11 Şubat 2017 Cumartesi

Anne Elinden Ispanaklı Sac Böreği

Ne pizza ne hamburger ne sandviçler… Hiçbiri elde yapılan, sacda pişen, harcı evde hazırlanmışların yerini tutmaz. Hele de Anne elinden çıkanların yerini…

Annem’i alıp hemen bir yerlere gidecektim. Ancak ısrar etti içeri girmem için. Kapı açıldığında nefis bir koku saçılmıştı dışarıya. Tahmin ettim. Bir şeyler hazırlamış kızına. Bu soğukta  kendi eliyle yaptıklarını tattırmadan göndermez.

Annem usulü  içindeki başka  şeylerle lezzetlenmiş ıspanaklı harçla, hamuru elde yoğrulup Annem’in açmasıyla yarım daire  bir sac böreği şeklindeki ıspanaklı börek sacda  değil  yağsız tavada pişmiş olsa da sacta pişenden farksızdı. Annem,  çok mutluydu masasındaki ağırlamadan.

Kahvemiz için çıktık. Kahvenin yanına triliçe ve acı badem kurabiyesi ile günün keyfini tatlandırdık.

Anneler’in elinden çıkma böreklerin, mantıların, lahana ve yaprak sarmalarının, pilavın yerini başkası asla tutamıyor.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.02.2017, 23:28


Paylaş :

Sabahın Pustan Tozu: Sis


Dün sabah yer gök belirsizdi. Görünmezdi. Pencerelerin dışı sisle kaplıydı. Yolun karşısındaki kuşe inşaatının vincinin ışıkları pus gerisinden görülebiliyordu.


Sis olunca hava kokar. Az ötedeki yol bile gözükmez. Arabaların farı, o kirli tozlu görüntü olan sis belirsizliğinde cılız ve yavaş şekilde yol alır, gözükmez yolda.


Dün sabaha karşı saat beş buçuktan az sonra ortalık göz gözü görmezken yedi buçukta sis perdesi biraz aralanmıştı. Yine de tüm yol boyunca servis biraz açılmış filan olsa da sis içinde yol aldı.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.02.2017, 10:50

@AcemiDemirci


Paylaş :

10 Şubat 2017 Cuma

Kara Sürmeli Beyaz Kanatlar

Bahara doğru leylekler özlenir. Leylekleri bacalar, elektrik direkleri özler en çok. Leylek yuvaları oralara çok yakışır çünkü.

Güneyden, Afrika'dan  buralara yola çıktılar mı bilemiyorum. Ama çıkmak üzereler en azından hala çıkmadılarsa bile. Şubat sonu burada olurlar.

Bir keresinde kuş gözlemciliğinde, elbette dürbün yardımıyla tesadüfen bir sürü görmüştüm. Çok yukarılarda. V şeklinde uçuyorlar. Gelen bir göçtü.  Çıplak gözle göğe bakıldığında görülemeyecek kadar yüksekte uçmaktaydı kalabalık sürü.

Sabahları çevre yolunun kenarında sazlık alanda gördüm sürüyü sonra da. Yağmurlardan sonra oluşan sazlıklı sulak yer nedeniyle olmalı. Orada konaklamışlardı belli ki. İki yıl önce Mart başı deli gibi yağan karda ıslanıp, tüylerinin kabarıklığı gitmiş halde görünce geleli en fazla iki gün olmuş leylekleri,  hasta olmamalarını dilemiştim. İçlerinde çok ender rastlanan bir de  kırmızı kanatlı leylek vardı. Ve sıcak iklimlerde yaşayabilen leyleklerin kar altında kalıp  ıslanarak üşümeleri endişelendiriciydi.

Tüm bu endişeler ertesi sabah boşa çıkmadı. Dün kar altında kalıp tüyleri yapış yapış olduğundan bakınca hiç de leyleğe benzemeyen; ama oldukça komik bir hale gelmiş leylek sürüsü gitmişti. Ankara’dan daha sıcak ve karsız bir bölgeye uçmuşlardı. Iğdır’a ya da Urfa’ya belki.

Sevindim çünkü onlar üstlerine kar yağarken, soğukta  sağlıklı kalamazlardı. Üzüldüm,görmeyi bunca istediğim  leylekler gelmişlerdi; ama Ankara iklimi de onlara soğuk gelmişti. Hatta karlı.
 
Makasla kestiğim renkli kağıtlardan geriye kalan küçücük parçacıklara  bir baktım leylek de çizmişim. Bu da şu demek. Leyleklerin yolunu hepimiz bekliyoruz tabii.

Üzerine iki leylek çizdiğim ufacık kâğıdın ebadı belli olsun diye hani hava alanlarında rastlanan dergiler vardır ya işte o dergilerden birindeki bir sayfaya  çizdiğim resmi iliştirerek fotoğrafladım bir kez de.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.02.2017, 20:26
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci


Paylaş :

9 Şubat 2017 Perşembe

Çömlek çamurundan kaleme tutan eller

Eller çok şeye biçim verir. Çamura mesela. Balçıktan esere dönüşür çamur uz bir elin değmesiyle. Çanak olur, çömlek olur. Seramik tabaklar olur. Müzelik.


Eller budar, diker, kazar. Yontar, biçer. Yazar, çizer.


Eli kalem tutmak demek, hep yazmak ile eş anlamlı olmuş şimdiye dek. Ancak artık yazmak kalemle değil, klavye ile. O halde eli kalem tutmak yazmak değilse şimdilerde o halde o kalemli eller çizecekler kalemle tek. Bu çağın kalem tutan elleri, çizerleri, çizenleri öyleyse.


Dün elim kalem tutmuştu hayli zaman sonra. Ve eski merakım depreşmişti. Resim. Kırpıntı kağıtlara öylesine bir şeyler karalamıştım. Acemilik çekmedim desem olmayacak. Sanki çizmeyi unutmuşum. Araya çok uzun zaman girdiği belli son çizdiğim resimden beri.

Yine de çizdim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.02.2017, 22:11

 @AcemiDemirci

Paylaş :

8 Şubat 2017 Çarşamba

MİMİMSİTRAK ŞEYLER; ANNESİ’nin PRENSESİ'nden

Reklamlarda  tek bir arabanın yol aldığı bomboş yolların iki yanı sanki az sonra Zigana Geçidi aşılacakmışcasına alabildiğine ormandır, Bolu Dağları’na hasret bırakmayacak yeşillikle kuşatılmış olurlar. O yoldaki arabadakiler de gülerek yolculuk yapar. Benzin ile ilgili hiiççç sorunları yoktur. Trafik mi? O sadece Ankara, İstanbul ve İzmir’in sorunudur. Ve diğer  metropollerin. Trafik reklamlardan yoktur, dışlanır.

Yeşillikler arasındaki bir nehrin yukarıdan, uçaktan görünüşünce  yollarda olmak, Slovenya’nın Bled kasabasına giriş gibidir sanki. Mavi gök altında yemyeşil  bir dünya. Arabalar da akar gider tümseksiz, çukursuz yollarda. Radara yakalanmazlar. Hız sınırını aşan sürücü hiiiççç olmaz. Yolda çevrilip alkol testi de yapılmaz bu yüzden. Hatta alkol testini atlatmak için test cihazına üflermişçesine  görüntüler ortaya çıkmaz. Akşam yemekleri kalabalık bir aile ile  kuşatılmış bembeyaz örtülü masalarda bin bir çeşit yemek ile olur. Baş köşede ille bir aile büyüğü oturur. Sağlıklı ve güleçtir.

Sonra sabah olur. Çalar saatle değil horoz sesiyle uyanır ev halkı ki evler bahçeli, müstakildir. Trafik gürültüsü ya da çalar saat gürültüsü duyulmaz. Tertemiz yataklarında gülerek, mutlulukla uyanır çocuklar. Üstelik sabah, karanlık bir hava değil güneş tepede olduğundan  apaydınlık olmuştur. Çocuklar itirazsız sütlerini içerler. Buzdolabı sanki büfe edasıyla hepsi raflardan yeni alınıp getirilmiş ürünlerle dolu ve düzenlidir. Bir koca tavuk karamelize renkte pişmiştir. Bezelyeler haşlandığı halde hala misket tanesi gibidir. Ya da hiiiçççç ateş  görmemiş gibi diridir.

Çocuklar okula güle oynaya gider. Ağlamayı hiiiççç öğrenmemişlerdir. Anneler tıpkı mankenlere benzer. Bir tane bile saçı bigudili ya da çocuklara koşturmaktan kendini unutup saçını taramayı ihmal etmiş olana rastlanmaz. Üstelik onca iş yapmış olmalarına rağmen mesela çamaşır makinesini boşaltmak için diz çökmüş olsalar da pantolonu boru gibi ütülüdür. Sanki o evde ne oturulur ne de  yemek yaparken üste bir şey sıçrar da lekelenir. Tüm eşyalar daha dün alınmış gibidir. O evde sanki eşyalar hiiiiççç eskimez…

Nasıl güleç ailedir reklamdakiler. Çocukların dişi ağrımaz mesela. Otomatik ödemede çekim yapılamayıp  da fatura ödemesinin aksadığı hiiiççç olmaz o karelerde. Bir yere bir şey dökülse emici bir havlu anında iz bırakmadan temizler. Ne sabunlu bezle silinmesi gerekir ne de yıkanması gerekir. Hayat çok kolaydır. Zorluk, kir, pis, somurtkanlık hiiiçççç olmaz J
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.02.2017

Paylaş :

Çizgiden Sözcükler

Elimde kâğıt ve makas vardı demincek.

Kâğıtları küçük küçük kestim. Kenarlarının düzgün olmaması halinde sevindim bile. El emeği  olduğu belli olacağından. İki renk kâğıtlardan ortaya bir şey çıkarmak içindi  bunlar. Çıktı da biraz emekten sonra. Uğraş veriyorsunuz, el işi olunca. Eğlenceli ve keyifli de bu işler.

Birkaç günü hatta bir haftası var kâğıtlarla ortaya çıkan şeyin yayını için.Bunlar kağıtlardan geriye kalanlara karalamaca.

Renkleri pek güzel, A4 ebadındaki kağıtlar epeyce bir parçaya kesildi. Uğraşın sonrasında küçük kâğıt parçaları kaldı artık olarak. Onlara da bir şeyler çizmeye başlamışım bir baktım. Bir iki dakika içinde. Uzun zamandır elimde kağıt kalem ikilisi yoktu. Kalem değil; ama kâğıt her zaman var haliyle.

Hep çizerdim ancak çok oldu elime kalem almayalı. Biraz soğumuş elim bu yüzden. Kalemi yadırgadı bile. Çünkü artık yazı, tuşlar ile. Çizmek epeydir ele yabancı. Öyle ki lisedeyken daha ustacaydı sanki çizgilerim.  Ama yine de iyi kötü resimler çıktı ortaya.

Uğraş sonrasında  ortaya çıkanların yayın gününe dek kâğıtlardan arta kalan ufacık, dört santime beş santim hadi altı santim boyutlu parçacıklara çizdiğim karalamacalarımı birer ikişer yayınlamak istedim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.02.2017, 19:46

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci

Paylaş :

7 Şubat 2017 Salı

“Çatlak Sırça Yüreklerin Kırgın Sesleri”  adlı çalışmama;


 linkinden ulaşılabilir.

 Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her  hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

6 Şubat 2017 Pazartesi

Domates Suyu, Bulutlar ve Şifrem

Domates suyu  da yoktur ki şimdi. Yurt dışı uçuşlarda veriyorlar domates suyunu. Nasıl iyi giderdi oysa tuz ve karabiber ekleyince. Ne farkı var ki  ha yurt içi ha yurt dışı uçuş. Havadasın işte sonuçta. İp gibi yoldasın. Bulutların arasında. Otobana filan da benzemeyen. Üstelik taaa Iğdır’dan Ankara’ya bu uçuş. İstanbul’dan uçağa binip Sofya’ya insen yarım saatten biraz uzun sürüyor. Oysa Iğdır Ankara arası bu yol, bir saati aşkın. Yurt dışından uzun yol. Yine de o yola var da bu yola yok domates suyu. Hadi neyse… Soğuk sandviçle çaya  eyvallah diyelim artık. Çay da almayayım. Ben su içeyim iyisi mi.

Topu topu beşinci gün bugün  Ankara dışında oluşumun. Kimileyin Ankara dışına seyahat niteliği taşımayan yolculuklarım olur. Gitmişken en uzağa gitmek iyi oldu. Herkes batıyı görmek ister. Herkes “ille deniz kenarı olsun”, “kum, güneş olsun” gibi sakız gibi çiğnenen cümleler söyler. Tek bir kez olsun kültür, doğa ağırlıklı, bilinmedik  yerler istekli bir  beklenti görmedim. Yurtdışına hele, herkes koşa koşa gönüllü. Ama Allah’ın dağı denilen yerlere gitmek gerektiğinde  gel de gör o yurtdışına koşa koşa gidenleri. Tabana kuvvet kaçarlar  oralara gitmekten. Kışsa o soğuğu kim çekecek, yazsa oraların tozunu kim yutacak!

Değil halbuki. Görmediğimizden, hiç gidip de bilmediğimizden oraların neler sakladığı, ne güzelliklerin toz bulutu ardında kaldığını bilmiyoruz. Ben doğuyu ilk Erzincan ile çok geç görmüştüm. Nasıl güzel bir yermiş. O dağlara Heidi’yi getirsen bir daha Alpler’e dönmez. O şelaleleri, o gürül gürül akan nehir gibi nehirleri bırakıp da. Karasuyu, Fırat’ı görenler bir daha unutamaz. Ve ille  “Ege, Ege” diyenlerin Ege’den başka bir yer bilmedikleri, uzakları hiç görmedikleri için zaten diyecekleri başka bir yer adı olmadığı hemencecik anlaşılır. 

Oysa Ege’den kalırı yok doğunun. Denizi yoksa gölü var. Kraterine kadar. Göğü var; hem de issiz, dumansız. Yıldızlar çakır çakır yanar. Sanırsın ki Kaşıkçı Elması bile oradaki simsiyah gökten düşmüş de alıp müzeye koymuşlar. Böyle simsiyah berrak gecenin, metropol ışık kirliliği olmaksızın yanan yıldızları… Ben yıldızları gerçek parıltılarıyla ilk Muş’ta gördüm kaç yaşımda, üç günlüğüne turla gittiğimizde. Ve artık tek “ille de Ege Ege” demeyi bıraktım oraları  gördükten sonra. Yani “ille Ege” demek, görgüsüzlükten biraz. Bu görgüsüzlük, gezip görmemiş olmak anlamlı elbet.

Ve servis başladı. İşte içinde bir parça sarımsı yeşil marulun kenarından taştığı ufak sandviç. Neyse küçük olması da iyi. Kalorisi azdır, kilo yapmaz. Oteldeki  kahvaltıdan sonra bir şey yemediğimden midem sevindi.

Bulutlar öbek öbek paravan sanki aşağıyı görmekte… Paketteki pamuklar, yukarıdaki bulutları gördüğünde sanırım pamukların devi yukarıda gezmekte sanıyordur. Adı da “Gulliver” diyorlardır. Bulutlar, ulu ulu dağların zirvelerini göstermiyorlar eğer hava açık değilse. Oysa işte tam aşağıda kıvrıla kıvrıla akan  şu ırmakları, dağların karlı zirvelerini yeğlerim bulutları seyretmektense. Hele tarlaların kırk yama gibi biçimlenmiş, toprak renginden yeşilin her tonuna  geometri dersi verircesine nadastakilerden ekilisine  yan yana görüntüleri yok mu… Uçağın sevdiğim yanı bu. Aslında yolculukta tren varken uçaktan hiç haz etmem. “Kenara çek” diyemedikten sonra uçak bir alüminyum yani teneke kutu, içindeki insanlar da o konserve kutusunda kapak açılana dek birer barbunya tanesi sanki. Tren de metal falan; ama penceresi de açılır, ayağın da yerde en azından.
 
Havada susayası gelir insanın. Zaten suyu çok içersiniz; ama uçaklarda iyice susar benim gibiler. Bir su daha istesem yorulur mu ki hostes?

Yolun yarısı bitti. Galiba o yüzden artık uçak koltuğunda olduğum değil, işimdeki masa başı koltuğum geliyor aklıma. Bir de bilgisayarım. Şimdilerde tüm işler bilgisayarla malum. Uzaktaki  günlerden sonra dönüşte açınca sürpriz yumurta  sanki. İçinden ne fışkıracağı belli olmaz. Alayına bereket iş de yüklü olabilir, o gün tatil de yaptırtabilir. Dönüşte bakalım ne çıkacak karşıma. Birikmiş işlerim  olacak mutlak. Teker teker yetiştirilmeyi beklediklerinden gözleri yoldadır. Tek sorun, tamamlanma tarihleri daraldı mı yoksa yeterli mi?

Bilgisayar diyorum da hiç aklıma bilgisayarın açılışı gelmiyor. Her tatilden, görevden dönüşte bildiğim her şeyi hatta bilgisayar şifremi unutmuş olmaktan korkmaz mıyım? Hem de nasıl korkarım. Kafanızdaki her şey boşalmış yerine yenileri yüklenmiş gibi gelir size topu topu beş gün bile uzak kalmış olsanız.  Ne kuruntu, ne vesvese bu böyle… Bir türlü üzerimden atamadığım. Tutturmuşum bilgisayar nasıl kullanılırdı, şifrem hala aklımda mı diye. Yok, biliyorum ben kendi kendimin canını sıkmak için neden arıyorum. Böyle saçmalık olur mu canım? Her tatil dönüşü aynı endişe; ama masa başına oturunca her şey tıkır tıkır. Otomatiğe bağlanmış halde. Parmaklar ezberlemiş senelerdir. Ne yazacaklar da bilgisayar açılacak biliyorlar. Laf işte benimkisi de… Tutturmadan edemiyorum yine de.  Çünkü bu yolculuktaki koltukta başka yakalı, işte başka yakalısınız.
 
Ama haksız da değilim. Tatilde bahçe çapalayıp, ağaçları, gülleri budayıp, her defasında ellerimle açtığım tarhları sıra sıra  kendi renklerine boyayan tere, dere otu, fesleğen, fasulye, maydanoz, roka, baklalar baş verdiğinde tatil biter biz de komşulara “olgunlaşınca siz toplayın; bizim için de yiyin” deyip dönerken aklınızda  metropole ait ne varsa silinmiş olmaz mı? İşe, şehrin karmaşasına ait. Nasıl da geçiş sağlanır metropolün keşmekeşinden küçük yerlerin  ağaç sulamalı, tırpanlamalı hallerine. Gören de sanki kırk yıllık çiftçi sanır sizi. Sahi sanıyorlar mıdır ki? Eğer öyleyse iyi yapıyorsunuz demektir bu işleri. Yoksa kafalar böylesi boşalır da şifrelerin unutulmuş olup olmadıkları  telaşına düşülür mü hiç? Hiç unutulduğu oldu muydu peki gerçekten? Böyle işte insanlar. Kendi kendilerinin canlarını sıkmakta üstlerine yok. Yani bir ortamdan başka ortama geçiş sıkıntısı.
 
Pilotun sesi duyuldu. İnmek  üzere olduğumuzu söylüyor. Kemerler bağlanacakmış. Zaten hiç açmamıştım. Teker de değdi. Boşalan kafamın yeniden metropol ıvır zıvırıyla dolma anları başladı o zaman.
*****
Şehir hayatı karmaşa, telaş içindeki tekdüzelik. Beş gün öncesinden hiç farkı yok etrafın. Trafik, vızır vızır yine. İnsanlar koşturuyor. Başka ne olabilirdi ki zaten? Hep aynı şeyler  aslında yapılanlar. Pek çoğumuzun günü, aynı saatlerde aynı şeyleri yaparak geçiyor.

İşte şimdi yeniden ben de onlardan biriyim. Bir haftalık aradan sonra aynı saatte evden çıktım. Durağa geldim. Servise bindim. Üç aşağı beş yukarı aynı sürede işe ulaştık. İşte masa başındayım. Bir haftadır suskun bilgisayarım açılmayı bekler. Hah, açıldı. Hadi gir şifreni artık.

Aaaa… O da oldu sonunda! Neydi benim şifrem… Hay Allah! İşler de birikmiştir. “Şifremi unuttum”a mı tıklasam?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.06.2015, 11:31

 @AcemiDemirci


Paylaş :

Kız Kardeşim Gamze’ye  ithaftır.

“Direklerden Bir Direk; Burnun Direği” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

5 Şubat 2017 Pazar

Bir hafta sonu sabahı başlangıcı; Kahvaltı

Yeme içme değil konu. Geleneksel öğünümüzle çeşnilenmiş bir kahvaltı tabağı sadece.

Kahvaltı hayatın gerçeğiyse zengininden yoksuluna, kuş sütü eksik masalardan çökelek bile olmayan sofralarda  bir ekmeği üleşenlere kadar, başka gerçekler de saklı o zaman günün bu başlangıç öğününde.

Herkes hangi öğünü en çok sever bilemeyiz; ama benim için ilk gelen öğün her zaman kahvaltıdır. Öyle bir öğündür ki çeşidinde sınır yok. Oysa bir öğle ya da akşam yemeğinde çorba, pilav, etli, sebzelidir çeşitleme en fazla, açık büfe, masa filan değilse. Normalde. Zaten öğle ve akşam yemekleri kahvaltıdaki gibi tadımlık değil tabakla tüketildiğinden çeşit çeşit değildir. O çeşitlilik,  kahvaltıya özgü tek. 

Kahvaltı, peynir türlerinden reçel türlerine ki uzak durmak gerek, balından pekmezine tahinine, kuruyemişine, közleme kavata biberden körpecik kahvaltılık yeşil bibere, böreğinden kurabiyesine, dürümünden zeytinine, omletinden kaysı yumurtasına, en önemlisi bazlaması, gözlemesine rengarenk, zengin, tazelik dolu  bir öğün. Günün çeşnili, çeşitlilik içindeki başlangıcı. Söğüş doğranmış salatalıktan domatese olmadan da olmayanı.

Bu hafta sonu kahvaltıları, zorunluluktan dışarılardaydı. Elbet kalabalık masalarda arkadaşlarla olanları en güzeli. O kahvaltıda sadece istediğiniz tabağı görmekle kalmaz göresiniz gelmiş  arkadaşlarınızla sohbet ederek de  ruhen doymuş olursunuz.

Salam, sosis gibi şeylerden hep uzaksanız ve hatta yıllardır bunları gördüğünüz tek yer market raflarıysa o zaman sıradan bir kahvaltı tabağında istemeseniz de olan bu şeylerden uzak olabilmek için en iyi  seçim geleneksel tatlarımız. En başta da gözleme elbette.

Gözlemeyi oldukça farklı  kesip kahvaltı tabağına taç ederek  ve yanında şimdilerde başka çok sevilen tatlarla sunan yerler var. Onlardan biri bu hafta bizi ağırladı.

Gözlemede otlu olan benim tercihimdir. Ancak tek başına ot değil de içinde peynir de olacak. Burada içine beyaz peynir de koyulmuş ıspanaklı gözleme,  gerçekten harcı yerinde, hakkıyla bir gözlemeydi.
Dışarıdaki gözlemelerde en beklenilen şey, evdeki gibi tavada, sanki kızartma yaparmışçasına yağda pişmiş değil  de elektrikli filan da olsa gözlemenin huyuna suyuna, alışıla gelmişliğine uygun olarak sacda pişmiş olanı. Hafta sonu kahvaltısındaki  gözleme öyleydi.

Hayli çok patates kızartması üzerine değişik dilimlenmesiyle sanki taç gibi oturtulmuştu. Patates kızartması için de  iki çeşit sos vardı. Çok alışılmış olmayanlardan. Ketçap ve mayonez gibi. Biri süzme yoğurtlu. Biri kavata biber ezmeli.

Salatası, yeşilliği de vardı. Çok doyurucuydu. Öyle ki patates kızartmaları yenilmeyip kalıyor bile.

Bu arada müzik, Ankaralı sanatçılardandı. Bülent Ortaçgil, Mazhar Alanson. Kayahan. Bu daha bir tat katıyor. Ankara’da böylesi bir sunumla gözlemeli kahvaltıda anlam, daha bir Ankara anlamına kavuşuyor.

Eğer bir yerlerde oturup zaman harcayacaksanız kahvaltıya, sosisli, salamlı tabaklara da itibar etmiyorsanız  böylesi geleneksel ve gerçekten kolay kolay hiçbir şeyin lezzeti ile baş edemeyeceği gözlemeli tabaklar  istememek büyük kayıp ve ihmal.


Üzerine kahve içmekle pekişir bu hafta sonu kahvaltısı. Mesela kum ateşinde pişmiş; kakuleli, damla sakızlı ve menengiçli kahve.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL ), (Acemi Demirci), 05.02.2017, 14:22
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @Acemi Demirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci