabilsinler diye! Cümleler ağılı olmasın; ama hayat tatlı olsun diye!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.06.2017, 14:56

Acemi.demirc@yahoo.com.tr; @Acemi Demirci
  
Paylaş :

En en kısa öyküm


Kısacık bir öykü yazmıştım evvelce. Bu seferki daha da kısa oldu. Dört bile sayılabilecek beş sözcüklük bir çabalama. En en kısa öyküm şöyle:

“Küskünüm dedi. Küstürdüklerine mi dedim.”
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.11.2017

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

24 Kasım 2017 Cuma

Anın da ufkun da uzak ve uzaklarda olduğu bir 19 Mayıs. Bir öykünün içinde.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.11.2017
Paylaş :

“Ulu dağlarca anlamlı ufak tepeler” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.11.2017
Paylaş :

23 Kasım 2017 Perşembe

Tüm Öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Gününü kutlarken,

Ol git bildiğim, hem de nasıl bir okuma isteğine sahip pırıl pırıl bir zeka ve o zekayı, o isteği görüp geleceğe giden yolu çizmede büyük katkısı olan bir öğretmen var. Sonra başta bu Egeli öğretmenin  eşi ve diğer öğretmenler… Biri sonradan dünyaca tanınan bir yazar olmuş.

Fırsat bulabilip de geniş bir öykü ya da bir roman özeti olabilecek o köy çocuğunun çok etkileyici hikayesini yazabilirsem inşallah,  bir dahaki 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde bir köylü çocuğunun ilkokuldan sonra köyünden çıkışı ve sonrasını anlatacağım gerçek bir öykü daha  paylaşabileceğim. Bir çocuk ve onun gibi daha onlarca köy çocuğunun hayrete düşürecek  okuma, var olma mücadelesi nasıldır  kolay kolay bilinemiyor oturulan yerden.

Harcanan tüm çabaların, daha çocukken sadece ders çalışılarak değil okulun çiftliğinde de çalışarak akıtılan terin semeresi görülmüş elbette sonradan; ama yatılı okuldaki öğrenciliklerinde de,  öğrencilik öncesinde de neler neler görülmüş; yokluktan, açlığa. Tüm dileğim, öyküyü gelecek Öğretmenler Günü’ne  yetiştirebilmek. Önce başlamalıyım ama J Henüz elimdekilere destek olacak  yeni bilgiler toplamak gayretindeyim.

Tüm Öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Gününü kutlarken,

Tamamıyla gerçek bir yaşanmışlığı öyküleştirdiğim “Mum ve Anka” adlı çalışmamı emekli ya da çalışan, atanmış ya da atama bekleyen tüm çok değerli ÖĞRETMENLERİMİZE ve adaylarına armağan ediyorum.


https://acemidemirci.blogspot.com.tr/2013/10/mum-ve-anka.html


Keyifli okumalar dilerim.
Not: Kara kalem çalışma, öğrenciliğimde kendi çizdiğim bir karalama.
Paylaş :

22 Kasım 2017 Çarşamba

Koridorların Hatıra Defteri

Hayatın onca oyuncusundan biri olarak hangi rolü en iyi oynadığımız en çok kalabalıkta belli. Çokluktaki tekliğimiz, bizim hikâyemiz yani. İçinde kâh kayıkla, kâh tekneyle kâh gemiyle ya da cankurtaran yeleğiyle yüzmeye çalıştığımız  hayatın hangi denizlere ulaşmak için nasıl kıvrıla büküle aktığı uzun koridorlarda yazılıdır. Sesli ya da sessiz.  En kısasından.

Çoklukla ya işyerleri ya da hastane koridoru olan uzun koridorlara açılan kapıların ardında oturanlar, elma kurdunu andırırlar biraz. Odalardan koridora çıkıldığında tıpkı kabuktaki kirli bir delikten elma kurdunun başını göstermesine benzer bir an bu kez insanlarca yaşanır. 

Odalar, odadaki kadarlık bir iletişim yumağıyla sarmalanmış demekken kâh rastgele, kâh ayaküstü koridor sohbetleri uzun çekiştirmelerin yapıldığı, ağızların arandığı, dert yananların dert yanacak birini bulduğunu sanıp içini dökerken kimileyin dinleyenlerin de onun ne kadar açığı varsa bir kenara kayıt edip  çok sürmez konuşma biter bitmez oda oda yayacağı iletişim ağıdır. Yani koridorlar, sabah ve akşamları yüzlere gülümseyerek selamlaşma yeriyken gün içinde fısır fısır konuşmaların ya da burun kıvırıp alenen tavır takınmaların  cirit attığı meydanlardır.

Koridorlar, görünmeyen aynaların yansımaları ile doludur hem. Diyelim ki uzun koridorlar boyunca  kaynatılan dedikodu kazanlarına tek bir odun atmayıp beslemediniz, o zaman kazanlar sizin için kaynayabilir. Dedikodu, koridorların gündemidir. Ne çekiştirmeleri, arkadan konuşmaları yutan kara deliktir onlar. Dedikodu dendi mi ister kadınlar olsun ister aslında kadınların pabucunu bu konuda dama çoktan atmış erkekler olsun  merak sınırsızdır. Belli saatler bu işe ayrılmış da olabilir zaten. Sabah çayı sırasında ya da saat onda bir kahve içiminin bir saati geçtiği anlarda gezilen odalarda neler konuşulduğu bilinmez; ama duyulur. Dedikodu öyle bir şeydir ki kimisi kendine bu yolla yer edinir, normalde kabul edilemeyeceği, arkadaşlık kuramayacağı ortamlarda. Zamanla da dedikodusunu yaptıklarıyla, dinleyenleri birbirine düşürüp, bunu da keyifle izleyişine rastlanması işten bile değildir. Onlar, insanlar arası ilişkilerin ayarlayıcıları oluverirler bir bakmışınız.

Durakta, yemekhanede, kantinde, koridorda, asansör başında karşılaştığınız insanların bakışlarındaki hatta selam verişlerindeki değişiklikten şıp diye anlarsınız yakınlarda hakkınızda dedikodu yapılıp yapılmadığını. Şu günlerde dedikodu gündeminin ilk maddelerinden olduğunuz böylece apaçık ortadadır. Dedikodunuzun yapılmamasının tek yolu, aslı olsun olmasın  dedikodu ile sizi karalayanlara aynı karşılığı verebilmeniz  belki de. Sizin de oda oda dolaşıp kızgın ifadelerle onun hakkında atıp tutmanız. Ama bu, herkesin harcı değildir. Dedikoduya gelinceye dek yapacak doğru dürüst işleri, adamakıllı uğraşları olanlar elbette böylesi kirli hava solumayı istemez.

Koridorlarda, merdiven başlarında fısır fısır konuşanlar çoklukla iki kişilik dedikodu kumkumasıdır. O iki kişiden biri herhangi birisidir, ikincisi  sazı eline almış değişmez olandır. Dedikodunun başlatıcısı, yayıcısı olan o bildik kişidir. O kişi, koridorun kara kutusudur. Kimin ne yaptığını, kimle çatıştığını, küs olduğunu, evlerini geçindirebiliyorlar mı yoksa yakınlarından yardım mı alıyorlar ezbere bilir.   Odasındaki, bölümündeki, katındaki, üst ve alt katlardaki yetmedi çalıştığı işyerindeki  her şeyi a’dan ze’ye bilir. Sanat, edebiyat, biliyor gözükse de yabancı dil, tarih, kültür bilmez, o başka! Hoş bunları çok iyi bilenlerden kimisinin de onların ağzına baktıkları çokçadır.

Bildiklerini  sırası gelene kadar kayıt kütüğünde saklar böyleleri. Biri canını sıkmaya görsün Pandora’nın kutusunun açılma vakti gelmiştir.  Daha yakın zamana kadar koridorun her köşesinde fıs fıs konuşan kara kutu, gerçek yüzünü ortaya çıkarır. Hırsını, bencilliğini, noksanlarını göstermemek için  fazlasıyla çabaladığı  cilalı çirkin yüzünü.

Koridordaki odaların önünden geçerken başla hafifçe selam verip gülümsemek adettendir. Eğer birilerince  birilerine o hafif gülümseyişle selamlama bıçakla keser gibi birdenbire kesildiyse kara kutu devrede demektir. Kim bilir ne hesaplar peşindeyse  ara bozmalar için fellik fellik uğraşırken, başarısının sonucunu insanların artık selamlaşmaması olarak almıştır.

Odaların kiminde pek gençler olur. Henüz sözlenmemiş, bir bağı yok. O zaman o odaların bulunduğu koridorları başka koridorlardan gelip de arşınlayanlar çoğalır. Dahası yemekhanede yakın masalara oturma çabasına girilir. Kimi sonuçsuz kalır kiminden güzel haberler duyulur.

Koridorlar, yalnızca kılıkla bir şey olunacağını sanan hoş ve boş insanların podyumudur da. Diziler, dergiler incelenip rol modeller seçilir,  böylece giyim kuşam tarzı  belirlenmiş olur. Sonra sıra giysilere para dökmeye gelmiştir. Aslında hiç de haksız sayılmazlar. Çünkü “Ye kürküm ye” sözü denildiğinden beri değişen pek bir şey yoktur. Çoğu insan karşıdakilerin nitelikleri ile değil nicelikleri ile ilgilendiğinden para dökülmüş kılığın içindeki, kılık sayesinde rağbet görür. Bu rağbet şıklığı tetikler, bir yarıştır başlar koridorda. Bu yarış eşit şartlarda olmaz. Parası olan hep öndedir.

Koridorların kılık kıyafetle başlayan gösteriş merakı çocukların okullarına kadar uzanır. Herkes çocuğunu en iyi okulda okutmakta olduğunu iddia eder mesela.  Dedikodu ile istediğini yapabilenler kültürle beslenmediklerinden bunlarla beslenenlere karşı hazımsızdırlar. Çünkü kültürel sohbet onlar için hiç üstlenemeyecekleri ağırlıkta bir yüktür. Dedikodu değil ki bu konular kahkahalar arasında anlatılıversin kolayca. Böyleleri hak etmedikleri halde gözlerinin kaldığı üstelik de bedavaya gelecek her şeye kırk takla atmakta güvercinleri kıskandırır.

Hastanesinden iş yerine koridorlar, hayat yolu denilen yolun ta kendisidir aslında. Koridorlar, selamlaşanların, burun kıvıranların, odaların önünden geçerken göz ucuyla içeriyi süzenlerin, neden bahsedildiği odadakilerce duyulsun istenmeyen telefon konuşmalarının açık alanıdır. Daha çok son zamanlarda otuz yaş altı olup da karşılaştıklarının  üstüne üstüne yürüyenlerin, otuz yaş üstü olup da kibarca yol verenlerin, günaydınlaşıp iyi akşamlar diyenlerin baskınlığının sürdüğü yerdir. Ulu orta açık olup da nasıl oluyorsa ki kişinin gizli dedikodu yeri oluveren  yerdir sıkça. Hem suçlu hem güçlü olsa bile en çok çıkışanların, kabahatlerini hep başkalarını suçlayarak kapatmak isteyenlerle sinekten yağ çıkarsın da tek, o yağ varsın bir çay, bir kahve olsun düşüncesiyle  herkese herkes hakkında konuşabileceklerin seyir alanıdır.  Ancak dedikodu kumkuması olmuşlar,  belli ki eti kokuttukları yetmezmiş gibi tuzu da kokutan, kendileri de kir kokanlardır.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.10.2015, 09:48


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci