14 Ocak 2017 Cumartesi


“Yürek Mürekkepli İmzalar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim
(Her hakkı .saklıdır)

Not: Fotoğrafı Çanakkale Bozcaada feribotunda çekmiştim beş yıl önce.

Ayşei Yasemin YÜKSEL ()Acemi Demirci), 14.01.2016
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

12 Ocak 2017 Perşembe

Anlamın Anlamı

Bu yazıma tema olarak kökler ve izleri seçtim. Adlara ithafen.

 
Dogmatik yaklaşımın anlamayacağı bir başlık, anlamın anlamı. Ne mi o dogmatik anlayış? Sunulmuşun eğriliğine doğruluğuna, yanlışına hilesine bakılmaksızın onu kabul eden yaklaşımlar! Böylesi tavırlar, zamanın törpüsüdürler. Dil dökmek yetmez gerçeği anlatmak için çünkü tek gerçek vardır dogmatik bir anlayışta; bellediği.


İlkin adlardan girelim anlamın anlamına. Adlar… Hani bazılarınca daha bebek ortada yokken düşleri kurulan bir insanın tabelası, kodu mahiyetindeki çağrılmalar. Bir yerin sırlarını bir sözcükle anlatan il sınırındaki, köy girişindeki levha üzeri yazılar…

Adlar çok şey anlatıyor. O yüzden  yer adlarındaki değişiklikler hayati olabiliyor. Yer adlarının en ilklerinden bahsediyorum. Son birkaç yüzyıldır olanından değil. Öyle ki bu konu etimoloji bilim alanının temasını oluşturuyor. Nesnelere, olgulara  verilen adlar, o şeyin köklerini ele verirken aslında her konudaki kökeni de sergiliyor.Yani adlar, kök demek. İsimler, isimden çok öte anlamlar taşır demek.

Diyelim ki çok kültürlü toplumların yaşadığı yerlerde gürültü patırtı çıktığında ilk yok edilenler mezarlıklar oluyor. Zira mezarlıklar bir yerin evveliyatının, tarihinin, kim ve ne olduğunun çoklukla taşlara ya da beyaz mermerlere yazılmış birkaç satırlık belgesidir. Islak değil; ama soğuk imzasıdır. Balballar gibi. Yüzyıllardan milenyumlara görsel tarih taşıyan sessiz, selvili alanlardır.

Kendimize ait olup da çoklukla batılıların sanıp onları yapınca, söyleyince daha batılı olduğumuzu düşündüğümüz; ama o yapılanların anlamlarını bilenler karşısında gülünç duruma düştüğümüz öyle çok şey var ki. Dile kadar. Mesela “kervan” sözcüğü. Bizdeki kervan, batıya caravan/karavan olarak geçmiş. Oysa şimdi biz kervan sözcüğünü karavan olarak söylüyoruz.

Başka birörnek de yoğurdumuz. Adı bile “yogurth” olarak aynen geçmiş bizden başka kültürlere. Yoğurdu öğrettiklerimizden kimisi, yoğurdun meyvelisini, falancalısını da sonradan  bize satmışlar. Bize ait olanı başkalaşmış olarak benimserken kendimize yabancılaştığımızı hiç fark edememişiz. Karavan sözcüğünde olduğu gibi.Diyelim ki İtalyanlar ile o kadar ortak yanımız var ki. Bizim eriştemiz onların makarnası. Bizim pidemiz onların pizzası.

Gizliden gizliye bir köken anlatmaktaki yer adları, nereden gelindiğinden toprağındaki madene dek neler neler söyler aslında.  Diyelim ki 1915 yılında becayiş ile Anadolu’daki Rumlar Yunanistan’a giderken Yunanistan’daki Türkler de Anadolu’ya göç etmiş. Aksaray’daki bugünkü adıyla Güzelyurt eski adıyla Gelveri, tam anlamıyla buna örnektir.

Çoğu ticaretle uğraştığından zengin olan Gelverili Rumlar, Yunanistan’a göç ettikten sonra  yerleştikleri muhtemelen Türkler’in boşalttığı köye Neo Kalivera yani Yeni Gelveri adını vermişler. Ve geride bıraktıkları Gelveri’nin aynını orada kurmuşlar. Oysa Yunanistan’dan Aksaray’a gelenler buradaki Gelveri’nin adına hiç dokunmuyor. Başında “Yeni” olan bir ad  ile değiştirmiyorlar Gelveri’nin adını.Nice sonra Güzelyurt oluyor Gelveri. Ama nereden geldiklerine, göçe ait en ufak bir ibare taşımıyor Güzelyurt ismi. Çekilen onca ıstırabı, ataların mezarlarının geride bırakıldığını, yanda getirilemediğinden ya tümden terk edilen ya da üç beş kuruşa yok pahasına satılan  evleri, terk edilen iş yerlerinin hüznünü anlatamıyor. Ancak Aksaray’daki Gelveri’den Yunanistan’a gidenlerin yerleştiği köyün adı Yeni Gelveri olurken her şeyi anlatıyor. Tıpkı Avrupa’dan göç edenlerin Amerika’da başına New  yani Yeni ilk adını getirerek kurduğu şehirler gibi.
 
Bizde de başına “Yeni” sıfatı konularak verilmiş tek tük yer adları olsa da giderek anlamından uzaklaşmakta buralar. Mesela geride onca ağıt, gözyaşı ve acı bıraktıklarından şarkıları hep hüzünlü olan Boşnaklar’ın İstanbul’da kurduğu Yeni Bosna.

Ankaralı olarak, Ankara adının neredeyse hep aynı kalmasından mutluluk duyarım. Engürü de güzeldir, Ankara da. Sonuçta onca bin yıl içinde bazı değişiklikler olacaktı seslerde mutlaka; ama Engürü’den Ankara’ya aman aman bir değişiklik yok. Bu kadar değişiklik  de olacak zaten binlerce gece gündüze değişir, onlarca medeniyet gelip geçerken.

Çocuk adları, şimdilerde çok bir değişti. Öyle ki gazetelerde falanca ünlünün çocuğuna koyduğu ismin ne anlama geldiğini öğrenebilmek için ya sözlüklere bakmak ya da  internetten aramak gerek. Bazen hiçbir yerde bulunmayan adlar da çıkıyor karşımıza. Sonradan o ünlüden öğreniyoruz bebeğin isminin anlamını.

Bebeklere ad koyarken neden o ismin aslında addan çok daha fazlası olduğunu, asıl astar anlattığını, diyelim ki ülkesinden çok uzaklarda yaşasa ve oralarda kimsesiz ölse neye göre gömüleceğine ilk karar verdiren şeyin ismi olduğunu göz ardı ederiz? Neden o bebeklerin bir gün mezar taşlarında yazan adının bundan yüzyıllar, yüzyıllar sonra o taşa bakanlara “burası bambaşka bir uygarlığın mezarıymış. Oysa biz filanca uygarlığın yaşadığını sanırdık buralarda” diyecekleri düşünülmez.

Bir de ses ahengine kanıp, anlamına bakmadan çocuklarına iyi bir ad koyduklarını sanırken dil bilgisi ögelerinden birini mesela edat anlamına gelen yabancı bir sözcüğü  ad olarak çocuklarına verenler var. Böylece çocuğuna “Edat” diye seslenmek… Ve aslında edat dediğini de bilmemek… Yani o çocuğu edat diye mi düşüneceğiz; o çocuklar aslında birer özneyken?

Bilgisizlikten kaynaklanan cesaret, bilmeden yapılan işlerin başa açacağı işler adlarda da alabildiğine sürüp gidiyor. Kendimizin olan şeyleri unuturken kendimizin olmayan ne varsa anlamını, içini dışını bilmeden alıp benimsiyoruz. Öyle ki bunlara şakalı günler de dahil.

Bazı toplumlar çocuklara ad koyma konusunda son derece titiz. Bu, kendileri açısından çok da takdir edilecek bir yaklaşım. İsimler kesinlikle kendilerinden seçiliyor. Anlamına hatta sayısal değerlerine bakıp koyuyorlar bebeklere adlarını. Adlarına  sahip çıkınca, kendilerine sahip çıkıyorlar çünkü. Tıpkı tarihte ilk biz kurulduğumuzdan bizim verdiğimiz isimler taşısalar da  daha sonraları başka kültürlerin verdikleri adla anılagelmiş yerler şimdi bir bakıyoruz sanki hiç bizim değilmiş, biz kurmamışız gibi algılanıyor. Ad demek, benlik demek yani. Bunu en iyi Mehmet adı anlatır.

Melisa başka bir dildendir; oğul otu anlamındadır. Ancak bebeklere oğul otu değil de o otun yabancı dildeki söylenişi yani melisayı koymak yeğleniyorsa eğer, ne yaptığımızı biliyor muyuz? Niye yaptığımız ya?
 
Anlamının ne olduğu bilinmeden özenilen adların çocuklardan köylere, kasabalara verilmesinin ne kadar yerinde olup olmadığını göz ardı edersek o kadar kendimize yabancılaşırız.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.04.2014, 10:32


Paylaş :

11 Ocak 2017 Çarşamba

Donmuş zikzaklar üzerinde kayan yıldızlar

Dün uğuldayarak şiddetle esen rüzgarla yağan tipi, balkon pencerelerini dondurup açılmalarını engellemişti daha geceden. O yüzden çıkmadan önce pencereyi açıp başını uzatamadı havayı solumak için.   Tipi halinde yağan kardan sonra  kar kalınlığı da artmıştı.

Itır, cam kapıdan çıkıp girişteki  kırmızı yolluğa basayım derken hafifçe kaydı. Görevliyi gördü sabah karanlığının ortasındaki bahçede. Geç kalmıştı demek ki akşam yağıp biriken karı küremekte.
 
Yine öksürüyordu daha otuzunda bile olmayan görevli. Günaydından başka bir şey demedi, karları küreyip tuzlama yapmakta gecikmiş olmasını hiç anmadı. Gerçi blok önünü rampaya dek küremişti. Hatta rampayı da küremişti. Yine de beyaz  un serpilmişcesine incecik bir kar tabakası kilit taşların üzerini kaplıyordu. Tuzlama yani ilaçlama yapılmadıkça da kalırdı onlar. Sert esen rüzgarla da şimdiden buzlanmaya başlamış olmalıydılar.
 
Önce buzlanmış dik bir rampa sonra da yine buzlanmış bir yokuş inileceğini bilerek güne başlamak,  güne  buz üzerinde başlamaktı. Fazlasıyla soğukça.

Sabahın karanlığında, sokak lambalarının sarı ışığıyla beyaz değil papatya göbeği rengindeki karların  kıyıda kalanları hala pamuk pamukken yol kenarları çamura bulanmıştı.

Itır rampayı indi. Yolu geçti. Yokuştan inen araçların bıraktığı lastik izlerinin olduğu yerlerde kar eriyip, çamura döndüğünden kirli bir görüntü vardı. Cıvıyan kar, artık beyaz değildir. Bildiğiniz çamurdur.Kimi lastik izlerinin altından buzlar pırıl pırıl parlıyordu.

Her sabah rastladığı arabalar gene saatinde yoldaydılar. Yoldaki cam pırıltıları don olduğunu kendince anlatıyordu.

Yokuşu inerken kaç kez şöyle bir kaydı. Olacaktı o kadar karda buzda. 

Ankara’nın giriş çıkışı olan o en işlek ana caddeden mahalle caddelerine girince tuzlama olmadığı apaçıktı. Kayan araçlar vardı sağda solda.  Yolun hali ortada olduğundan yokuşları çıkmadı kaptan. Duraklarda bekleyenlere  telefon açıp yokuştan aşağı inip orada beklemelerini söylediler.
 
Park Caddesi, buranın en işlek caddelerinden biriyken kaldırımından caddenin dört bir yanına karla kaplıydı. Servisin önünde iki otomobil yavaş yavaş ilerliyordu. Birden en lüks markalardan bir araç sollarında belirdi.

Dün akşam haberlerinde karla, buzla kaplı yolda direksiyonu bir sağa kırıp sağa savrulan sonra da sola kırıp uçarcasına sola savrulan altın sarısı bir arabanın tehlikeli tuhaf oyununu göstermişlerdi. Onu mu izlemişti ne bu solda beliren araç! Birden servisin önündeki iki otomobilin yanında biten lüks araç, dün akşamki haberlerdeki o çılgına özeniyor olmalıydı.  Böyle bir tehlikeyle yüz yüze olunca servisin içinde bir ses, bir hareketlenme oldu.

Itır bakakalmıştı sadece birkaç metre önlerindeki, üstelik de buzlu yolda yanı başında seyir halinde iki araç varken soldaki çılgının yaptıklarına.

Neyse akıl dışı oyunundan usanmış ya da sağa sola savrulmaktan başı dönmüş olmalıydı ki sanki hız sınırına öfkesi varmış gibi hızla öne atılıp uzaklaştı. İnsanlar kompleklerini lüks arabalarına eziyet ederken yoldakilerin  hayatlarını umursamayarak mı unutuyorlardı acaba?

Zaman zaman kaya kaya, yavaş yavaş ilerlediler. Birkaç kez kaza tehlikesi atlattılar. Zamanında iş yerinde olamayacaklardı. Hayli gecikmişlerdi. Neyse artık iş yerine çok yakındılar. Trafik buralarda hiçbir zaman rahat olmazdı. Yine tıklım tıklım araç doluydu yol.

Itır geciktiklerini haber vermek için telefonunu çıkarmış mesaj atmaya çalışıyordu. Birden yalpaladılar. Sonra savruldular. Bir şeye bindirdiklerini hissetti Itır.   Muhtemelen kaldırım taşına.

Çok kısa zamanda oldu tüm bunlar. Itır göremedi bile neyden kaçarken kaldırıma çıktıklarını.

Meğer yandaki araç, servisin üzerine kırmış. Ali kaptan da çarpışmamak için  sağa kaçmış aniden. Hatta kaldırıma çıkmış.

Üzerlerine kıran aracın sol burnu göçmüştü.  Ali kaptan  araca vurmadığı halde aracın sahibi “bak, bana çarptın” diyordu. Kaptan sinirlenip inmeye  kalkışınca servistekiler engel oldu. “Bunca tanık varken o ne derse desin”  denince kaptan daha geç kalmak istemedi.

Akşam servise bindiklerinde çoğu kişi üzüntüyle bir şeyler konuşuyordu. Herkesin yüzü acıdan buruşmuş, ahlar vahlar duyuluyordu.

Meğerse  iş yerinde çalışmayan ama oralarda işi olan, herkesin çok iyi tanıdığı birisinin üniversite öğrencisi oğlu, o en işlek, Ankara’nın batı giriş çıkışı olan caddedeki bir okulun önündeki üst geçidin ayağına çarpıp kaza yapmış. Kurtulamamış.

O üst geçidin yanından geçerken kaza yerini gördüler. Üst geçidin ayağındaki metal plakalar yerinde yoktu. Boşluk oluşmuştu. Boşluğun önüne demir paravanlar konulmuştu. Itır bakamadı. Hem üzüntüden hem de aklına kan gelince tuhaf olurdu. Kanın adını dahi duyamaz,bakamaz, konuşamazdı.

Gün birçok zikzaklarla başlamıştı. Kaygan yol, bir hayatın akışını  kayan yıldızlar gibi söndürmüştü. Bu akşam herkes servisten üzüntüyle inecekti.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.01.2016, 21:30













Paylaş :

10 Ocak 2017 Salı

“Yürek Mürekkepli İmzalar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

9 Ocak 2017 Pazartesi

Altüst eden kupkuru bir ters güzellik

Arayıp durdum; ama bugün fotoğraf grupları için bir kareye karar veremedim. Ancak blogum için bir tane seçtim.

Ters laleler malum, Anadolu endemiği. Güzellikleri ters filan  da olsa altüst edecek kadar görkemli.

Ankara bozkır. Bozkırda kışın ortasında bir kuru ot. Ters laleye öykünürcesine ters. Ama bu hal ona nasıl bir zarafet veriyor. Onu nasıl başkalaştırıyor.

Mahcup mu; üzgün mü? Ya da gözleri mi kamaşıyor göğe bakınca bozkırın boz çiçeğinin? 

Duyduğum, ters lalelere selamıydı tek.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.10.2016, 22:44
aemidemirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci

Paylaş :

8 Ocak 2017 Pazar

Kestanesinden fırından yükselen kokulara karlı kış keyfi

Momentos’da  rastlamıştım çıtır atıştırmalık olarak tesadüfen.

Pek çok böreğe göre çok daha kolay ve sadeydi.

Diyelim ki pazılı börek için  uğraştığım kadar asla uğraşmayacaktım. Pazı yapraklarının tuzlu suda arındırılıp yıkanması, damarlarının kesilmesi, peynirinin rendelenmesi, diğer eklenecekler, harcının hazırlaması derken uzun işti aslında börek.

Gerçi kalori değerinden  dolayı sıkça yapmadığım bir şey olsa da hepimiz hele de böylesi kış günlerinde mutlaka yapıyoruz dışarıya çıkamadığımız anlarda. Kendimizi şımartıp keyif yapıyoruz kanepelerde, koltuklarda televizyon karsısında ya da mutfak masası başında.

Unutmadan yapmak istedim.

Hafif ve çok lezzetliydi. Çiğ böreğin pigme boyu sanki. Ve fırında pişmişi gibi.  

Bir dahakine bu böreği kendimce geliştireceğim. İlki denemeydi. İkincisinde üzerine susam da ekeceğim. Susamın çok yakışacağına eminim.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.01.2016, 19:27

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

Dal Damlaları

Yağmur ayrı güzel; kar ayrı. Sırasıyla yağarlar, cemresini, gün dönümlerini sayarak. Baharlar yağmurun, kış karın ayıdır.

Oysa… Oysa Cumartesi öğle öncesi Ankara’da kar sonrası yağmur vardı. Kar sonrası yağan yağmur, kar öncesi yağmurdur da aynı zamanda. Ve o yağmur, kardan daha korkunçtur. Çığlarda kar kütlesi yuvarlanır, yağmur buzunda insanlar, araçlar…

Çünkü yağmur su demek. Eksi on sekizlerde caddedeki su, yolların buzdan bir sitreç filmle kaplanması demek, incecik. Bu da ayakta duramamak demek. Yere basamamak, basınca bastığın yerde duramamak, sallanmak, yalpalamak, istemsizce tuhaf  bir dansvari hareketler bütünü demek. Yani, yerin ayağınızın altından kayması demek yağmur buzu…

Kış yağmuru, yollar için  yağmurdan çok gizli buz anlamına gelse de dallar için anlamı bambaşka. 

Dallar, yağmura kavuştuğu için sevinç gözyaşı döker gibiydi…

Fotoğraf gruplarımdan sonra ilk kare, blogumda...
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.01.2016, 11:45

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci