4 Şubat 2017 Cumartesi

Feribottaki Elleri Kınalı Kadın

Daha önce kınalı ellerini yayınlamıştım. Şimdi de o nasıl da akıllıca bakışların anlamlandırdığı güngörmüş yüzünü.

Her şeyiyle kendine özgüydü. Kınasını yakışı bile. Simetrik. Çizgi disiplininde. Ceketinin altında çiçekli pazen eteği.  Çantası metalik dövmeli. Her şeyi özenli. Her bakan aynı şeyi görebilir mi bilmiyorum; ama sıradan görünüşe bürünmüş sıra dışılığın  ellerinden bakışına, pazen eteğine dek yansıdığı bu kadın, 2012 yılında Çanakkale Bozcaada feribotunda, dışarıda oturup martıların uçuşmasını izlerken yanıma oturmuştu.

Benim gözüm nasıl oluyorsa oluyor hiç kaçırmıyor böylesi  güzellikleri. Yine yakaladı. 

Konuşması da çok bilinçliydi. Akıllıydı. Bakışları açık açık söylüyor zaten.

Ellerini kucağında kavuşturmuş haldeyken avuç içleri yine gözümden kaçmadı. Baktım baktım. "Olmayacak, fotoğraflamalıyım bu özgün, tümden kendine has ve şu an tam da yanımdaki kadını" diye düşündüm.

Kınaları öyle dikkatlice yakılmıştı ki izin istedim fotoğraflamak için. İzin verdi. Hatta bir de o akıllı bakışlarıyla poz verdi.
 
Yine bir gün aynı feribotta karşılaşmayı çok isterim. Çanakkale’yi de Bozcaada’yı da çok özlemişken.

İlk kare, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.02.2017, 10:03


Paylaş :

3 Şubat 2017 Cuma

Asıl Yüzümüzle Yüzleşmek

Bir an için bir başkası olup da karşımıza geçip kendi kendimizi dinleyebilseydik, o ana dek kendimizden ne kadar habersiz olduğumuzu anlardık mutlak. Her şey üzerine, herkesten, iyiden kötüden nasıl da kolayca bahsederken onlara baktığımız gözle kendimize hiç bakmadığımızı görürdük. Başkalarındaki kusurları atlamadan gören gözlerimizin  konu kendimiz olduğunda nasıl da kör olduğunu fark ederdik. Üstelik her an kurduğumuz onca “ben” diye başlayan abartı değerinde övgü dolu cümleye rağmen.

 
Kendimizi izleyebilseydik keşke. Film izler gibi. Yabancı gözle. Yüzleşerek. Ne kadar katlanabilir biri,  bizzat kendine? Yabancılar mıydık kendimizi, inkar mı ederdik bu ben değilim diye?  Utanır mıydık düştüğümüz durumdan? Ya da “el alem ne derse desin; ben hiç umursamam” desek de  bu hakkımızdaki gerçeği örter miydi?


Utanırdık kuşkusuz çok halimizden. Çünkü yüzleşmeler acıtıcı olabilir. Olur, çünkü konuşurken,  atıp tutarken asla yapmayacağımızı söylediğimiz, katiyen bizde olmadığını iddia ettiğimiz ne çok şeyi yaptığımızı görürdük. Yani başkalarında kınadığımız kimi şeyleri, kendimizde de  göreceğimizden hoşnut kalmayacaktık kendi kendimizden.


Sözcükler bağımsız. Uçucu, gaz gibiler. Serbest bırakılır bırakılmaz havalanırlar. Oysa içlerinde hiç de serbest kalmaması gerekenler elbette vardır. Sırf o yüzden karikatürlerde sözlü kısmı içeren biçimlere “balon” denilmiş olmalı. Çünkü balonlar bir iğne ucuna dahi dayanıklılık gösteremez. Patlar. Demek ki iğne ucuna  bile karşı koyamayacak kimi sözcüklerin ince elenip sık dokunmadan salıverilmemesi gerekir dağarcık sandığından.


Atıp tutmak ne güzeldir. Metropollerdeki gayet rahat evlerimizde, iş yerlerimizde oturduğumuz yerden  köylü de olabiliriz sözde, çiftçi de. Aya da gideriz, dünyaları da fethederiz. Koltuklara yaslanarak. Üç beş sözcükle.


Oysa olur olmaz her konuda atıp tutanların bu huylarını tek bir sözcük kullanmadan yüzlerine vurmak var ki  bu bir sanat insan ilişkilerinde. Ders gibi.  Utandırmak; ama küçük düşürecek bir şey yapmadan. Sadece o birini, kendi kendisiyle yüzleştirerek. Tek laf etmeden; ama laf etmişten beter ederek.


Böylesi örneklere sanırım en sık çalışma hayatında rastlanıyor. Hayata atılmak, okul hayatına benzemez malum. Akşam elektrikler kesildi ders çalışamadım bahanesi okulla birlikte bitmiştir çalışanlar için. Bir yetkinlik üzere oradasınızdır ve o yetkinlik gerektiğinde anında gösterilmelidir.


Diyelim ki dil konusu. Herkes belli bir yabancı dil eğitimi ile gelmiştir en azından liseden. Eğitim alınmışsa o konunun içinde olunmuştur addedilir.  Sınavlara girilmiş, sınıflar geçilmiştir. Diploma da alınmıştır. O halde bu konu hallolmuştur.


Diyelim ki bir bilgisayar yazılımını ya da çok geçerli bir dili  hemen herkes biliyor gözükebilir. O zaman diyelim ki İspanyolcayı çok iyi bildiğini söyleyenin önüne fazla değil, birkaç sayfa yeter bir metni bırakır ve çevirmesini istersiniz. Ya da bir konuda yazılım geliştirmesini. Daha isteğinizi söylediğiniz anda  sonuç bir ifade ile yüzlerde belirecektir. Edilen lafların boş mu dolu mu olduğu her iki tarafça da yüzleşilecek bir gerçeklikte beliriverecektir.


Böylesi bir deneyimde edilen sözlerin altında kalmak, boyun ölçüsünün alınmasıdır. Bundan sonra dilin ucuna gelen olur olmaz her şeyin ağızdan çıkmaması gayretine girişilecektir böylece.


“Hadi, kotar” denilerek  birinin önüne konan bir şey, o şey ile bir nevi sınanacak kişi için boy aynasıdır. En nazik üslupla bir kişiye yeterlilik ve yetersizliklerini göstermenin yoludur boy aynaları. Kendimizi boy aynasında görmek, bazen kendimize ne kadar yabancı olduğumuzu görmektir aslında. Bu da demektir ki kendimizi ne kadar tanıdığımıza dair sınav anı kapıya gelmedikçe kendimizi görebileceğimiz boy aynalarından çoklukla mahrumuz.


Olduğundan farklı görünme savurganlığı hemen her yerde almış başını gidiyor. Söz eğer tutum, tavır değilse, kuru bir sestir sadece.


Kendimize bir rol peyleyip kendimizi sözlerle istediğimizce çizebiliriz. “En” ile anlatılacak sıfatta bir tiplemeye dönüşebiliriz. Oysa biz, iyisiyle kötüsüyle, artısıyla eksisiyle yalnızca  bizizdir. Ne bir santim daha uzun ne de kısa. Ne başka renkte lens de taksak göz rengimiz değişmiş olur aslından ne topuklu pabuçlar çıkarıldıktan sonra da boy topuklu giyerkenki ile aynı kalır. Neysek oyuz. Tek gerçek bu! Hani başımızın kimi zaman hoş olmadığı olgu.


Aslında hepimiz de çok iyi biliriz ki bir şeyi en iyi yapamamak ne ayıptır ne suç. Ama yapamayacağımız şeyleri hatta belki de küçümseyerek ondan kolay ne var havasıyla yapabileceğimizi iddia etmek, suç ya da ayıbın ötesinde bir şey. Önünde sonunda onunla yüzleşmenin sonucuna katlanılacak bir gerçek. Bir kalkan gibi yetersiz yanlarımızın önüne örülmüş o eğreti tuğlaları domino taşı gibi bir bir yıkan bir şey… 


Her şey, herkesin elinden gelemez. Yetenek nedeniyle, ortam, şartlar nedeniyle. Ancak bir şey yapılıyorsa da elden gelenin en iyisinin yapılması iyi niyet göstergesi elbette. Elimizden gelmeyenleri çok iyi yapanlardan gösterirsek kendimizi, bunun tüm kötülüğü kendimize dokunacaktır. Kendi dilimizle kendimizi yaralayacak, köşeye sıkıştıracağız demektir. Öyle uluorta atıp  tutarken bir gün  “hadi, yap da görelim” çağrısı alırsanız, yüzleşmeye davettir bu. Ve öyle bir davettir ki yapıp yapamayacağınız zaten davet edence çoktan bilinmekteyken amaç, sizin de bilmenizi ve kendinizi de karşıdakileri de doğru ölçüp tartmanızı sağlamaktır.  Yani çocuk bahçesinde  karşılıklı tahterevalliye binmek gibi. Ağır çekenler her zaman gerçeklerdir bu oyun yetişkinlikte oynandığında. Havada kalanlar da haybeden atıp tutanlardır haliyle.

 
Diyeceğim, olmadığımız biri, bir şey gibi görünmek isteyebiliriz. Bu insanca. Yetersiz olduğumuz yanlarımızı bilip açıkça söylemek hem uygarca hem dürüstçe. Ama mangalda kül bırakmayıp atıp tuttuğumuz, hiç üstesinden gelemeyeceğimiz halde yapmaya can atar gözüktüğümüz bir şeyi “hadi, yap o zaman!” dendiğinde ne yapacağımız ya? O zaman bu kendini kandırmacalı sırça köşk, bir “hadi” diyen çıkana kadar ayakta kalabilecektir ancak.  Sıradan bir sözcük olan “hadi” sözcüğünün hayatın dersi anlamına gelecek şekilde başımıza gelmesi, kendimizle yüzleşmedir. Bu yüzleşmenin sonucu ne bedelini altının ne elmasın  karşılayabileceği  bir değerdedir. Değerlendirme yapmasını bilenler için tabii.


Bir “hadi” desek o zaman. Yüzleşilecek yanlarımıza, konularımıza.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.01.2016

Paylaş :

2 Şubat 2017 Perşembe

Kızılderili Mektupları Gibi Dumanı Tüten Metropolde Ayaz Dersi

Sabahın yeni ağardığı saatte, Itır, apartman cümle kapısından dışarıya çıkmadan önce cam kapıdan dışarının bir nebze daha aydınlık olduğu fark ediliyordu. Henüz aydınlık değil; ama ağarmaktaydı ortalık. Grimsi bir ışımaya yol vermekte karanlık. İki hafta öncesinin göz gözü görmeyen karanlığına göre hayli aydınlık sayılacak bir görünürlükte bu sabah etraf. En azından göz gözü seçebiliyor. Sokak lambaları hala yanıyor olsa da. Yani geceden gündüze geçiş henüz gerçekleşmemiş, hala sürmekteyken. Bu bile o gece yerine sabah denilen zifiri karanlığa yeğ elbette,  her şartta.
 
Kış, soğuk mevsim. Ancak Sibirya soğuğuyla bilenmiş bu kış, en şiddetli kışlardan. Ankara, ayazın da başkentidir.

Daha kapıdan çıkar çıkmaz soğuk ısırıyor. Ayazlı bir günaydını var bugünün de tıpkı öncekiler gibi. Ankara, evire çevire ayaz dersi veriyor. Nasıl titrenilirmiş soğukta, Ankara’nın soğuğu nasıl olurmuş dercesine. Soğuk dersinde ayaz konusunu işliyor, bellete bellete. Site girişlerindeki dijital dereceler sıfır altı on dört dereceyi gösteriyor saat yedi buçukta. Hava bulanık.

Merdivenleri indikten on beş, yirmi adım sonrası yola inen rampanın başı. Itır tam orada şimdi. Şöyle ufku tararcasına ilerilere bakıyor. Gözün gördüğü en son yer olan Hüseyin Gazi Tepesi sis altında. Pus altındaki tepelerin yükseltisi ne kadar gözü yormayan bir iniş çıkışla doğa vurgusu yapıyorsa kırk katları aşmış blokların yükseltisi de o kadar göz yorucu.

Dağlarla yarışmaya kalkışan bloklar… İşte sıra sıra karşıdalar. Daha yakında olanları; daha uzak olanları… Boy yarışına çıkmışlar sanki. Halbuki blok boyları uzadıkça metropol daha çekilmez oluyor. Herkesin en büyük hayali olan bahçe içinde  iki katlı, sakin evlerdeki yaşamdan kopuş o kadar keskin ve geri dönülemez oluyor. Metropol, beton demek. Beton gri. Hava da bulanık  gri. Dumandan. Hava, beton gibi yani.

Ah, içinde vapurlar gezen gepgeniş nehirlerin, Van Gölü gibi göllerin, iç deniz, engin deniz hangisi olursa olsun üstlerinde yüzen vapurların dumanı olsaydı ya şu göğe eğile büküle tırmanan dumanlar. Oysa onlar vapur bacalarından değil beton blokların bacalarından  çıkıyor. Sitelerdeki bloklar sayısınca, eşit aralıklarla, yan yana kendilerince bir dans tutturmuş halde.

Kızılderililer’in at üzerinde  yaşadıkları devirde olsaydık eğer,  "kabileler haberleşmekte bir tepeden bir tepeye" derdim. Oysa onlar hem çok eskilerde kaldılar hem de zaten hep uzaktılar. O bildik Kızılderililer’in olmadığı bu çağda  dumanla haberleşen Kızılderililer’e öykünen blokların bacalarından püskürenler,  zaten havası kirli metropolün sisine is katan dumanlar yalnızca.

Duman sevene hiç  rastlamadım. Kimileri sigara yüzünde duman altı olmuş ortamlarda durabilse bile sadece birkaç günlüğüne sigarayı bıraksınlar  “Sen haklıymışın. Gerçekten pek kötü kokuyor sigaranın dumanı, külü” dediklerine kaç kez tanık olmuştu Itır.

Rampanın başında bacalarından şehre sigara dumanı üflercesine soluk soluk duman salan dört bir yandaki blok siluetlerine göz gezdirdi Itır. Sonra o ayaza rağmen sağ elindeki eldiveni çıkardı. Ve ayazı elinde hissetti. Fotoğraf makinesini kılıfından çıkardı.

Durup resim çekmeye koyuldu. Bu arada otoparktan bir araba çıksa tam önünde olacağından kulağı motor sesindeydi.

Kimisi hayli bulanık birkaç kare çekti. Servisi kaçırmak istemediğinden acele acele bastı deklanşöre ki bu hep yaptığı şeydi zaten. Rampanın ortasına geldiğinde hala çekiyordu. Hızlı hızlı yola indi sonra. Sonra da yokuşu inmeye koyulacaktı.

Sağ eli bir türlü ısınamadı. Eldiveni giymiş olması bile kar etmiyordu bu ayazda. Eldivene ilaveten sol eli, sağ elini kavramış olsa da servise binmeden ısınamayacaktı, kesin.

Yol boyunca özellikle sitelerin arasından geçerken Itır’ın gözleri,  yüksek yüksek  blokların bacalarındaydı. Bacaların kimi kemik rengimsi duman kimi kara duman salıyordu.

Dumanlar, bu sisli günde kendileri için mutluluk ancak çoğu metropollü için mutsuzluk  anlamına gelen  duman dansı yaparcasına kıvrıla kıvrıla yukarı akıyorlardı. Zaten sis altındaki Ankara’yı biraz daha dumana boğarak.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.02.107, 13:59

Paylaş :

31 Ocak 2017 Salı

Gökyüzü Çıngısı

Yukarıda görsel şölen var bu akşam. Karanlığın şöleni yıldız pırıltısında olur. Öyle bir şölen ki ışık parlaklığında. Gümüşten çıkan çıngı gibi. Metalik renkte. Çıngı, kıvılcım demek.


Ay, hilal evresinde bugün. Tam karşısında duran o ışıl ışıl kocaman yıldız dünyaya yakın geçen Merkür mü acaba? Öyle görünüyorlar ki bayrak sanki, birlikte. Hangi yıldız olursa olsun kara gök çok güzel bu gece. Ay ve yıldız güzelliğinde…


Kömür madeni karası,  gökte siyah kadife zemin oluşturmuş sanki. O zemin, üzerindeki  ay ve ayın karşısındaki kocaman parıltılı yıldızı bayraklaştırarak dalgalanmasız görüntüyle bu soğuk gecede  içleri ısıttı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.01.2017, 22:00

@AcemiDemirci
Paylaş :

30 Ocak 2017 Pazartesi

“Asıl Yüzümüzle Yüzleşmek” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci
Paylaş :

29 Ocak 2017 Pazar

Beyaz Yama

Kırkyama sadece babaannemin minderinde, yorganında, seccadesindeki kim bilir hangi dimiden, işlikten, şalvardan, üç etekten kalmış kumaşların  bir arada bir bütün olmasıyla ortaya çıkmaz. Kırkyama, kırk kumaştan  mı  ya da kaç kırk kumaştan kalanların  yama yama eklenmesine verilen en güzel ad değil midir? Yama sanatıdır kırkyama…


Şimdilerde kaldı mı belli olmayan o pamuklu kumaşların biçilmeleriyle fistanlar, entariler, urbalar dikilmezmiş eskilerde tek. Artık desenli kumaş parçaların bir aradalığından desenler doğarmış saçı kınalı  kadınların ellerinde.


Bir bayramlıktan kalma belki basmanın hası, hasından minder kılıfı olurmuş  tarladan, tapana her işe sokulmuş kadın ellerinde. Üzeri çiçek çiçek desenli, allı güllü pazen toplarından kalanlar  sanata dönüşürmüş. Öyle ki bembeyaz karla kaplıyken kara kış diye adlandırılan soğuk hükümlü günlerde çatılardan sarkıtlar gibi buzlar sarkarken sıcak iklimlerim bitkisi pamuktan üretilmiş çiçekli  kumaş kırpıklarından  dikilmiş, içi kuş tüyü ya da koyun yününden minderlerde soba karşısında oturulurmuş;  kesme taştan, kemerli mimarili Peri Bacaları yani Kapadokya’nın evlerindeki odalarda.


Pazenin, basmanın hatta kadifenin üretileceği pamuklar  artık buralarda bitmez olunca kırk yama kendine başka köşeler aramış olmalı. Soba karşısı kadar sıcacık olmasa da o köşeler. Yitmek istemedi bu dikiş sanatı. Varlığını kumaş üstü desenlerine benzemeyen daha cılız renklerde de olsa sürdürmek istemiş olmalı.


Kırkyama, nadastayken koyu kahve, ekili dikiliyken yeşilden mora, beyazdan sarıya renge bürünmüş tarlaları kumaş yaptı pamuktan dokumalar kolay kolay bulunmaz olunca. Birbirine traktör dikişi ile teğellenmiş gibi yan yana tarlaların her biri sanki dev bir basma topundan  birer artık parça. Enine boyuna sürülmüş tarlalar sanki çizgili kumaşlar, emprime kumaştan çalınmış desenler.  Bir maydanoz, ıspanak tarlası, yeşil kadife kumaştan geriye kalanlar gibi. İçinde gelincik öbekleri oluşmuş buğday, çavdar tarlaları çiçekli basma toplarından  kırpıklar misali. Pamuk tarlası mı? O kar gibi beyaz patiskaları aratmaz. 


Yama yama birbirine ulanmış tarlaların kimi ekili, kimi dikili; kimi sürülmüş de sanki pili pili izlerle desenlenmiş; kimi anız yakıldığından simsiyah. Kare, dikdörtgen, ince uzun şerit halindeler. Biçim biçim tek  tekken. Bir aradayken ama; apaçık doğadaki  kırkyama görünümündeler. Hele de yukarılardan bakınca.


Kış, renkten yana yalın. Ne kırmızıları var ortada gelincik alında ne morumsu mavi alim düğmeleri ne turuncu kadife çiçekleri  ne pembesinde yaban gülleri. Kışın rengi, varsa yoksa beyaz.


Kar, beyaz imzadır. Ortalık kışın imzasının rengine bürünür kar yağınca. Ancak kar, güneşe küskün. Güneşin yüzüne bakmaya hiç gelemez. Güneş, kar için onu görünce erimek demek. Artık nedense… Hiçbir kar, güneşe rağmen hala kalamaz.  Göknar dalındakinden dağ eteklerine ya da  şehrin her neresine düştülerse.


O süzüle süzüle düşüp, karışlar yüksekliğinde santimlerce kalınlıktaki kaplayıcı kar, güneşi bir görmesin  hemen erim erim eriyor. Güneş ışınının vurduğu yerlerde eriyip yer altı sularına doğru yola çıkıyor. Kuzeye bakan ya da  güneş ışığının ulaşamadığı yerlerde parça parça kalıyor. Yama gibi duruyor o beyaz lekeler kopkoyu renkli  toprakta. Ve arka tepelerde. Çam diplerinde. Ki karların erimesin ardından pembe pembe kır çiçekleri açacak oralarda.


Tepeler şimdi kırk yamalı. Bu yama,  çeşit çeşit desenli kumaş artıklarından değil bu kez. Panama keteninden ya da beyaz patiskadan desem yeridir. Tek bir kumaştan bu mevsimin kırkyaması; beyaz. Ama yine de kendince desenli. Çiçekli, çizgili, pili pili olmasa da.


Bu da beyazın alabildiğine sade, dümdüz, desensiz kırkyaması.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.01.2017, 19:01

@AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci