21 Ocak 2017 Cumartesi

MİM, Satır Arası #3, Daha Mutlu Yaşam daveti ile


Uzundur MİM haberi almıyor, MİM ile işaretlenmiyorduk. Birbirlerini  hiç tanımayan; ama imzasız bile olsa yazılarını  üslubundan tanıyan bu blog etkinliğinin unutulmuş olduğunu sanacaktık ki tam, kapıyı bir MİM  çaldı. Bu güzel sürpriz, Daha Mutlu Yaşam blogunun çok değerli  yazarı,  sahibesi Yurdagül Çelik'ten.

Önce blogundaki cevapları keyifle okudum. O görseller yok mu… Her keresinde gülerek bakarken düşündürüyor da özenle seçilmiş karikatürler. Yine öyle oldu. Hem Yurdagül Çelik’i daha  daha bir tanırken aynı zamanda düşündürdüler yine, güldürerek.

Beni hatırlayıp MİM listesine aldığı için bir kez daha Yurdagül Çelik’e teşekkür ederek cevaplara geçeyim izninizle.

1-) Bugüne kadar bloguna gelmiş, seni en çok etkileyen (hayal kırıklığına uğratan ya da çok mutlu eden) yorumu paylaşır mısın ?

Şu ana kadar okuduğum hiçbir yorum kırıcı, üzücü değildi. Hepsini de almaktan, okumaktan çok mutluyum. Malum sadece kendi çektiğim fotoğrafları yayınlıyorum, Ne yalan söyleyeyim öykü, deneme, anı, gezi, köşe yazılarım kadar fotoğrafçı yanıma da gelen güzel yorumlara bayılıyorum. Güzel söz duymak güzel… Çoook güzel J Aklınızda olsun lütfen bana yorum yazarken J)))))))

2-) Okuduğunda seni günlerce etkisi altına alan kitap var mıdır?Varsa hangisidir?


Beni yarı Karadenizli yapan Ünye’deki Ünye Ortaokulu mezunuyum; daha önce de andığım oldu. Hatırlamayanlar için bu  anışım. Orada kocaman -belki de çocuk gözüyle  bana öyle gözüküyordu- bir kütüphane ve içinde de bize kitapları bir kart doldurtarak veren kütüphaneci bir hanım vardı. İngilizce dersleri boş geçerdi mesela. Ben, boş dersler esnasında kütüphanede olurdum; o tarihi, yüksek tavanlı, sobayla ısınan taş okulda. Orada neler neler, ne kitaplar okumadım ki. Hepsi de yaşımla orantısız üstelik. Çocuk kitabı filan değillerdi. Benim üç katım, beş katım yaşındakilerin değil ellerine almak adını dahi duymadığı kitapları on iki, on üç yaşında okuyordum. Temelde Rus ve Fransız klasikleri vardı tabii. Nobel almış eserleri okuyordum kütüphanede hangisi varsa.  Pearl Bucks’ın “Ana”sı vardı mesela ilk okuduklarımdan. O kitap beni çok etkilemiştir. Ama biri kadar değil.

O biri, işte ondan daha önce de bahsettim; Jean Webster’dan Leylek Dede. Özgün adıyla Daddy Long Legs. Bu kitabı  her sene okurum. Senelerdir sarıp sarmalar çalışma masamın, tabi ki evdeki, çekmecesinde yıpranmasın diye özenle saklarım. O bana rahmetli Babam’ın doğum günü armağanıydı ilkokuldayken. Lojmanlarda otururken. Ya ikinci ya dördüncü sınıftaydım onu Babam bana verdiğinde. Gözlüklü olup olmadığımı hatırlayabilsem sınıfımı da hatırlayacağım. Çünkü dördüncü sınıftan beri ben burnumda çerçeveden bir ağırlığa gönülsüz hamallık ediyorum J)))

Leylek Dede benim için başkadır. Onu her defasında başına oturduğumda bitirmeden kalkmam. Ve her defasında ilk kez okurmuşum gibi gelir. Senede en az bir kez okurum. Hep aynı etkilenme de sürer. Sürmese zaten tekrar elime kolayca alamazdım.

Bir de roman değil, düşünce, görüş, öğüt,  bilgelik üzerine bir kitap vardır; benim için başucu kitabı. Adını yazmama bile gerek yok. Tabii ki;
Kutadgu Bilig.

3-) Hayatında dönüm noktası olduğuna inandığın bir gün, an ya da yıl var mı?

Bu soru beni düşünceye itti. Bu sabaha kadar, şu ana kadar da düşündüm. O yüzden akşam hazırlayıp yayınlayamadım MİM cevaplarını J)

Sonunda buldum benim için gerçek anlamda dönüm noktası olan tarihleri. Mihenk taşlarını yani. Hiç öyle  bir şey düşünmemiştim şu ana dek. Böyle bir tarih olsa olsa hayatın akışını o an olmasa bile ileride kökten etkileyecek bir tarih olmalıydı. Sonraki hayatın akışının belirleyicisi olacak. Bugün içinde bulunulan tüm koşulların belirleyicisi bir tarih olmalıydı. Yol işareti okları gibi. Böylece bu tarihten daha önemli bir tarih düşünemeyeceğimiz  su yatakları gibi hayatın suyunun akacağı yollar olmalıydı.

Baktım öyle tarih var, her hayatta olduğu gibi. Hatta bir değil iki tane. Yani tarih değil tarihler. İkisi de kura sonucu benim yolumun yönünü belirlemiş o anlar, o saatler, o günler. Ben bu akışta belirleyici olamamışım, karar almamışım. Kararı kura çekilişi vermiş. Aslında kader tabi. Kader, kura ile söylemiş söyleyeceğini.

İlki Ünye’de. Ortaokul birinci sınıftayım. Üç dil okunuyor o sıralar okulda yabancı dil olarak. İngilizce, Almanca ve Fransızca. Her öğrenci ille İngilizce öğrenmek istiyor. Ancak Almanca, Fransızca dersleri de var. İngilizce dersi var; ama öğretmeni yok.

Tiyatro sahnemiz var o zaman küçücük bir kasaba olan Ünye’nin tarihi taş mektebinde. Orada çekiliyor kuralar. Ben de içten içe hep İngilizce istiyorum. Çünkü Babam’ın evde bir çok İngilizce kitabı var. Kendisi de İzmir’de Güzelbahçe’deki kursa gitmişti biz ilkokuldayken. Rahmetli Babam havacı askerdi. Babam’a sorardım bilemediklerimi. İki mesleğinden biri olan tarımdan dolayı Amerika’da uzun uzun kaç kez kalmış dayıma sorardım. Dayım hem ziraatçi hem hukukçuydu. Oysa Almanca ya da Fransızca’yı bilen yoktu tanıdığım.

Ben ne zaman kura çeksem ki iki kez zaten topu topu, şaşkına dönüyor ve bir yabancıyı izlermiş gibi, sanki torbadaki kağıt parçasını çeken ben değilmişim gibi biraz kendi olayımın dışında kalıyorum.

Kurayı çektim. İngilizce çıktı. Üçte biri yakalamaktan şaşkındım. Çok sevinçliydim. Ancak İngilizce öğretmeni olmadığından İngilizce dersi göremedim.

O İngilizce sonradan benim yolumu, yönümü belirledi. İzmir’de  hukuk öğrencisi olmaktan mahrum bile etti. Ankara dışı olduğundan. Biraz da ortaokulda İngilizce öğretmenine hiç sahip olamamanın acısını çıkarmak istemiş olmalıyım. Çünkü lisede, ortaokulda  boş geçen İngilizce derslerinin acısını çok çekmiştim.

Hemen ilkinin ardından değil; ama  bir kura daha çektim orta birinci sınıftan sonra. Üniversite bitiminde. Bu sefer bir şura salonunda. Podyumdan inerken Tokat yemişe dönmüştüm. O kura, beni kısa süreliğine bir yerlere savursa da aslında sonradan kalıcı olacak yoluma sürükleyen rüzgarmış meğer. Kader… Kendi yolu yordamı ile açıyor yolları.

Birinci kura,  birçok seçenekten kendi yoluma ilk sapakmış meğer. İkincisi de ana yolmuş. Öyle bir yol ki o ana kadar sadece romanlarda okunabilecek şeylerin içinde oldum, gözümle gördüm, yaşadım…  Ağlayarak hem de. Yani özlemden, yabancılıktan ağladım.  Her yerin Ankara olmadığını, baba evi gibi olmadığını anladım. İçimi yakan bir “garip” benzetmesini duydum. Hala o sözcüğü her işittiğimde saçlarım diken diken olur. Kimselere garip denmesin ve kimseler garip olmasın, kalmasın. Öyle birini görürseniz lütfen yanında olun. El uzatın.

Aynı ülkede yaşasak da her yerde aynı hayatların olmadığını, ne çok hayat tarzları sürdürüldüğünü, fakirliği, teknolojinin bu çağda bazı yerlerde ne kadar uzak olduğunu gördüm. Kısa bir süreydi. Ama takvimde kısaydı. Yaşayan için çok ağır anlar olabiliyor imkansızlıklar içinde olmak. Kısaydı  ama bir de bana sorun. Dayandım tüm yoksunluklara; ama değdi. Hatta sevdim bile sonradan bana kattıkları için öğretici yanını. Ancak  dahasına gelemedim. Gelemezdim J))

Kuralar, belirleyici. Bende olduğu gibi. Benim kararlarımı, yolumu  ben değil çektiğim kuralar almıştı. Yani kendi hayatımın kurasını çekmişim kendi ellerimle. Ve şimdi başta tüm olumsuzluklarını gösterse de sonradan şartları farklılaşan o kuralara teşekkür ediyorum. Memnunum.

MİM bıraktıklarım hiç cevaplamadılar. Bu kez cevaplasınlar! Yoksa her defasında ille de onlara MİM bırakacağım. Gelenek üzere cevap bekliyor olacağız hepimiz de…

Bahar Tanrıçası
Hikaye Kalpli Kadın
Sade ve Derin
Bücürük ve Ben
Meltem Sert


(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.01.2017, 13:54

Paylaş :

Kopkoyu metropol kıyıcılığında bir cılız ışık; hafta sonu sabahları

Köyler kasabalara, kasabalar büyüklü küçüklü şehirlere, kentler metropole dönüştüğünde hayatın tadı, anlamı, rahatı epeyce bir kaçar. Yirmi dört saatlik gün, sanki çok sıcak suda yıkanmakla kalmamış bir  de güneşte kurutulup çekmiş, küçülmüştür sanki metropolün zamana karşı aç gözlülüğü karşısında. Köyünüzdeki siz ile şehirdeki siz artık aynı olamazsınız. Kasabanızdaki, küçük şehrinizdeki siz, metropolde başka bir size dönüşür.

Çünkü metropol, bakkalı, manavı, kasabı, yufkacıları market zincirine; patikaları otobana; atları bilmem kaç beygir gücündeki markalı araçların iki yüz kilometre hıza bana mısın demeden herkesin seyrettiği yollarda  hiç kimsenin canını umursamadan fink attığı yerlere dönüştürmüş.

Kötüden iyiye, geceden gündüze, bozdan yeşile, kuraklıktan yağışa dönmek  gibi bir dönüşüm olsaydı ne iyi olurdu köylerin diyelim ki Alanya’nın, Marmaris’in, Bodrum’un, Side’nin, 19. yüzyılda canlanan Kadıköy’ün, Arnavutköy’ün metropole dönüşmesi… Ama değil!

Metropol kıyıcılık. Bağın bahçemin, tarlanın, otlağın, meranın, kırın, su samurlu derelerin, derkenarında su terelerinin, baharda patika kıyısı boyunca açacak papatyaların, sert toprakta yetişen adaçaylarının, kirpilerin, tavşanların, soğanlı bitkilerin ve daha neler nelerin  yok oluş fermanı. Üstlerine kalkmamak üzere dökülen beton.


Peki metropol olmak böyle de metropollü olmak nasıl acaba? Her metropollü istesin istemesin  metropolün koşullarını yaşar. Artık ne köylüdür ne kasabalı çünkü. Hatta sıradan bir şehirli bile değildir. Görebildiği tek nehir içinde balık filan olmayan; ama araba kaynayan deli gibi trafikli otobanların, ana caddelerin, yolların akışıdır. Deniz mi?  Gökyüzünü görebilmekte midir ki metropollü hatta büyücek bir kentli ki denizi düşünsün! Gökyüzü bile bloklar, apartmanlar arasında sıkışıp kaldığına bir ölçektir. Yani gökyüzü bile haramdır metropollüye kaldı ki yıldızlar… Gök görünmezse, yıldızları, takımyıldızları görmeyi kim hayal edebilir ki?

Tüm gün aralıksız çalışmak olası değildir tüm gün bir dükkanda, işyerinde, tamirhanede, masada olsanız da. İşler gelir, yapılır ve biter. Oysa günün bloke edilmiş saatleri var çalışma  hayatında. Ben onlara betonlanmış zamanlar diyorum.

Esnek çalışma saati diye bir şey geliştirilmiş Avrupa’da. Bir insandan altı saat aralıksız çalışması bekleniyor mesela. Öğle tatili olmaksızın. O kişi saat birde yani 13:00’de gelip kartını okutup saat altıda yine kartını okutarak işyerinden çıkabilir. Ya da sabah dokuzda gelip öğleden sonra üçte çıkabilir. Böylece kahvaltısını evde yapmış, çocuklarını okullarına bırakmış ya da göndermiş ve aklı böyle şeylerde kalmamış olarak güne, işe başlar.  Yine çocukları okuldan dönmeden evde olacağından rahatlıkla alışverişinden çorbasını yapmaya işlerini kotaracaktır. Ya da sinemasına gider, müzeye, sergiye, kütüphaneye uğrayabilir. Olmadı evde tembelliğin keyfine koyulur elinde kahvesi ile.
 
Keşke Zaten zamanı doymamacasına yutan, günde kaç saatin yollarda geçtiği metropollerde insanların insanlıktan çıkmadan, yorgunluğa yenik düşmeden, metropolün çetin şartları ile baş edebilecekleri böylesi kolaylıkların geliştiği duyacağımız günlerin gelmesine keşke diyerek…

Böylesi kıyıcı ortama sahip metropollerde insanlar hafta sonları için yaşarlar. Hafta sonu da boş geçeceğinden değil. Ama diyelim ki sabahın beş buçuğu yerine dokuzda kalkmak için. Evde kahvaltı keyfini yaşamak için.  Adına sabah denilen alacakaranlıkta sokaklara düşmemek için.

İşte metropol kıyıcılığının getirdiği yorgunluk nedeniyle hafta içi beş buçukta ayaklanırken hafta sonu  hiç adetten olmasa da ayaklanmamak için inat edip sonucunda kahvaltı yerine geç kahvaltı ya da öğlealtı öğünü yani bıranç ile güne başlayıp hayatlarının tekdüzeliğini bozan tek şeyi yapıyorlar belki de metropolün boyunduruğundakiler.

İşte böyle geç bir kahvaltı sabahı… Ya da nedense şimdilerde pek düşkün olduğumuz Türkçesi varken nedense ille de özentiliğe kaçıp da Türkçesi dışındaki ifadelerini kullandığımız  deyişle bıranç keyfinin yani öğlealtı öğünün kareleri.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.01.2017, 11:11


Paylaş :

20 Ocak 2017 Cuma

Yıldız tozundan kar taneleri sabahın karanlığında düşerken

Sabahın saat yedi buçuğunun kapkaranlığında yıldızlar yerlerinden sıkılmış da yörüngelerinden ayrılıp  dünya atmosferine çarpınca parçalanıp ufalanmış ve kar tanesine dönüşmüş halde kar yağmaktaydı. Sundurmanın altında durup o yağışı çekmeden ayrılmadım tabii.

Sabah  mı gece yarısı mı diye şaşkına çeviren kapkaranlık sabahın sessizliğini bozmadan yağıyordu kar. Kar, sükunet demek. O sükunet  erirse çamur. Çamur, sükunet filan değil. Bildiğin çamur elbet.

Akşam dönüşte yoldayken yine yağış vardı. Bu kez sileceklerin öte yana itelediği kar taneleriyle beraber  yağmur suyuydu. Sulu sepken düşüyordu. Sulu sepken, karla yağmurun düeti.  
Yokuşun altında indiğimde daha da hızlanmıştı. Öyle ki üç yüz metre bile olmayan yokuşu çıkana dek çantam dahi sırılsıklam olmuştu şemsiyeye rağmen.

Yokuşun bitmesine az kalmışken yol kenarındaki genç kayısı ağacının dallarına bir anlığına tutunmuş, düştü düşecek damlalar gözüme ilişti. Tam karelik. Ancak elim kolum dolu. Şemsiyem açık. Yine de çekilmeli.

Epeyce kare çektim. Kimisi ışık nedeniyle bozuk. Kimisi açık seçik belli.


Bugün  akşam dönüşte rastladığım, az önce fotoğraf gruplarımda paylaştığım, çekirdekten kendiliğinden yol kenarında çıkma kayısı ağacı dallarındaki sulu sepken damlaları.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.01.2017, 22:24

Paylaş :

19 Ocak 2017 Perşembe

“İki Kefe ve Tahterevalli” adlı çalışmama;




linkinden ulaşılabilir.



Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

18 Ocak 2017 Çarşamba

Sulu Sepkenli Karanlık Sabah; Şemsiyede Damlalardan Müzik

Sabah sabah ortalık kapkaranlık. Oysa bu yıla dek bu saatte ortalık çoktan ışımış, aydınlanmış olurdu. Bu seneyle birlikte sabahın rengi gece. Alacakaranlık yani. Sabah demek, ne kadar doğru bu karanlığa, o da  belli değil  ya.

Girişin sundurmasından  kurtulup ön bahçeye inerken şemsiyesini açtı Itır. Başının üzerine tutar tutmaz da yağmurun sesi duyuluverdi. Pıt pıt. Nasıl güzel bir ses. “Kardan gözümüzü açamadığımız şu günlerde yağmuru  özlemişiz” diye düşündü Itır…

Damlaların orkestrası hemen yanı başta konser veriyor. Yani şemsiye saz, damla pena; derken bir müzik ki su ferahlığında. Yağmur damlaları, do, re, mi, fa, sol, la, si diye düşüyor  düzensizce. Nasıl dilerse artık. . .

Su, nehirde, denizde, gölde, karda, yağmurda, bardakta, vahada, kuzey kutbunda biçim biçim, hacim hacim. Laciverdinden turkuazına, yeşilinden, buz beyazından buz mavisine her renkte su,sıvı, katı, gaz her haliyle güzel. Çünkü hayat güzel. Çünkü su, hayat.

Tam rampanın başında Itır. El ayası iriliğinde bir şey düşüyor şemsiyesinin kenarından. Beyaz bir kuş tüyü olamaz, ne çatı altında çünkü ne de ağaç altında değil. Rampayı inerken  bir araç geçiyor. Her sabah rastladıklarından biri. Sokak lambalarının yanmadığı sabahın bu karanlığında  geçen arabanın farında seçiyor ki yağmurla karışık kar yağıyor. Sulu sepkenli sabah, bu sabah.  

Yağmur, solo değil o an; iri cevizden de büyük taneler gibi yağan kar ile koro halinde. Far ışığına yakalanan tanecikler, ıslanmış pamuklar gibi savrulurken yağmur damlaları eğik eğik düşüyor.

Birkaç gündür bu koyu karanlık sabahta ne sokak lambaları ne cadde ne de daha aşağıdaki Ankara'nın  en işlek caddesinin bu kısmı yanmıyor. Sabah iyiden iyiye kararmış halde artık sabahlar yani.

Itır’ın bindiği servisin kaptanı bir baba duyarlılığında neredeyse. Gerçi servistekilerin çoğuna baba olacak yaşta değil; ama o kadar duyarlı. Bu hafta başından beri önceki servisi erken bırakıyor. O yüzden erkenci artık.

Bu kez iyiden iyiye erkenci. Geceden sıyrılamamış sabahın hüküm sürdüğü sokak lambaları yanmayan caddeyi kesen yokuşun hemen başında servisini bekler görüyor Itır. Kaptan gelmiş ve yokuşu  bile çıkmış. Itır'ın yolunu kısaltmış yani.

Bali kaptan aslında emekli. İki çocuğundan biri evli. Eşi, torun bakıyor. Diğer oğlu da üniversitede okuyor.  Evli oğluna krediyle aldıkları evin borcunu ödeyebilmek için çalışıyor Bali kaptan. Yoksa hayli yorgun.

Kapıya varıyor Itır. Kaptanı göremiyor bir an. Servis boş olamaz. Arkada camları mı siliyor acaba?

Biraz gözü karanlığa alışınca kaptanın koltuğuna kaykılmış uyumakta olduğunu fark ediyor. Dün çok öksürdüğüne bakılırsa kesin hasta ve her yeri kırılıyor olmalı. Servis kapısının yarısını kaplayan kalın cama tıklıyor Itır böyle düşünürken. Bali kaptan uyanıyor, düğmeye basıp kapıyı açıyor.

 “Erken bitti önceki servis. Onları bıraktım. Saat yediden beri sizi bekliyorum” diyor.

Itır servise binip yerine geçiyor. Şimdi şemsiyesi kapalı. Yağmur damlalarının sesi yok; ancak servis camına düşen damlaların ses çıkardığı oluyor. Bir de yoldaki su birikintilerinden kalkan araçların lastiklerinin sıçrattığı suyun foşurtusu.

Ankara’nın o en işlek caddesinde trafik her zaman kalabalıktır. Bir tek kar yağarken seyrekleşir. İş için, okul için ya da zorunluluklar gereği yola araba ile düşmüşlerin farlarında el ayası iriliğinde kar taneleri ile yağmur  damlalarının yatık yatık yere inişleri bu kez suyun başka bir şarkısını andırıyor.

Bali kaptan  öksürürken bir yandan da içerinin ısısını kontrol ediyor. “Şimdi falanca hanımlar üşümüştür. O yüzden  içeriyi iyice ısıttım. Soğukta bekliyorlar,ısınsınlar.”

Yağmur altında şemsiyesiz beklerken ıslananlar bindikten sonra “Ooo ne güzel, sıcacık” derken  babacan kaptan  hastalığını unutup mutlu oluyor. Şemsiye ile binenlerin kapadıkları şemsiyelerinden servis koridoruna damlayan taneciklerden çıkan ses,  sanki birazdan tümden susacak bir radyonun kısılmaktaki sesi gibi geliyor  o an.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL V(Acemi Demirci), 18.01.201716:47
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

16 Ocak 2017 Pazartesi


Pazen entarili, kınalı elli...

Bugünkü fotoğraf grupları paylaşımım.
Bozcaada feribotunda, Çanakkale.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.01.2016


acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci
Paylaş :

15 Ocak 2017 Pazar

Yürek Mürekkepli İmzalar

“Bu çalışmamda veren ellerden bahsettiğim için tema olarak içinde ikramlarda bulunulan tepsileri; ama taş tepsileri , tabakları ve çaydanlık ile bardakları seçtim.”

Kartopu oynamaktan göğermiş ellerine nefesini üfleyen çocuğun, dumanı tüten çorbayla içinin ısınmasındaki mutlulukla gülsün istemez miyiz büyük küçük bütün gözler? “İsteriz” demek yeter mi peki? İstemek, eyleme dönüşmedikçe sadece bir dilek değil midir? Nasıl gerçekleştireceğiz o zaman istemekten gerçekleştirmeye giden o yolculuğu? Tam da içimizi dağlayan acılarla dolu şu günlerde?

İlkin birinin yaşadığı keder, başka birinin eliyledir sonuçta. Acılar, açmazlardır. Açmazlar da dar açılarda sıkışıp kalmaktır. Açmazlara kapı açmayın o halde.

Ortalık kışın beyazına büründüğünde bir masum renkle şenlik olan; ama sanki bundan mahcupmuş gibi başı eğik kar çiçeklerinin yaşama sarılışlarındaki umudu, yarınların  aynı güneşle; ama farklı gün doğumlarıyla ışıdığını unutmayın. Her gecenin sabahı var malum…

Hatırlanmak, mutluluktur. Aramayı sormayı yeğleyin öyleyse, aranmamaktan yerinmek yerine. Özlenmenin anahtarı özletmek midir  ya da aranmanın yolu yordamı aramamak mıdır bilmem. Ama vakitli vakitsiz aranılıp sorulmuşsanız vaktiyle, böylesine kurulmuş bağları öğrenmişsiniz demektir. Pamuk ipliğinden urganına, halatına... Bırakın inceldiği yerden kopsuncu olmayın o zaman. Düğüm atın incelen yere. Pekiştirin köprüleri. Yakmayın.

Yunus’a, Mevlana’ya sadece kağıt üzerindeki özlü sözler muamelesi yapmayın ki denilmişler sözde kalmasın. Özümseyin. Onları duygu, akıl çarklarınızla öğütün. Hücrelerinizi bunlarla besleyin. Kolay değil Yunus olmak, Mevlana olmak. Kolay mı kırk yıl bir kapıda odunun bile eğrisini kesmemek. Kaldı ki daha kırkına varmadan ahkam kesmek kolaycılığı varken… Kolay mı onların lafınca bir laf etmek? Zor!

Arayın eşi dostu ki bağın bir yeri inceldiyse düğümler atılabilsin. Hep aradım, hep sordum da  ne olducu olmayın. Aranılan, aranılır olmaya alışmaya görsün bir kez. Günlük gıdalarından biri olmuştur  artık halinin hatırının sorulması. Unutmayın, herkes kendi içinde yapayalnız dışardaki kalabalığın niceliği ne olursa olsun. İçlerdeki boşlukları gören gözlerden olun. Göz olmak da yetmez, uzanan  el olmalı.

Öyle ki bencilleşen  dünyamızda kapıdan kovsanız sizi kızdıra kızdıra bacadan yol bulup yanınızda olmak isteyenlerin değerini anlayın gerekirse. Üstüne kilit vurduğunuz her kapıya bir anahtar bulan, hangi pencereden baksanız görünen manzara olabilmeyi başaranların kıymetini önünde de olsa sonunda da olsa bilin. Adına ne deniliyorsa, arkadaşlık mı, dostluk mu, insanlık mı, sevgi mi her ne ise, siz yolları tıkadıkça birileri size giden yol buluyorsa eğer, ona artık kapılar dayanmayacaktır. Siz de set olmayın o halde…

Güzelliklere uzanan el olun. Kış günü sokakta aç kalan kedi köpekten, ayacıkları demirlere yapışan serçeden, pencere kenarına konup camı tıklatan sığırcığından güvercinine yem isteyenlere el alem olmayın; uzanan el olun. Bir kez el uzattıysanız, onu geri çekmeyin.  

Hayat düşe kalka. Düşüp dibe vurdum sandığınızda korkmayın. Dipten ötesi yoktur. Ama dibin bir anlamı da ayakları vurup hız almaktır. O zaman ayaklarınızı hatırlayın. Yüzeye çıkmanın. bir sıçramaya baktığını unutmayın.

Halden anlamayız da halimizden anlansın isteriz. Bakarak, kızarak, kaş çatarak, yazarak çizerek, müzikle, sözle anlatsak da. Şekilden şekle girerek… Kah isyan edip kah şimşek ışıltısı beklerken kibrit alevi kadarcık da olsa bir ışıltı bekleyerek… Eğer anlaşılmak istiyorsanız yine de söyleyin söylenmesi gerekenleri. Anlaşılıncaya kadar. Sokun gözüne gözüne anlamayanların. Yorulmayın. Yorulmak, çabanın bittiği yer. Sonraki durağı olmayan son durak. Nokta yani. Oysa virgülü yeğlemek varken…

Mutluluğa giden yol uzun, yollar yorucu olabilir. Yılmayın. Çıkmışınız yola madem… Adım hatta adımlar atmışınız madem bir arpa boyundan bir dere boyuna. Henüz hedefe ulaşılmadıysa belki geç yola çıkıldığından belki her yolun  dümdüz olmamasındandır. Yolcu, yolunda gerek ama. Bir kez yolcuysanız bir yolda, yol nereye varacaksa oraya ille varın. Ne geri dönün ne düşlerinizi yarı yolda bırakın.

Biriktirmeyin içinizde kırgınlıklarınızı. Söylenmeyin, söyleyin söyleyeceklerinizi vakit varken. Diliniz dönmüyorsa eğer açık açık anlatmaya, bir dertli köylü olun, pınar başında. Türkü mü yakarsınız yoksa mani mi, size kalmış. Bir yol bulun ama. Dile kilit vurmayın. Dillendirin. Belki defalarca ve defalarca.

  

Sevgiyi, sevmeyi çocuklara öğretin; gencinden yaşlısına, hayvanından bitkisine, doğasına, her şeye de gösterin eğer biliyorsanız. Bu kavramı öğrenmişler, belli ki çetin geçitlerden geçebilmiş olanlar. Geçitlerin girişinde bile olamamışlara bu karanlık tünelin aşılmasının ardından görülecek ışığın  nasıl bir aydınlığa çıktığını anlatın. Öğretmek sabır işi. Öğrenmek zorlu iş. Öğrenilmişler, öğretilmedikten sonra yükten başka nedir ki?  Yunus da, Mevlana da öğrendiklerini öğretmediler mi? Anlamlı sözler, tutumlara dönüştüklerinde anlamlıdır ancak.

Kavramların hasından tohumlar tutsun elleriniz. Ne ekilirse o biçilir, unutmayalım. Diken tohumu dikmeyi mizah ustalarına bırakalım. Nasreddin Hocamıza mesela. Malum o diken dikecek; baharda çıkan dikenlerin yanından koyunlar  geçecek; yünleri dikenlere takılacak; o  takılı kalmış  yapağıları Hoca toplayıp karısına götürecek. Karısı onları yıkayıp, eğirip yün yapacak. Sonra da çorap örecek. Hoca çorapları pazarda satıp para kazanacak ve borcunu ödeyecek. Dikenler tek fıkraların malzemesi olsun, hayatın yollarına ekmeyelim. O zaman etrafımızda hangi çiçeği, bitkiyi görmek istiyorsak diktiğimiz tohum onun tohumu olmalı, unutmayalım. Sevgi tohumu, sevgiden kökler salarken ayrık otu dikersek tarlalarda, bahçelerdeki ne var ne yoksa kuruyacaktır.

Hiçbir çaba boşa gitmez. O yüzden umutsuzluğa düşmeyin. Ama birazcık zaman belki gerekli olan. Yani sabır.

Eğer bir musluk açılmışsa ve o musluktan bir testi dolmaktaysa  geç de dolsa güç de, testinin boğazından su geçmiştir mutlak. Testi bomboş değildir artık. Testinin dolması onu musluğun altında tutabilmeye bağlıdır. Yani hayatın kimi musluklarından  bir şeyler doldurmak bazen sabır isteyebilir. Sabır, zahmetli. Ama  el musluğun altındaysa… Ve o el testiyi tutmuşsa bir kez... Bırakın testiler dolsun. Kana kana…

Derler ki “Roma bir günde kurulmadı”. Biz de deriz ki “Sabırla koruk helva olur”. Sabırsızlık koruktan tatmakken sabır helvadan tatmaksa eğer, unutmayalım tat, olgunlaşmanın sonunda. Olgunlaşma, zaman ister. Yani sabır, hayatın bıçak sırtında geçen anlarıdır. Varışa bir anda, bir kerede ulaşılamıyor demek ki. Bir bir aşılıyor engeller. O halde gün olur da umutsuzluğa düşülürse sabırlar tükenip, Roma hatırlanmalı. Helva olan koruklar hatırlanmalı.

Dünyayı dünya yapan, şiirlerin özü, yetkin kalemlerin sözü hep sevgi, umut, güzellik üzerine. Nice imzalar atılmıştır kim bilir şimdiye dek kimlerce. Oysa hala  konuştuklarımız, yürekle atılmış olanlar tek. Öyleyse… Koyun yüreğinizi ortaya. İmzanız o olsun. İlle iyi ya da kötü imzamızın kaldığı dünyadaki  izimiz, yürek mürekkepli olsun.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.01.2016, 11:14

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci