19 Nisan 2017 Çarşamba

Kavramların Gözyaşları

Bu çalışmama tema olarak Bahçelievler - Emek mahallesinde çektiğim karelerle daha iyi anlaşılacağına emin olduğum ve yozlaşan kavramların başında gelen mimariyi seçtim. 

Ankara, nüfusu üç yüz bini geçmemesi gereken bir başkent olarak planlanırken kuleler hesapta yoktu. En güzel örneği Bahçelievler - Emek mahallesinde olan ve şimdi tek tük kalan en fazla iki katlı yani dubleks  ve bahçeli müstakil evlerle tasarlanmıştı.

Eğer o evlerle dolu sokaklar hala aynı kalsalardı, o evler şimdiki gibi kule, blok gölgesinde kalmayıp  ayakta kalsalardı, şehrin silueti de bahçelerle donatılmış, ıhlamur  kokulu olacaktı.

Kavram, bir nesne duygu ya da düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı ya da anlamı. Veya terim olarak bakarsak olay yahut nesnelerin ortak özelliklerini bir ad altında toplayan tasarım. Yani kavram, soyutundan somutuna var olan her şeyi  çağrıştıran ses; ad. Kavramla anlatıyoruz, anlaşıyoruz. Duygudan duygu ötesine. Maddeden manasına.

Herhangi bir kavram, diyelim ki dost kavramı, işitildiğinde akılda bir şeyler uyanır. Dost denilince duyumsanan şey, dost kavramı ile anlatılandır. Peki bu kavram duyulduğunda herkesin aklına tıpatıp aynı tanımlama mı düşer? Herkesin dost kavramını algılaması, tanımlaması bire bir örtüşür mü? Ya da kavramlar insandan insana, toplumdan topluma değişebilir mi az ya da çok?

Değişir. Öyle değişkenlikler gösterebilir ki böyle bir konu tartışıldığında veya ele alındığında söze “bence” ya da “bana kalırsa, benim görüşüme göre” diye başlanır. Her bence, olgunun biraz daha, sonra biraz daha, ardından daha daha farklılaşmasıdır. Farklılaşma, başkalaşımdır.

Başkalaşımlar, kavramların aslından farklı algılanmasına yol açacak o zaman. Açmış da. Bu da başa ne işler ne  işler açmış. Nasıl mı? Kavramlar kargaşası çıkmış vaktinde ortaya. Uzun da sürmüş. Elbette o zamanki kavramlar kargaşası ve dönemi tek bir kavram üzere çıkacak değil. Düşünürlerce yaşanmış. Bir şeyin çıkışının ardından suya atılan taş gibi halka halka her yana yayılması var elbette. İçinden güçlükle çıkılmış o sürecin. Kavramlar kargaşası, çalkantıdır.

Diyelim ki bir dost kavramında bile anlaşamıyorsak… Ki ne anlatırız dost ile? Kimine göre dost, belki de çocukluktan,  öteden beri hep arkasında olmuş biri.  Başı sıkıştığında ilk ona koştuğu. Kötü gününde hep yanında, iyi gününde kendi kadar mutlu, dünya yıkılsa  aradaki bağın yıkılamayacağı kişi. Kimine göre bulunamadan kaç günün akşam olduğu; ama günün sonu bulunsa da hala bulunamamış masal kahramanı. Eski Türk filmlerinde evli barklı adamların yuvalarına göz dikmiş ve adamı evinden, eşinden soğutmuş fena kadın. Kimine göre de manevi anlamlı bir kavram.

Dost bellediğimiz insanlardan beklentilerimiz bile birbirinin aynı değil. Ne bekler insanlar dostundan? Bir anket yapmadım, o halde kendi adıma beklentilerimi yazayım. İyi günde hani sevinçli günlerin hepsinde davetlilerinden olup da bayramda filan arayıp soran, yanı başta bulunan. Kötü günde ki Allah göstermesin, davetsiz yanda olan. Hem de herkesten önce… Hatanızı, yanlışınızı, farkında olmadan yaptığınız aykırı kaçan  bir şeyi dobra dobra yüzünüze söyleyip bunu düzeltmenize yardımcı olarak tekrarlamamanızı sağlayan… Eğer olmadığınız bir yerde sizden o an hak ettiğiniz gibi bahsedilmiyorsa, hak ettiğiniz biçimde hakkınızda konuşup fırsatçıları susturan… Üstelik ağızlarının payını hakkıyla, sakince ve gereğince veren. Dost budur! Aksine düşmanca davranış deniliyor, malum.
Haksızlığa uğradığınızda, hatta neden olmasın, kim bilebilir herkes an olur ki yaşayabilir hiç başa gelmeyecek haller başa geldiğinde veba salgınından kaçar gibi insanlar birinin yanından kaçarken o, o birinin dostu  olduğunu unutmayıp  omuz olan…  Eğer bu tanımlara uyan varsa gerçek, kadim, hakikatli dost olmalı öyleleri. Eğer böylesi koşullar bir dostluk sınavıysa, koşulların üstesinden gelinmesi de dostluğun sınavdan geçtiği anlar olmalı. Ki çoklukla her saat, her gün kötüsünden şeyler kolay kolay başa gelmese de olur a, dünya bu, hadi çetin bir durum var karşıda! İşte o çetin durumun karşısında sizin yanınızda, sizinle birlikte  duran, dosttur. Sinemaya birlikte gittiğiniz, parkta etrafı çekirdek kabuğu kirliliğine bürüyerek birlikte çekirdek çitlediğiniz ya da sadece günlük hayatın içinde öylesine “günaydın”lı, bol tebessümlü “iyi akşamlar”lı, “nasılsın iyi misin”den ibaret iletişimli olduğunuz kişiler değil!

Bu bağ, belki sınav geçirecek anlara hiç denk gelmeyecek; belki de geldiği o  an, içinizdeki bir şeyin kopma çıtırtısıyla birlikte sizi altüst eden kırılma noktası olacak. Öylesi anlar, lafta mıdır dostluk yoksa gerçek midir görme günüdür. Dostun da düşmanın da belli olduğu gündür.

Merak ettik de sorduk mu hiç birilerine, size göre zenginlik, dostluk, insan olmak, doğru olmak, iyi olmak, kötü olmak nedir diye? Kimine göre her şeyi bozup, döküp, kırıp batırdığında kendisinin arkasını toplayanlar dosttur da, iyidir de, doğrudur da. Kimine göre kendisi haksız olduğunda, yanlış yaptığında annesi babası, kardeşi de olsa onun yanlışını yüzüne söyleyenden kötüsü yoktur. Bir de kırk  gün sırtta taşınıp da yorulunca nefes almak üzere indirilenler var ki... İşte kırk gün sırtta taşımanın bir anda göz ardı edilip de nasıl olur da yere indirilmiştir hazımsızlığı  çeken insanların çiğliğinin görüldüğü anlardır o anlar da…
 
Kavramların yozlaşması, koflaşması kendi kendine değil elbette. İnsan eliyle, anlayışıyla. İnsanlar koflaştıkça; eğitimde, kültürde, sanatta, müzikte, edebiyatta, mimaride, dilimizde  yozlaştıkça kavramların yapabileceği bir şey yoktur. Dahası, olan kavramlara olmaktadır. İçi boşalarak!

Bir insan düşünün. Giysisi özenli. Bakımlı. Hatta o kadar ki gözlük modeline dek televizyondaki sunucular, oyuncular örnek alınmış. Görselliğe fazlaca önem verilmiş, hedef de tutturulmuş eni konu bu konuda. Diyelim ki televizyondaki, dergilerdeki gibi  bir niteliği belirleyici görüntüye harfiyen bürünmüş bir dış görünüş var tam karşıda. Her yönüyle. İnsanlar tek yönlü mü ama? İki ok işaret etmez mi onları? Birincisi dışımızı, ikincisi akıl, sağduyu, bakış açısı, birikim, kültürün saklı olduğu içi?
Sadece varsa eğer televizyondaki, dergideki,  bir dünya  para alıp da tek bir kültürel, yapıcı katkı sağlamayan sunucuymuş, falancaymış onlara görüntü olarak benzemekle bitiyor  mu her şey? Öyle gözükünce nitelik olarak daha iyi olunduğu mu sanılıyor?  Doğrudur, iyi bir giysi iyi bir tavsiye mektubudur; ama suretimiz yani dışımız bir araçtır. Bu aracı iyi, güzel, doğru kullandıracak şey, içte saklı.
Daha iyi kimisi için telefonun yeni modeli, evin daha lüksü, mahallenin daha pahalısı anlamına gelebilir. Bu da daha iyi kavramının bir bakıma yozlaşmasıdır. Kendimizi daha iyiye taşımayı yok saymaktır. Daha iyi, kendini geliştirmek, okumak, hep daha iyisini hedeflemekle oysa.

Kavramlar ağlıyor… Kavranamadıklarından. Seslerini duyan yok. Satır oldular o yüzden. Kırk satır mı kırk katır mı olmamak için.

Kavramların alabildiğine şekilden ibaret kalıp, anlamlarının yittiği şimdilerin geleceğe mirası ne olacak o zaman? Yeni bir kavramlar kargaşası, değersizlik, çürüme ve iyinin, güzelin, doğrunun anlam sapmasına uğrayıp kötünün, çirkinin ve eğrinin onların yerine geçmesi mi? Kavramların anlamını, ne halde olduklarını  kavrayabilmeli o halde çok gecikmeden…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.08.2016
Acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci

Paylaş :

10 yorum:

  1. ühüüü kavramlar ağlıyorduuuuu bizi anlamıyorsunuz siz diyorduuuu :)

    YanıtlaSil
  2. Bahçelievler'deki pembe, küçük, iki katlı, bahçeli evleri hep çok sever, imrenirim. Keşke öyle bir evde otursam derim ama paranın gözü çıksın. Maalesef mimari, şehir planlama vs. o zamanki amaçların dışına çıkmış.
    Dostluğu güzel tanımlamışsın dost arkadan bıçaklamaz, kara günde de dosttur, önce yüze gülüp, ilk fırsatta yüz çevirmez. Samimilik, içtenlik yoksa dost da olmaz o kişiden.
    Allah hepimizin karşısına gerçek dost çıkartsın, bir tane bile olsa yeter...:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Müjdecim, bunlar son kalanlar. Buradan önceki mahalle orasıydı. Tam karşıdaki bahçesi kocaman ve sahibesi şezlongda güneşlenirken güller arasında kitap okuyan iki katlı ev, biraz ilerdeki penceresinden piyano seslerinin sokağa yayıldığı ev, başka evler hep yıkıldı. Birkaç böyle buralar vaktinde işte böyleydi dedirten son örnekler kaldı. Eğer sokaklar hep bu evlerle dolu olsa, insanlar bahçelerinde çiçek, nane, fesleğen, maydanoz yetiştirebilseydi en azından toplum psikolojisinden şehrin siluetine her şey nasıl olurdu bir düşünsek keşke, değil mi?

      Sil
  3. İnsanlar acaba o yüzden mi eskiden daha sakin, daha insancıl imişler.Bitkilerle uğraşmak da insanı rahatlatıyor. Balkonda bile küçük bir çiçek bahçesi oluşturduk, doğayı avuçluyoruz.
    Kavramların içini boşalttık, dolduramıyoruz...Yazık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bahçeyle uğraşan insanlarla betonlarda tıkılı insanlar galiba farklı ruh halindeler. Topraktan uzakta olanlar mutlaka daha çok elektrik yüklü ve tabiattan uzak kalmak da insanı başkalaştırıyor gibime geliyor :)

      Kavramları perişan ettik.

      Sil
  4. Ankaradaki kumrular sokağa benziyor. Arada kalan güzelliklerden

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kumrular Sokak'ta da o dönem mimarisi örnekleri var.
      Benim çektiklerim Bahçelievler'de :)

      Sil
  5. Kavramların içi boşalarak gidiyor bence de.Belki de sistemin bize getirisi bu...

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci