7 Ocak 2017 Cumartesi

Lamba ışığına gizlenen kar

Ankara’ya  kar yağıyor; bir değişik.

Sokak lambalarının ışığı altında  alabildiğine yağıyor. Kırpık iplik gibi.
Gözükür halde. Elinizi balkondan dışarı uzatın ama bir… Tek damla düşmüyor.

Saklı bir kar var. Elektrik ışığında gözüken; ama uzatılan ele düşmeyen...

Bir tuhaf  kar yağıyor şu an Ankara’ya. Mahcup mu desem?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.01.2016
 @AcemiDemirci


Paylaş :

Işıklı akşam görüntüsünden puslu sabahtaki hallere; karşılar

Ön taraf tepelerinin sabah saat sekizdeki görünümü.

Akşam çekiminde mavi bir  havuz gibi çıkan  eskiden tarla olan boşluk, karla kaplı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.01.2016

Paylaş :

6 Ocak 2017 Cuma

Saat yedi gibi. Ankara.

Arka tepeleri biliyorsunuz.
Ya öndeki tepeler!

Onlar, ağaçsız, kuşsuz.
Toprak, kaya filan da değiller. Bildiğiniz metropol.

Öndeki tepelere ait  saat yedi gibi çektiğim bu kare… Akşam inmekteyken.

Fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.01.2017)

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci 
Paylaş :

Çömlek içi sırrıyla cilalanmış yokuş

Saat altıya yirmi kala ayaklanmışken aklına ilk gelen akşam yağan yağmurun yokuşu ne hale soktuğu oldu. Nasıl olmasın! Kentin içinden en az üç derece daha soğuk oluyordu buralar. Üstelik tüm gece uğultusu ne kadar kapalı pencere, kapı, cam balkon varsa delip geçmiş ve sanki içeride esmiş rüzgâr, hala eserken.

Akşam dönüş  yolunda etraf yağmurdan ıslanmış haldeydi. Birazdan eksilere düşecek ısı ile ıslaklıklar siyah buza dönüşecekti. Üzerinde kar olmayan çıplak caddenin aslında incecik, kaygan  örtü ile cilalanmış olacağını bilmek rahatsızlık vermişti dönüş yolunda.

Çıkmadan önce hep yaptığı gibi balkondan dışarıya şöyle bir bakındı. Deli gibi esen rüzgar, ağaçları eğiyordu. Kaç şiddetinde esiyordu kim bilir. Öyle böyle değil, doğu ladinlerinin, mazıların, sedirlerin dallarına nasıl bir şamar atıyorsa dallar yere değiyordu. Sayılı fırtınalardan biri miydi acaba? Hani takvim yapraklarının arkasında  yazanlardan.
 
Belli ki hava durumunda gece için iki gündüz için altı derece denilse de bu tahminler Ankara’ya zaten genelde uymazken buralara hiç uymamıştı. On dakika önce çıksa iyi olurdu bugün. Zira buzda yol almak kolay değildi.

En son bloğun cam kapısından adımını dışarı atmıştı ki gözlerini kapatacak şiddette rüzgarı yüzünde  hissetti. Nemli havada böyle şiddetli esen rüzgâr beter bir soğuklukta olurdu.

Rampa, buzlanmaya karşı görevli tarafından tuzlanmıştı. Tuz da değil ya… Bir kimyasal aslında. Kilit taşlarını bozmayan. Bir kuş sesi duydu. Bu karanlıkta bile kuşlar onu görünce ötüyordu. Kendi kendine gülümseyip başını kuş sesinin geldiği sıra sıra ağaçların olduğu komşu site bahçesine çevirdi.

En fazla üç kez açılıp kapanan koskoca kanatlar gördü. O saatte, o karanlıkta  ancak gece kuşları uçar. 

Site  lambalarının gücünün yettiğince, seçebildiği kadar kahve köpüğü, bej ve koyu kahve ya da siyah olmalıydı kuşun kanadındaki tüyler. Şahin gibi.  Ancak şahin çoklukla arka tepelerin kayalarına tünerdi. Yine de belki şahindi. Ya da kukumav. Ya da ardıç. O saatte, o rüzgarda kanatlarıyla  site lambasının üzerinden ağaca  konan kuşun  görsel bir hediye verdiğini düşündü kendisine.

O karanlıkta kristal parçacıklar serpiştirilmiş  gibiydi yol. Yol, buzluydu. Buzun sinsi, hin, yol gibi gözükerek kandıranı dolayısıyla en korkulanı karşısındaydı şu an. Adı, gizli buz ya da siyah buz.
 
Kenardan kenardan giderken yolun daha az parlayan kısımlarına basmaya çalıştı.  Caddeyi geçmesi gerekirdi. Buralar eskiden tepe silsilesi olduğundan hemen otuz metre ötesindeki yükseltiden araçların geldiğini fark edemezdi. O yüzden dönüp tümseğe baktı, far ışığı var mı diye. Görünürde far yoktu; ama burada hız yapılıyordu ve yol buzlu olduğundan yavaş yavaş geçmenin neden olacaklarını  düşününce telaşlandı.

Ne demişti bir Çin atasözü, “En uzun mesafeleri kat etmek  bile ilk adımla başlar”. İşte buzlu yollar en uzun mesafelerdi böyle zamanlarda. Ancak her şey ilk adımla başlardı elbet.

Adımını attı. Anında sallandı. Aklına hacıyatmaz denilen oyuncak geldi. Böylesi sinsi buzlar üzerindeki insanların hacıyatmazlardan farkı olamazdı, sallanırken. Tek farkı olabilirdi o da hacıyatmazlar hep sallanır, hiç düşmezdi. Ancak insanlar denge üzerine olduğundan hele de denge buzda çok şaştığından bu sabah düşmek  her an olabilirdi.

İlerideki tümsekte far ışığı var mı diye bile bakacak halde değildi sigara kağıdından ince buz üzerinde, karanlıkta  sallanırken. Nasıl karanlıktı hava sabah değil de gece gibi. Itır, kendini sabahta sanırken gecenin ortasında; yolda sanırken jilet gibi kaygan  zemin üzerindeydi. Yol, asfalt yol olmaktan çıkmış sanki bir toprak çanağın ya da güveç kabının içindeki ince sır gibi parlak bir sır ile kaplanmıştı.

Bakınca yol; ama basınca  buz pateni sahasındaki acemi patenciydi de  sallanıyordu sanki Itır. Yine de güldü. “Sanırım seneye herkes buz pateni dersi alıp bir çift de buz pateni edinir” diye düşünürken. Gülerken yine sallandı. Durmaya çalıştı. İmkanı yok duramıyordu. Hani kameralarda deprem kayıtları vardır da her şey sallanır durur ya. Şu an kendini  izlediği o kayıtlar gibi hissetti “Allah gerçeğinden korusun” diyerek.
 
Durabildi sonunda. Tam toparladım deyip adım atmıştı ki yeniden sallandı. Böylesi başına hiç gelmemişti. Ankara hep dere tepeydi. Semt adlarından bile belliydi daha. Doğup büyüdüğü bu şehirde hep yokuş inip çıkmıştı. Hatta düştüğü de olmuştu  yokuş inerken. Ama buzdayken. Yerler don iken.

Sallana sallana  ha düştüm ha düşeceğim derken caddeyi geçti. Şimdi yokuşun başındaydı. Bir iki adım attı ki yokuşun baştan sona güveç içi gibi buzla sırlandığını anladı. Yine de denedi. Neredeyse düşecekti bu kez. Kısa da bir yokuş sayılmazdı buzla kaplı olunca. Yazın sıcağında, yağmurda, karda hiç sorun değildi; ama böylesi bir yolda bir adım dahi atılamaz, yolda durulamazken üç yüz metreye yakın o yokuş nasıl inilecekti.

Yanından beyaz bir araba geçti. İçindeki adam dikkatle baktı yolun ortasında durmuş Itır’a. Itır, içinden güldü. Birazdan yokuşu inerken kayan lastikler adama Itır’ın halini anlatacaktı.

Yok, basamıyor, basınca sallanıyorken inemeyecekti yokuşu. Değil adım atmak, düşmeden durabildiğine şükretmesi gerektiğini biliyordu. Hemen telefonuna davrandı. Servis sürücüsünü aradı. İyi, anlayışlı biriydi kaptan. İlk servisini henüz bırakamamıştı. Itır’ı yokuşun başından alacağını söyledi. Itır, biliyordu zaten Ali kaptandan başka bir şey duymayacağını.

Olduğu yerde duruyordu. Ne ilerleyebiliyor ne gerileyebiliyor. Ancak seramiğin üzerindeki zardan ince cam sır gibi  yolu kaplamış,  jiletten keskin buz eriyince yerinden ayrılabilirdi. O da güneş doğunca olacak şeydi. Yani daha saatler vardı o zamana.

Bir araba yokuşu inecek olsa da kaysa…… Düşünmek istemedi. Yolun neredeyse  ortasındaydı. Şu an ne içinden çıkılmaz bir durumdaydı. Metropolde, ana caddede mahsur kalmıştı kapkaranlık sabahta. Ama bir gülmedir tuttu bu akla gelmeyenin başa geliyor olmasına.

Havanın düşmesiyle aniden donmuş yağmur suyunun dilim dilim buzlar halinde yerde  parlayışı, bir ejderhanın ağzından çıkan alevler gibi yakıcıydı. Buz, ateş gibiydi şu an. Ateş ve buz ikiz kardeşti galiba. Ayrı yumurta ikizleri. Etkileri aynı; ama yöntemleri farklı.

O, ejderha nefesince buz dilimlerinin fotoğrafını çekti. Yokuş ne kadar görülebiliyorsa bulunduğu yerden onu da çekti. Açısı hep aynıydı. Olduğu yere mıh gibi çakıldığından  çekebileceği kareler belliydi.  

Sağ eli hep üşürdü. Çünkü fotoğraf makinesini tutan eliydi. Yine üşüyordu. Eldivenli sol eliyle ısıtmaya çalıştı; ama ııııııhhhh. Isınmadı.

Bloğun rampasını indiği caddeden servisler geçiyordu tek tük. Uzun mantosunun üzerine ucu üçgen şal takmış, ayakları geri geri gidercesine yürürken tek tek basan oysa yokuş inmeyip  tırmanacak sonra tuzlanmış rampayı çıkacak bir kadın, rampaya saptı. Belli ki temizlik günüydü bugün komşu dairelerden birinin.

Ara ara yavaşça dönüp demin geniş kanatlarını gördüğü kuşun olduğu yöne baktı. Hatta resmini de çekti oranın. Kuş çıkmazdı karede bu karanlıkta, biliyordu; ama ne demişti Nasreddin Hoca; “Ya tutarsa”… Yani bir umut.

Hep aynı kareyi çekmekten usanınca makinesini kılıfına yerleştirip beklemeye başladı. Bekledi. Bekledi. Uzun uzun. Yarım saat olmuştu neredeyse ve hatta acaba Ali kaptan telefon konuşmasını unutmuş olabilir mi, tekrar arasa mı diye düşünürken iki far yokuşu çıkmaktaydı. Gelen kendi servisi değildi. Her sabah rastladığı başka bir servisti. Yanından geçerken sürücü yavaşladı. Korkmuş olmalıydı  yakın geçmekten. Lastiklerin buzun üzerinde ince, sinsi,  çölün serabı gibi aldatıcı çıkardığı ses, Itır’ın kulakları dibindeydi.

Nihayet servisi geldi. Ancak kolayca duramadı. Itır,  teşekkür edip sıcacık yerine otururken Ali kaptan, “yokuşun altında bir şey yok. Şu kırk metrelik yer camdan beter olmuş. Çıkamıyordum neredeyse” dedi.

Servis yokuşu çıkamıyor, ilk binen Itır yokuşu inemiyor. Ulaşım ortadan kalkıyor böylece kırk metrelik bir mesafe nedeniyle. “Kızak almak  iyi olacak galiba artık.  Ancak kızakla inilebilir böyle yokuşlar” dedi içinden Itır.

Karşı mahallenin ilk göbeğinden çalışanları alırken gepgeniş caddenin ortasındaki yenilerde yapılmış refüjün genç fidelerinden birinin hemen dibinde bir araç duruyordu.  Demek ki buzda kayarak kaza yapan araç, çarpınca burnu havalanıp refüje çıkmış; ancak çınar fidesine bindirmeden durmuştu. Metalik gri aracın önü, hayli belirgin gamzeli çeneler gibi çukurlaşmış, göçmüştü.

Bakınca kaza yapanın tek o metalik gri araç olmadığını fark ettiler. Altı araç birbirine çarpmıştı. Yol tıkanmıştı. Bu caddede pek alışıldık olmayan bir yığılma oluşmuştu.

Bir yokuş daha çıkıp ineceklerdi.  O durakta  bekleyenler bugün olmayınca kaptan haklı olarak haber verselerdi de böylesi buzlanmalı havalarda inmesi bambaşka dert olan yokuşa servisi vurmasaydı diye sitem etti. İnişte servis kayıyordu. Güngörmüş, elli yıllık kaptan da servistekiler korkmasın diye gülerek konuşmaya çalışıyordu.

Dik yokuşu inip sola döndükten sonraki duraktakinin  paçalarından giren rüzgâr sanki pantolon kumaşını paraşütmüşçesine savurtuyor, havalandırıyordu. Sokaktakilerin hepsi de araçların lastiğiyle buzlanmanın çözüldüğü yolun ortasından yürürken ikide birde kayıyorlardı.

Duraklara uğruyorlar, her binen düşmeden durağa nasıl zor geldiğini söylüyordu. Ki yokuş da değildi onların yolu. Ama şimdi önlerinde bir yokuş  daha vardı. Onu inmeyip yandaki daha yumuşak inişli yokuşu kullandılar.

Dört köpekten oluşan bir sürü, yokuşa yayılmıştı. Kulakları küpeli köpekler servise bakıyor; ama  yoldan çekilmiyorlardı. Servis kaymaya başladı. Ali kaptan köpeklere el kol hareketi yapsa da hayvanlar hiç oralı olmadı. Kornaya bastı bu kez çünkü üç beş metre kalmıştı köpeklere. Köpekler ağırdan alarak iki yana çekilirken ucu ucuna kurtuldular kayan servisin altında kalmaktan.

Her zaman saat sekiz yirmide Ankara’nın en işlek yollarından olan ana yola çoktan çıkmış da çevre yoluna girmiş ya da girmek üzere olacakken henüz karşı mahalleyi dolanıp ana yola  bile çıkamamışlardı. Şehre giriş çıkış da olan bu yolda bile kayan araçlar vardı. Bugün yol çok zorluydu. Kazalara sıkça rastlanan  günlerdendi.

Dokuza doğru servis çalışanları iş yerine getirdiğinde  şimdi yapılacak ilk şey, bir şeyler atıştırıp kahve içmekti. Böyle bir günün güçlükle geride bırakılanlarını ancak bir kahve kokusu unutturabilirdi.
 
Bugün bir ilki yaşamıştı Itır. Ankara’nın daha mahalle adlarıyla varlığını duyuran tepeleri yani yokuşları ile çocukluğundan beri haşır neşirdi bir Ankaralı olarak. Ne buzlarda, donlarda inip çıkmıştı onları. Kaç santim kalınlığındaki karlar donup buz tabakası oluşurdu kışın Çankaya’da ve Ankaralılar aldırmadan üzerinde yürürdü. Ancak böyle sırça bir zar gibi, sanki buzdan sitreç filmle kaplı gibi bir yolun ortasında kalakalmak ilk kez başına geliyordu. Oysa mahsur kalmak şehirler asası yollarda, bin dört yüz küsur rakımlı belleri geçerken, ya da ansızın bastıran tipide olmaz mıydı? Akşam üstü sepken gibi yağan yağmur sonrası sabaha buzla cilalanmış  bir yolda olmak, ilk kez rastladığı bir şeydi. Ve hatta Ankara'nın iklim tarihine geçmesi gereken bir gündü bu sabah.

Odasına girdiğinde  sığırcıkların ötüşüyle karşılandı. Doğa, kendini seven ve dilinden anlayanların gönlünü yine kendi diliyle almasını biliyordu çok yorduğu bugün.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.01.2016, 11:52


Paylaş :

5 Ocak 2017 Perşembe

Yağmur damlalı cam berileri

Yağmur altında Ankara kuleleri...

Fotoğraf gruplarımdan sonra burada.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.01.2017

@AcemiDemirci
Paylaş :

4 Ocak 2017 Çarşamba

AYNA, SURETLER ve ASIL

Şimdilerde çocukluğun kâh eğlenceli kâh korkulu güneşte kurutulmuş anıları olmuş lunaparklar, aslında yer çekimi, merkezkaç kuvveti kanunlarının oyuna dönüştüğü yerler değil midir?Eğlencelerin ardında ne fizik kanunları uzanıp giderken insanların da oyalanıp gittiği ışıklı, neşeli oyun alanlarıdır oralar.

Belki  çocuklukta denk geldiniz bir lunaparkta duvarı beyaz kireç badana değil de ayna kaplı odalara. Daha içeri girerken aynalı oda alabildiğine sizin  görüntülerinizle dolar. Bir eşik atlarsanız, varlık sayınız birken,onlarca olmak üzeredir.Yeter ki aynalı odanın kapısı önüne gelin, eşikte belirin. O an suretleriniz de aynalarda belirecektir. Yansımalar arasında gerçek ve suret birbirine karışır. Şimdilerde sosyal medyada gerçek kişi ile büründüğü suretlerin karıştığı gibi.
 
Sanal ortamlarla sarıp sarmalandığımız şu sıralar diyelim ki bir sosyal medya hesabınızda farklı adlar altında gönderilmiş görünen paylaşımlar, hadi aynı el tarafından  gönderildi ise ya? Bir kişi, kendini saklayarak yani aslını göstermeden suretleriyle sanal ortamlarda bir başkasıymışçasına gezinebilir. Bu durumda, olan bitenden habersiz karşıdakiler sosyal medyada olduklarını sanırken bir lunaparkın korku tünellerinde  de olabilir, gizemlerle dolu  bir adaya düşmüş gibi de hissedebilir.

Aynadaki yansımalarınız ne kadar sizsinizdir? Asıl kişi, aynalı oda dışındayken yansıma ne kadar gerçektir? Yansımalar, yanılma mıdır asıl olmadıkları için? Ortada tek bir asıl; yani ad; yani kişi varken yanıltıcı yansımaların binlere ulaşması işten değildir.
 
İkiz, üçüz bile olunsa ana karnında, hiçbir insanın kopyası, sureti bulunmaz yeryüzünde. Her insan tektir, ondan bir tane daha yoktur.Oysa sanal ortamda tek bir kişi, istediği kadar çok ad altında kılıktan kılığa girerek birçok kişi olabilmekte bir anda. “Kendi kendini sanal klonlama çokça yeğlenen bir  hal mi oldu artık?” diye sordurtacak kadar çoğalmış böylesi olaylar. Gazetelerden okuduklarımıza bakılırsa.

Kalabalıklar içinde yalnızlık bu çağın insanının yakından bildiği bir şey artık. Kafasını kaşıyacak vakti olmayan insanların kafaları çözülecek, kördüğüm olmuş  sorunlarla dopdolu.  Kimsenin başka bir kimsenin derdini umursayıp koşturacağı hali kalmamış belki de. Bir merhaba bile demekten uzağız artık yanımızdan geçenlere.

Oysa bir tık ile bunaltıcı yalnızlıktan kaçarak yazılı,sohbetli sanal yolculuğa çıkılabiliyor. Güya kırk yıllık dostlar arasındaymış gibibu durumlar,teknolojinin eli iledir.Kim olduklarını gizleyen asılların, suretleriyle kim bilir kimlerin ekranlarında belirmeleri mümkün bu seyirde.Sırf kendilerinin bildiği bir oyunda  aynı anda kaç kişiyi oynamaları hiç de zor değil.

Dağ başında koyunlarını otlatan çobandan halini soracak tek bir kişinin olmadığı yapayalnız insanlara kadar hepimiz içindeyiz bu “merhaba, nasılsın” anlamındaki teknolojik tıkların. Amaçlar farklı farklı belki tıklarken. En çok konuşmak, dertleşmek belki. Haberdar olmak. Kendinden haberdar etmek. Öyle ki olmayacak kararlar alanlar, son mesajlarını gönderdikleri arkadaşlarınca son anda kurtarılıp hayata döndürülebilmekteler.
 
Onca kalabalıktayken yine de  yalnız hissetmelerin çağı şimdi. Hayatın akışı, yükselen değerler kimini içe kapatıyor, kimini bencilleştirebiliyor .Zaman içindeki bakış açısından kültürel değişimlere yaşanan farklılıklar, birini en yakınlarından bile farklı kılıyorsa o zaman bir fay hattı vardır artık derinlerde, depremlerin habercisi.Bu depreşen şey, yalnız kalmaktır; belki en yakınlar arasında belki  kalabalıkta. Kaçış, sanaladır o zaman.

Bir “nasılsın” sorusunu duymanın özlemindekiler için bir tık, bu beklentinin giderilmesi için çalınan kapının sesidir. Merhabalar şimdilerde tık ile söylenir oldularsa,  bir tık yalnızlıkların özetidir o halde. O tık, belki de aynalı odanın eşiğinden atlayan ayak sesidir.

Kimi gizlisiz saklısız ortada olup aynalı odadan uzak dururken  kimi odanın eşiğini aşacak suret suret. Adından, yüzünden başlayarak saklamaya. Öne suretlerini sürecekler yani. Kendileri kuklacıyı oynayacaklar. Suret kuklalarının ipleri ellerindeyken. Kendilerince haklı nedenlerle.

Sanal zamanların sanrıları bunlar. Bir tık ile geçici olarak giderilen yalnızlıklar  ya da belki de karda yürüyüp iz bırakmadan kendi kendine eğlenmelerin anahtarları. Çıt çıkmayan ortamlardan bir tık ile koyu sohbetlere dalmanın tarifsiz mutluluğuna yelken açma…

Hangi sosyal medya hesap hırsızı, kapıyı hesap hırsızı olarak çalar? Saklanarak, kibarca, bambaşka biri olarak çalar elbet. Yine bir haber vardı gazetelerde geçenlerde, birileriyle internetten tanışıp da başlarına dolandırılmaya dek neler neler gelmiş kişiler hakkında.

Suretler, bir kez daha, bir daha başka adlarla belirdikçe,onlara kapıları açanlar  olur a belki de işkillenecek.Diyelim ki işkillendi… İşkillenmek, gerçeklemek anlamına gelmez. Kuruntu mahiyetindedir. Vesveseye bile çalabilir. Neler işkillendirebilir o zaman kapıları aynı tıkla defalarca çalınanları?
 
Herkesin gölgesi tektir. Güneş tepeden vurduğunda, yere tek gölge düşer. Oysa yerde birkaç gölge görünür gibiyse…

Yani bir şeyleri çağrıştıran yaklaşımlar, tarzlar vardır. Yakınmalar, aynı şeyi dert etmeler, kızmalar, haykırmalar…Aynı yangında tutuşmuşların feryatlarının aynı olması gibi. Önceleri tanıdık gelen bu çığlıklar, seslenmeler giderek tek ağızdan çıkıyormuş gibi gelebilir. Diyelim ki bunalımlar içindeki bir yeni yetmenin kızgın dik bakışlarını görmesek de bazı sözcükler an olur o öfkeli bakışlarcasına görünebilir. Yaralı yaylardan fırlamış  ok gibi kinayeler, yaralayıcı olabilir. Yani öylesine değil de sanki bir hedefe gönderiliyor gibi duyumsatabilir her şey. Böylece  birçok farklı kişi ile iletişimde bulunduğunu sanan birini, aslında o birçok kişin tek bir kişi olup olmadığı konusunda tereddüde düşürebilir. Belki ilkinde değil, beşincisinde hatta on yedincisinde; ama mutlak birinden birinde bu kadar tesadüf olmaz deyip işkillenenler çıkacaktır.Karşıdaki onlarca sosyal medya hesabının aslında tek bir kişiye ait olup olmadığını sorgulayacak.

İşkillenmek yeter mi emin olmak için?  Yetmez. Belki punduna getirip suretlerden en etkin olanına sorsanız da yetmez. Hangi suret,suretliği kabul eder ki aslını yani sırrını açık ederek? O zaman işkillenenler için karmaşa oluşur. Böylesi ikircikler, içinden çıkılabilecek bir durum olmadığından çoklukla sanal ortamların tabiatının bu olduğu, yüz yüze söylenemeyenlerin sisler ardından, bir ekranda beliren sözcüklerle kolayından söylenebildiği  düşünülecektir elbet.
 
Öyle düşünülecektir çünkü işkillenmek belirsizliktir ne de olsa.  Sadece kuruntudur. Kuruntu, aynalı odada birilerinin olduğunu hissetmektir aslında. Çünkü onca görüntü arasından sadece biri asıl görüntü diğerleri o görüntünün yansımalarıyken asılla suretler ayırt edilemez.

Şimdi eskilerin gerçek lunaparkları yerine büyüklü küçüklü herkesin koşturduğu sanal lunaparklar var, adına sosyal medya denilen. “Artık lunaparklar, bilet alınarak girilen yerler değil, en çok oyun oynamaktan dolandırmaya, yalnızlıktan bunalmışlardan eğlence arayanlara bilet almaksızın; ama bir tıkla erişilen sanal ortamlara dönüştü” desek yanlış olur mu?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.12.2016, 10:35



Paylaş :

Güneşsiz Sabahlar


Gün doğmamış sabahın alacakaranlığında Ankara…


Saat, sabah  07:30.

Güneş değil sokak lambalarının  ışıkları aydınlatıyor elinden geldiğince ortalığı.

Sabahın sahip olmadığı ışıltı, donmuş lastik izli karlarda.

Yol kenarının cam gibi buzları.

Cayır cayır buz suyun değdiği her yan.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
04.01.2016, 22:03


 @AcemiDemirci


Paylaş :

3 Ocak 2017 Salı

“Anlamın Anlamı” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
Paylaş :

Ayaz Beyazı

Sabahlar karanlık şimdi. O karanlık sabahta dalları  yağlı boyayla beyaza boyanmış gibi parlıyor kış ağacının. 

Nem oranı yüzde doksanlarda Ankara’da. İstanbul’a meydan okumayı adet edineli çok oldu Ankara nem konusunda. O nemler, eksi on beş derecelerde dal dal kırağı oluyor bulvar akasyasında.

Henüz gün ağarmamış sabahın karasında  bir fenercesine kendince ışıtmaya çalışıyor yolu, şamdan kolu gibi uzanmış, mumlar gibi beyaz dallar. Her dal alevsiz bir mum sanki. Yanmadan alazlı, parıltılı. Sıcak güneşin yokluğunu soğuk beyaz ile kapatmaya çalışıyor elinden geldiğince. Ayaz beyazı renkte.

Zaman dar. Hava çok soğuk. Öyle ki hemen davrandığım fotoğraf makinem kolayca açılamıyor bile. Kaşla göz arası vaktim. Ne çekebilirsem. Nasıl çekebilirsem.

Sonuç böyle.
(Her hakkı saklıdır)
 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03.01.2017, 20:24

Paylaş :

1 Ocak 2017 Pazar

Karın kınası; keklik


Tek tek, lapa lapa dökülen kar taneleri, arka tepelerin her yanını pasta kremasınca dümdüz, pürüzsüz  kaplamışken örtü olduğu toprağın üzerindeki yemleri, tohumları altında saklar.  O yemlerin peşinde seke seke koşanlar vardı bugün.


Türkülerde bile ille kaya başlarının misafirleri diye anılan keklikler,  karın üstünde kaya başlarındaki gibi ötmüyor. Kolayca sekemiyor. Karın içine gömülü haldeler neredeyse. Tek dertleri birkaç kurumuş tohum bulmak. Yem için başlarını kara gömüp eşeleniyorlar bu yüzden. Topluca geziyorlar her zamanki gibi. Karların üzerindeki sürü, koyu lekeler halinde gözüküyor.


Hava haliyle apaçık değil. Puslu, pusarık. O havada, dev bir pasta görünümündeki arka tepelere sürülmüş krema gibi gözüken karları kınalı kanatlarıyla, boyunlarıyla kınalayan keklikler, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.01.2016, 16:39

 @AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci