25 Nisan 2017 Salı

Ah, bu sanal alem; alem mi alem!

(Sanal alem, gözlerin prangası. Gözler ufku unuttu sanal alem görüntülerine bakmaktan. Tüm bunlara inat sanal alemi ve o alemin dalgıçlarını  hiiiiiçççç umursamayıp kendi dünyasından hoşnut olanları bu çalışmama tema olarak seçtim)


Metropolün tıklım tıklım araba ile dolu çekilmez; ama mecburen katlanılır trafiğinin aktığı anayollarda tam yanınızdan geçen, ışıkta bekleyen arabaların sürücülerine bir göz atın. Pek çoğunun gözü ışıklarda ya da yolda değil, değil mi?

Ucunda can gerçeği olan böyle bir olguda bile gözler olması gereken yere değil de tek bir yere takılıyorsa eğer… Cep telefonlarına… O zaman hiçbir mikroskobun göremediği; ama varlığını hepimizin bildiği bir virüsün esaretine girmişiz demektir. İstesek de istemesek de artık kaçışın, tedavisinin, kurtuluşun olmadığı ve giderek daha da semirip gürbüzleşeceği besbelli bu virüsün adı, sanal ortam.

Adı üzerinde, sanal. Gerçeklik yok da, bir bakıma var da. Sandığınız gibi de;  sanmaktan kaçındığınız gibi de. Sanal manal; ama öyle bir masal ki gece yatmadan önce dinlenenlerden değil tek. Sabah saatin alarmı çalınca gözler ilk bu adı var ama somut olarak ortada olmayan virüs okunun gösterdiği tablette, ekranda.

Kolaylığa açılan kapıları da var bu alemin çetrefilli konulara, içinde çıkılmaz uydurmacalara açılanları da var. Bu alemde cankurtaran olmadığından sular tekin değil. Girdapları da yapay tabii. Hiçbir ispatın, tutarlılığın olmadığı konular, sanki gözle görülmüş, kulaklarla duymuş gibi yalan yanlış, haksız, karalayıcı abuk sabuk şeylerken gerçekmiş gibi algılanabiliyor.  Böyle algılatan ellerin zaten karalamaya yatkın, kapkara kömür gibi düşünceleriyle.
Sanal alemin açıldığı güzellikler de var tabii.  Bir çırpıda birçok tanıdığa, eşe dosta, akrabaya, arkadaşa, yakınlara ulaşabilmek  diyelim ki. Duvarınıza yazacağınız birkaç satır ile. Tüm zorluk bu. Ne kolaylık böylesi bir erişim!

Oysa bir konudan haberdar etmek istediklerinizi tek tek aramaya kalksaydınız, belki bir gününüzü alacaktı. Çok vakit harcayacaktınız. Kimisini bulamayacaktınız, dönüp dönüp arayacaktınız. Bezecektiniz, yorulacaktınız. Oysa bir iki satırla bir konunun üstesinden hemencecik geliverirsiniz sanal ortamda.
 
Bilgiye erişim mesela. Uzayından suyun derinlerine, yer altındaki madenlerden zenginliklere, yer üstündeki bitki, canlı türlerine ne arasanız kütüphane kütüphane gezmeden, kaç cildin  tozlarını yutmadan bir tık ile  erişebilirsiniz. İlkokul arkadaşınızdan eski mahalledeki çocukluk arkadaşınıza bulmak isteyince soyut sanal alem  somuta dönüverir. Bir isim yazmakla aradığınız size sunulur. Yormaz sizi. Kendi de yorulmaz.


Kırk tilkinin kuyruğunu birbirine değdirmeden dolandığı kimi kafalarda bir şey, başka amaçlara dönüşebilir. Amacından sapmış her şey artık karşı şey olmuştur; iyilik ve güzellik amaçlı başlamış olsa da. İyiliğin, güzelliğin, doğruluğun karşı şeyi, çirkinlik, kötülük, eğriliktir. Yalan dolandır. Olduğundan başka görünme ikiyüzlülüğüdür. Karalamaya kadar varabilecek.

İyi niyetlisinden art niyetlisine, iyimserinden karamsarına, gözünün üstünde kaşın var diyeninden ortada bir şey yokken ortaya laf üretenine, kendi uydurduğu yalana sonunda kendi de inanıp “hadi kanıtla” dendiğinde kem küm edeceklere çeşit çeşit mayadan bizler, sanal alemde de neysek oyuz; kendimiz ya da başkasıymış gibi görünürken. Mayalanmışlık, o mayanın özünce olmaktır malum. Ekşiyse maya, ekmeğin hamuru ekşidir. Başka tat beklenemez ondan. İşte sanal alem her tadın sofrası; ekşisiyle, acısıyla, tuzlusuyla. Çeşni. O sofrada acı sevmeyen de tadıyor acıdan, şekerden, tuzdan kaçınanlar da an oluyor kaşık kaşık bunları yiyebiliyor. Nasıl mı?

Bir kek düşünün. İçindeki malzemeler ayrı ayrı. Yumurta başka bir şey; un, tahıl türevi; yoğurt apayrı; şeker öyle, yağ da. İçine katılan üzümünden cevizine, havucuna, çikolatasına, portakal ya da limon kabuğuna hepsi apayrı. Ama devreye bir çırpıcı girmeye görsün, bir karıştırıversin ortalığı hele. Ne yumurtayı seçebilirsiniz o birbirine karışmış harçta ne şeker tanesini ne de yoğurdu. Karmakarışık bir hale dönüşüp kek adını almışlardır. Hepsi apayrı tattayken bir arada  bambaşka tek bir tada bürünmüşlerdir. Sanal alem böyle işte. Apayrı ve bambaşkaların teke dönüşmesi. Ancak o tekin içindekiler her zaman kek tadı veren şeyler olmayabilir. Acısından zehrine katılmış olabilir harca.

Sanal alemin bazı şeylerde ipucu olarak görülmesi var ki kimileyin haksız da çıkmıyorlar. Bu hafiyecilik oyunu daha çok çokça dedikodulu magazin işinde. Yazacak bir şeyler için  veri aramacada. Veriyi belli kişilerin sosyal medya hesaplarını izleyerek topluyorlar.

Sosyal medya hesaplarına pencere açabilen  bilgisayarların başındayken o hesaplara konuk olmak için kapısını çalabilirsiniz, açık pencereden içeri dalabilirsiniz ya da kapıdan kovulsanız da bacadan girmeyi deneyebilirsiniz. Bu konuların derinlerine dalmışların zıpkınlarının ucunda mutlaka bir av vardır.

Kapılı, bacalı, pencereli ya da değil böylesi akıntılara, böyle şeylerden çok uzak insanlar da kapılabiliyorlar. Diyelim ki arkadaşlarımız var sanal ortamda. Arkadaşınızın da arkadaşları olacak. Kimi tanıdık, kimi değil. Tanışmış olun olmayın kapınızı çaldıklarında bir kez olsun yüz yüze gelmediğimiz, kahve içerek karşılıklı sohbet etmediğimiz, belki görsek profil resminin tıpatıp aynısı olmadığından tanımayıp yanından geçeceğimiz sanal arkadaşlarımız olacak artık bir de. Ve sanal ortam arkadaşlıklarındaki gereklilik, tanışıyor olmak değildir. Nedir  o zaman?

Diyelim ki kırk yama, atçılık gibi şeylere düşkünsünüz. Bu konulara yönelik grupları bulacaksınız haliyle. O zaman o gruptakilerin arkadaş listesinde olacaksınız. Bu sayede paylaşımları görüp paylaşımda bulunacak ve o konuda gelişeceksiniz. Sanal tanışıklık budur. Sanal tanışıklık demek, sesini duysanız  o kişiye ait olduğunu bilmeyeceğiniz, ayak sesini duysanız bir yabancının diye kulak kabartmayacağınız, karşılaşsanız belki yüzü tanıdık bile gelmeyecek  arkadaşlıklar demek aslında. Bunu herkes bilir. Tekini bile tanımazsınız.

Gazeteler internetten tanıştığı kişilerle buluşunca başına neler neler gelmişlerin haberlerini yapar. Bazen de mutlu olaylar doğar sanal ortamdan. Yine de  değil mum, kibrit ışığı bile olmadan karanlıkta samanlıkta iğne aramaya koyulan aklı evveller çıkabilecektir olur olmaz şeyler öne sürebilecek. Yakıştırmalardan karalamacaya, göklere çıkarmaktan yerin dibine vurmaya fütursuzca cesaret edebilenler olacaktır…

Rast geldiğimiz mutlaka olmuştur abuk sabuk insanlara, onların arkadaşlık taleplerine. Sanmam ki sanal alem eşiğinden atlandıktan sonra böyle bir an gelmemiş olsun…  Ayy, bu alem…

Dedikoduculardan acil kan aranıyor duyurusu yapacak duyarlılıktakilere…  Hafiyecilik oyununa merak sarıp da varsayımlar arasında gezinenlere… Sahte hesap sahipleri ya da hesap hırsızlarına… Birbirini bu ortam sayesinde bulmuş çocukluk, gençlik, mahalle, okul arkadaşlarına… Bu sofraya bal, maydanoz, turşu suyu, zehir,  gülümseme, karalayan el, uzanan el, ağı, doğrucu, yalancı, işgüzar, işi gücü olmadığından sırf başkalarını gözetlemek için bulunanlara…  Önce kendine bakmayıp da kendi hallerini görmeyecek kadar aynalardan uzak olanlara kadar şu sanal alem yok mu… Alem mi alem!
Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.02.2017

Paylaş :

24 Nisan 2017 Pazartesi

Öğlealtı ya da öğlaltı

Sabah kahvesinden önce eskiler bir şeyler atıştırırlarmış. Buna da "kahve altı" derlermiş. 

Kahve  altı nasıl kahvaltıya dönüşmüşse kahvaltı ile öğle yemeği bileşimi öğün de "öğle altı" olmaz mı? Kahvaltı mantığıyla dönerse dil, o zaman  öğle altı da "öğlaltı" olur. Brunch demekten daha güzel hem.

Dürüm her ne kadar tulum peynirli olsa da kahvaltı ya da öğlaltı tabağı zeytinsiz olmaz. Peynir ve zeytin bu masaların ikizleridir.  Kardeştir.

İşte öğlaltında  dürüm tabağı. Sadece tabak var karede. Masadakiler değil. Çünkü bu yayın yufka ekmekli  dürüm için J
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.04.2017 
acemi.demirci@yaghoo.com.tr;
@Acemi Demirci
Paylaş :

23 Nisan 2017 Pazar

Kırk Dakikalık Yol Boyunca

-Metro görüntülerini cep telefonu ile çektiğimden fotoğraf makinesinden farklı bir netlik olabilir-

Cumartesi akşam metrodayım. Kızılay’dan  uzun bir yolum var. Kırk dakika kadar. Boş boş vakit geçirilemeyecek kadar  uzun bir süre. Araba kullanmak istemeyecek kadar da trafik keşmekeşi içinde bir yol!

Metrolar, trafik, kalabalık her yer alenen insan laboratuvarıdır. Farklı onca insan,  görüntülerinin gerisindeki görünmeyenleri olan huyları, alışkanlıkları, yetiştikleri ortamdan edindikleriyle  tam  o an hep bir aradadır.

Metroda bindiğim vagonda da oturduğum yerden gözüken her iki yandaki vagonlarda da yol boyunca kitap okuyanlara rastlarım. Okumayı seven bir   kitle vardır bu yanlarda zaten.

Herkes okumuyor, evet. Büyük çoğunluğun gözleri satırlarla meşgul olmuyor. Ellerinde de kitap, dergi, gazete filan tutmuyorlar. Ellerinde telefon varken kitap tutamazlar zaten.  Gözleri de ya oyundadır ya gezindikleri belli internet adreslerinde.

Önce rüzgârı gelir metronun istasyonda tünelden, haberci olarak. Sonra metro gözükür, yavaşlar, yavaşlar. Ardından durur. Tam kapının açıldığı noktadayım durduğunda.

İnenlerin ardından hemen bindim. Sıralar daha boş. Oturdum. Bir kalabalıklaşma birdenbire. Yanıma kırmızı bavullu bir kız oturdu. Karşıya, onun yanına, öte başa oturan, gelen geçen… Bir küçük oğlan, annesinin yanında. Elinde sarı bir şey. İlk kez görüyorum. Bakınca üçgenimsi bir dizilişle sıralanmış  birbirine yapışık üç yuvarlak çark. Dokununca dönüyorlar. Belli ki yeni bir oyuncak çıkmış. Henüz benim haberimin olmadığı.

Oturanlardan fazla ayakta kalan var. Yol uzun olunca ayakta kalmak müşkül bir durum malum, ayakta kalamayacak koşulda olanlar için.

Kimi çocuklar, aslında gençler demeliyim, metro köşelerine bağdaş kurup oturuyor, bir sürü boş koltuk olsa da. Onlar yerlerde oturmaktan ve sırtlarını köşeye dayamaktan hoşnut. Gerçi anneleri görse istemezdi kirli yerlere oturdukları için. Haklılar aslında.

Yüzünü göremediğim bir genç, benim olduğum taraftaki köşede yere oturmuş. Elinde cep telefonu. Başını hiç kaldırmıyor.

Kocaman gözlükleri yüzüne çok yakışmış, on belki on bir yaşında bir çocuk ilişiyor gözüme. Karşı köşede yere çökmüş, henüz yirmi bile olduğunu sanmadığım gencin yanına oturuyor. İkisinin elinde de demincek gördüğüm çarklı oyuncaktan. İkisininki de mavi. Konuşuyorlar. Kardeşler belli. O kadar belli oluyor ki kardeş oldukları, büyük olan yani abi olanın  küçük oğlanın düşmüş gözlüğünü burnunun üzerinde düzeltmesinden. O yaşlarım geliyor aklıma. Abim yoktu. Gözlüğümü hep ben düzeltmiştim. İmreniyorum o çocuğa bir anlığına. Sonra  “kendi kendime ben de o yaşta gözlüğümü düzeltebildiğime göre bu imrenme çok gereksiz” diyorum.

Bir iki durak o çarkı döndürüp duruyorlar. Hemen yanlarında yine yere bağdaş kurup otururken  kulaklıktan müzik dinleyip kitap okuyan başka bir genç de başını kitabından kaldırmıyor. Çok sürmüyor abi kardeşin çarkları döndürmeleri. O yeni oyuncağı bırakıp sırt çantalarından kitaplarını çıkarıyorlar.


Onlar da yanlarında oturup  beyaz kulaklıktan müzik dinleyerek kitap okuyan  genç gibi kitaba gömülüyorlar. Benden taraf köşedeki gencin dünya umurunda değil gibi. Gözleri, başını hiç kaldırmaksızın  telefonunda. Yere oturmuş dört gençten üçünün kitap okuyor olmasından mutluluk duyuyorum.  

Gözlüklü küçük oğlan öyle güzel okuyor ki kitabını, o yaşında. Yine kendimi hatırlıyorum. Elimden kitap düşmezdi o yaşta. O yaşta her yıl bir kez mutlaka okuduğum, beni en çok etkileyen kitaplardan biri olana Leylek Dede’yi de çoktan okumuştum.

Ümitköy istasyonunda iniyor iki kardeş. O istasyona kadar kitapları ellerindeydi.

Arkalarından gülerek bakıyorum. Kulaklığımdan gelen müzik sesini o an fark ediyorum. Gözleme dalmışım. Kenny Rogers’ı duymamışım bile.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.04.2017, 21:28


Paylaş :

Miraç Kandilimiz kutlu olsun

Edilen duaların bir dahaki Kandil’e tekrarlanmasına gerek kalmayacağı iyi Kandiller dilerim.

Miraç Kandilimiz mübarek olsun.
(Her hakkı saklıdır)

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;

@AcemiDemirci
Paylaş :

Haski bakışı



Bugün, Ankara'dan.
Fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.04.2017
 @AcemiDemirci


Paylaş :

22 Nisan 2017 Cumartesi

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu Olsun

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızı kutlarken
  
dünya durdukça bu sevinci her 23 Nisan'da tekrar tekrar yaşamamızı 


ve kaç yaşında olursak olalım o sevinçle çocuklar gibi şen olmamızı dilerim.


23.04.2017
(Her hakkı saklıdır)
  acemi.demirci@yahoo.com.tr@AcemiDemirci
Paylaş :

21 Nisan 2017 Cuma

Güzel havalı baharın gezindiği dizelerden fırtınanın gezindiği bu havalara

Orhan Veli bir bahar günü mahvolduğunu “Beni bu güzel havalar mahvetti” diye başlayan dizelerinde anlatmıştı. O  şiir de hemen herkesin bellediği, baharda ille mırıldandığı şiir olmuştu. Öyle şairler var mı hala bilmem. Varsa da böylesi dizeler döktürtecek havalar var mı şimdilerde, emin değilim. Zira Ankara’da bahar, soğukla mahvediyor  insanından çiçeğe durmuş ağacını şimdi.

Bahar, acelesinden bile olmayan; bir geçiştirmece bile denilemeyecek;  bir oldu bitti ile daha kapıya bile gelmeden göz açıp kapatana kadar geçip güz olmuş sanki;  üçüncü cemrenin ilkbaharı müjdelediğini unutmuşcasına sonbahar rolüne bürünürken nasıl yazılabilirdi şimdilerde Orhan Veli dizelerince dizeler? 

Bu bahar Ankara’da hava, dik bir fırlayış ile yükselirken  çivileme atlayışlar gibi hızla düşüyor. Oysa baharın mektupları çiçekler çoktan teslim edilmişti toprağa, ağaçlara.  Bahar havası, kış havasınca  üşütüyor.
 
Şu sıra sıcaklık düştü yine. Birkaç gündür tadı tuzu yok. Bahar mı değil mi hiç belli değil. Ortalık çiçeklenmiş halde; ama soğuk. Sert rüzgâr, bahar dallarından şemsiye iskeletinin çubuklarına kadar umursamadan kırıcı hiddette.

Hava gri. Kapalı. Güneş saklı. Bahar yeli, fırtına şiddetinde. Fırtına, bitmeyen bir homurtuyla  tepelerde, kapalı pencerelere rağmen evin içinde geziniyor.  Bu uğultu  bahar ezgisi değil oysa. Bu şarkı, kış öncesi ulakların seslenişince. Vakitsiz. Yani Nisan’ın geçinde. Sırasız. Yani ardı sıra gelecek mevsim yazken.

Dün ısının yirmi iki derece olduğu Ankara bahar havasındayken öğleden sonra başlayıp durmadan esip ağaç köklerine düşman kesilmiş fırtına sonrası bugün havanın birdenbire  on derece düşmüş  olmasına ne denilir? Nasıl bir düşüş bu; nasıl bir çakılma!

Yoksa bu bahar kaprisi mi? Ya bahar şarkıları? Şu var ki dinlenilen şarkı hangi şarkı olursa olsun esas olan kimsenin duymadığı içten söylenen şarkıdır. Ki bu bahar içten içe kış şarkısı söylüyor görünüşe bakılırsa.

Yani bahar  yalpalıyor. Bir o yana bir bu yana gidip geliyor. Bir kışa bir yaza doğru seğirtirken bir güneşe bir pusa  dönüyor yüzünü. Bahar saklambaç oynuyor. Oysa aylardan Nisan. Ve Nisan ilkbaharın adı. 
 
Yine de doğadır, havadır; bozar da açar da. Güneş de güler, pus da somurtur; sis de karartır ortalığı. Ne yapsa da, elinden geleni ardına koymasa da mevsim kesinlikle bahar. Ve önü yaz. Her şeye rağmen yaz gelecek…

İlk kare, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.04.2017

Paylaş :

20 Nisan 2017 Perşembe

Ekmek Sırası

Ekmek kavgası, insanın verdiği kavga değil tek. Kurdundan kuşuna her canlı  her gün veriyor.
 
Bugün, bir anlığına gözüme ilişti. Beş dakika dahi sürmedi gördüklerim.   Her canlı için geçerli bu olguya o kısacık sürede tanık oldum. 

Neye tanık olduysam o an  öykü oldu;  Sözcükler tekler teker düştü aklıma.

Yayın için pek öykü tercih etmediğimden uzunca zamandır tek bir öykümü olsun yayınlamıyorum. Yazıyorum tabii yine hikayeler. Ancak denemeler diyeyim ya da duyurusunu yaptığım türdeki yayınlananlar, daha sık ve daha yoğun öyküden ziyade.

Yazdığım hikayeden bahsetmeyeceğim. Ama bir karesi, fotoğraf  gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.04.2017, 22:33

Paylaş :

19 Nisan 2017 Çarşamba

Kavramların Gözyaşları

Bu çalışmama tema olarak Bahçelievler - Emek mahallesinde çektiğim karelerle daha iyi anlaşılacağına emin olduğum ve yozlaşan kavramların başında gelen mimariyi seçtim. 

Ankara, nüfusu üç yüz bini geçmemesi gereken bir başkent olarak planlanırken kuleler hesapta yoktu. En güzel örneği Bahçelievler - Emek mahallesinde olan ve şimdi tek tük kalan en fazla iki katlı yani dubleks  ve bahçeli müstakil evlerle tasarlanmıştı.

Eğer o evlerle dolu sokaklar hala aynı kalsalardı, o evler şimdiki gibi kule, blok gölgesinde kalmayıp  ayakta kalsalardı, şehrin silueti de bahçelerle donatılmış, ıhlamur  kokulu olacaktı.

Kavram, bir nesne duygu ya da düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı ya da anlamı. Veya terim olarak bakarsak olay yahut nesnelerin ortak özelliklerini bir ad altında toplayan tasarım. Yani kavram, soyutundan somutuna var olan her şeyi  çağrıştıran ses; ad. Kavramla anlatıyoruz, anlaşıyoruz. Duygudan duygu ötesine. Maddeden manasına.

Herhangi bir kavram, diyelim ki dost kavramı, işitildiğinde akılda bir şeyler uyanır. Dost denilince duyumsanan şey, dost kavramı ile anlatılandır. Peki bu kavram duyulduğunda herkesin aklına tıpatıp aynı tanımlama mı düşer? Herkesin dost kavramını algılaması, tanımlaması bire bir örtüşür mü? Ya da kavramlar insandan insana, toplumdan topluma değişebilir mi az ya da çok?

Değişir. Öyle değişkenlikler gösterebilir ki böyle bir konu tartışıldığında veya ele alındığında söze “bence” ya da “bana kalırsa, benim görüşüme göre” diye başlanır. Her bence, olgunun biraz daha, sonra biraz daha, ardından daha daha farklılaşmasıdır. Farklılaşma, başkalaşımdır.

Başkalaşımlar, kavramların aslından farklı algılanmasına yol açacak o zaman. Açmış da. Bu da başa ne işler ne  işler açmış. Nasıl mı? Kavramlar kargaşası çıkmış vaktinde ortaya. Uzun da sürmüş. Elbette o zamanki kavramlar kargaşası ve dönemi tek bir kavram üzere çıkacak değil. Düşünürlerce yaşanmış. Bir şeyin çıkışının ardından suya atılan taş gibi halka halka her yana yayılması var elbette. İçinden güçlükle çıkılmış o sürecin. Kavramlar kargaşası, çalkantıdır.

Diyelim ki bir dost kavramında bile anlaşamıyorsak… Ki ne anlatırız dost ile? Kimine göre dost, belki de çocukluktan,  öteden beri hep arkasında olmuş biri.  Başı sıkıştığında ilk ona koştuğu. Kötü gününde hep yanında, iyi gününde kendi kadar mutlu, dünya yıkılsa  aradaki bağın yıkılamayacağı kişi. Kimine göre bulunamadan kaç günün akşam olduğu; ama günün sonu bulunsa da hala bulunamamış masal kahramanı. Eski Türk filmlerinde evli barklı adamların yuvalarına göz dikmiş ve adamı evinden, eşinden soğutmuş fena kadın. Kimine göre de manevi anlamlı bir kavram.

Dost bellediğimiz insanlardan beklentilerimiz bile birbirinin aynı değil. Ne bekler insanlar dostundan? Bir anket yapmadım, o halde kendi adıma beklentilerimi yazayım. İyi günde hani sevinçli günlerin hepsinde davetlilerinden olup da bayramda filan arayıp soran, yanı başta bulunan. Kötü günde ki Allah göstermesin, davetsiz yanda olan. Hem de herkesten önce… Hatanızı, yanlışınızı, farkında olmadan yaptığınız aykırı kaçan  bir şeyi dobra dobra yüzünüze söyleyip bunu düzeltmenize yardımcı olarak tekrarlamamanızı sağlayan… Eğer olmadığınız bir yerde sizden o an hak ettiğiniz gibi bahsedilmiyorsa, hak ettiğiniz biçimde hakkınızda konuşup fırsatçıları susturan… Üstelik ağızlarının payını hakkıyla, sakince ve gereğince veren. Dost budur! Aksine düşmanca davranış deniliyor, malum.
Haksızlığa uğradığınızda, hatta neden olmasın, kim bilebilir herkes an olur ki yaşayabilir hiç başa gelmeyecek haller başa geldiğinde veba salgınından kaçar gibi insanlar birinin yanından kaçarken o, o birinin dostu  olduğunu unutmayıp  omuz olan…  Eğer bu tanımlara uyan varsa gerçek, kadim, hakikatli dost olmalı öyleleri. Eğer böylesi koşullar bir dostluk sınavıysa, koşulların üstesinden gelinmesi de dostluğun sınavdan geçtiği anlar olmalı. Ki çoklukla her saat, her gün kötüsünden şeyler kolay kolay başa gelmese de olur a, dünya bu, hadi çetin bir durum var karşıda! İşte o çetin durumun karşısında sizin yanınızda, sizinle birlikte  duran, dosttur. Sinemaya birlikte gittiğiniz, parkta etrafı çekirdek kabuğu kirliliğine bürüyerek birlikte çekirdek çitlediğiniz ya da sadece günlük hayatın içinde öylesine “günaydın”lı, bol tebessümlü “iyi akşamlar”lı, “nasılsın iyi misin”den ibaret iletişimli olduğunuz kişiler değil!

Bu bağ, belki sınav geçirecek anlara hiç denk gelmeyecek; belki de geldiği o  an, içinizdeki bir şeyin kopma çıtırtısıyla birlikte sizi altüst eden kırılma noktası olacak. Öylesi anlar, lafta mıdır dostluk yoksa gerçek midir görme günüdür. Dostun da düşmanın da belli olduğu gündür.

Merak ettik de sorduk mu hiç birilerine, size göre zenginlik, dostluk, insan olmak, doğru olmak, iyi olmak, kötü olmak nedir diye? Kimine göre her şeyi bozup, döküp, kırıp batırdığında kendisinin arkasını toplayanlar dosttur da, iyidir de, doğrudur da. Kimine göre kendisi haksız olduğunda, yanlış yaptığında annesi babası, kardeşi de olsa onun yanlışını yüzüne söyleyenden kötüsü yoktur. Bir de kırk  gün sırtta taşınıp da yorulunca nefes almak üzere indirilenler var ki... İşte kırk gün sırtta taşımanın bir anda göz ardı edilip de nasıl olur da yere indirilmiştir hazımsızlığı  çeken insanların çiğliğinin görüldüğü anlardır o anlar da…
 
Kavramların yozlaşması, koflaşması kendi kendine değil elbette. İnsan eliyle, anlayışıyla. İnsanlar koflaştıkça; eğitimde, kültürde, sanatta, müzikte, edebiyatta, mimaride, dilimizde  yozlaştıkça kavramların yapabileceği bir şey yoktur. Dahası, olan kavramlara olmaktadır. İçi boşalarak!

Bir insan düşünün. Giysisi özenli. Bakımlı. Hatta o kadar ki gözlük modeline dek televizyondaki sunucular, oyuncular örnek alınmış. Görselliğe fazlaca önem verilmiş, hedef de tutturulmuş eni konu bu konuda. Diyelim ki televizyondaki, dergilerdeki gibi  bir niteliği belirleyici görüntüye harfiyen bürünmüş bir dış görünüş var tam karşıda. Her yönüyle. İnsanlar tek yönlü mü ama? İki ok işaret etmez mi onları? Birincisi dışımızı, ikincisi akıl, sağduyu, bakış açısı, birikim, kültürün saklı olduğu içi?
Sadece varsa eğer televizyondaki, dergideki,  bir dünya  para alıp da tek bir kültürel, yapıcı katkı sağlamayan sunucuymuş, falancaymış onlara görüntü olarak benzemekle bitiyor  mu her şey? Öyle gözükünce nitelik olarak daha iyi olunduğu mu sanılıyor?  Doğrudur, iyi bir giysi iyi bir tavsiye mektubudur; ama suretimiz yani dışımız bir araçtır. Bu aracı iyi, güzel, doğru kullandıracak şey, içte saklı.
Daha iyi kimisi için telefonun yeni modeli, evin daha lüksü, mahallenin daha pahalısı anlamına gelebilir. Bu da daha iyi kavramının bir bakıma yozlaşmasıdır. Kendimizi daha iyiye taşımayı yok saymaktır. Daha iyi, kendini geliştirmek, okumak, hep daha iyisini hedeflemekle oysa.

Kavramlar ağlıyor… Kavranamadıklarından. Seslerini duyan yok. Satır oldular o yüzden. Kırk satır mı kırk katır mı olmamak için.

Kavramların alabildiğine şekilden ibaret kalıp, anlamlarının yittiği şimdilerin geleceğe mirası ne olacak o zaman? Yeni bir kavramlar kargaşası, değersizlik, çürüme ve iyinin, güzelin, doğrunun anlam sapmasına uğrayıp kötünün, çirkinin ve eğrinin onların yerine geçmesi mi? Kavramların anlamını, ne halde olduklarını  kavrayabilmeli o halde çok gecikmeden…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.08.2016
Acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci

Paylaş :

18 Nisan 2017 Salı

Kumuldan kıra, ağaca, saksıya hep onlar

Yabanisi, süs içini, bahçe  için olanı…

Soğanlısı, aşılısı, çelikten çıkanı.

Kırda, dağda, kumda, yaylada…

Taşları  yararak kaya başında…

Saksıda, ağaçta…


Dere kenarında, yosun yosun su altında.
Nilüfer olup suyun üzerinde.


Arının konakladığı, kelebeğin uğrağı.


Sebzeler sonunda çiçek olur, tohum olmak için.
Meyvenin başlangıcı, dalları basmış çiçek.


Çiçek… Çayırda, bayırda, yamaçta ayrı güzel, parkta pek düzenli. Bahçede neşe renk renk.


Ağaçtakiler bambaşka. Kimi ağaç baştan başa çiçek. Örnek mi manolya, mimoza, paşa bıyığı, sakura, ipek ibrişim.


Yolum üzerinde pek genç bir elma ağacı var. Birkaç yıldır çiçeğe duruyor. Körpe bir fidan aslında hala.


Geçen yıl meyvelerini henüz hamken kopardı yanından geçenler ki öyle aman aman geçen de olmaz. Ama meyveyi dalından koparmak da her an nasip olmaz bir metropolde. O yüzden daha hamken devşirildi meyveleri. Ve boğaza duracak kekrelikte bir ısırık sonrası atılmış halde ağacın dibinde çürüdüler; olgunlaşacakları dönemde.


İşte o ağaç bu yıl yine çiçekte. Meyveye ilk adımını attı. Sabah akşam yanından geçerim. Es geçmeden. Fotoğrafını çekmeden geçip gitmem
.

Elma çiçeği. İlk kare, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.04.2017, 21:58

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci