18 Şubat 2017 Cumartesi

Uzak Sözler ve O Aynı Öğüt

(Ağlamayı değil çıkış yolu aramayı anlatan bu yazım için tema olarak  yola çıkılan her türlü aracı seçtim. )

Bir laf var, Aksaray’ın Yeşilovası kadınlarının, çok severim. Dobra. Hala ilk ağızdan çıktığınca. Anadolu insanının yalın sözü. Özetten de kısa. Apaçık, aklı hiçe saymayan. Şartları küçümsemeyen; ama irdeleyen. İnsanca ve sabrın kendince haliyle.

Demiş ki Anadolu kadını o an çözemediği şeyler için; “Ağlayak da gözden mi olak?”  İlk bakışta, duygusuz, duyarsız hatta daha ötesi sırf gözlere kıyılamıyor gibi algılanabildiğinden alabildiğine bencil gözüken bu laf, ne duygusuz, ne duyarsız. Ne de bencilliğe okkalısından bir vurgu. Aklı değil yakınmayı, şikâyeti, sırf ağlamayı yeğleyenlere  “dur hele bir, bir de aklını hatırla” diyor. Anlayanlar, o yüzden çok seviyor bu lafı.



Var mı bu formülün üzerine yeni bir denklem kurabilecek? Var mı çözümsüzlüğün girdabını kendi gözyaşlarıyla daha da besleyenler içinden yepyeni bir denklem salık verecek?

Ağlıyoruz;  yetişkini, yaşlısı, genci, çocuğu, çalışanı, işsizi. Kadınlı erkekli, analı babalı, kırkı çıkmamış bebekten kırk günlükken açlıktan ve soğuktan donarak ölen bebeğe, asker  annesinden, haberleri dinleyenlere. Kâh gizlide saklıda kâh gülerken. Ağlıyoruz seller olup, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur gibi. Ağlıyoruz, dertlisi de teselli vereni de sadece kendimiz olarak.

Hangi ağlayan gözlerin sahibi, ağlamanın çare olmadığını gördükten sonra dedi acaba bu sözü? Ağlamak dertlerine çare olmayınca, çare olacak bir şeyler bulmak aklına geldiğinde söylemiş olmalı…

Ağlamış ağlamış, gözlerinde  yaş kalmayınca  ağlamakla elden bir şey gelmediğini görmüş  demek ki. “Çözüldü mü içinden çıkamadığım sorunlar; yoluna girdi mi yolunda gitmeyenler; çıkageldi mi gurbettekiler, ötelere göçenler; ödendi mi borçlar harçlar; iş bulabildi mi oğlan, atanabildi mi öğretmen kız?” diye düşününce aklın, gözyaşından yeğ olduğunu kesinkes hatırlamış olmalı.

Tek yol ağlamak değil o zaman bir çıkmaza düşünce. “Ağlamaktan başka yol var mıdır?”, “Ne yapılabilir ağlamaktan başka?” yaklaşımı,  yapılacak bir şeyler gerçekten olduğunda ona giden yol olabilir. Her koşulda yapılabilecek bir şey var mıdır peki? Olmayabilir. Diyelim ki o gün inşaatlarda iş bulamadığından cebinde beş kuruşu olmayanlar ya da sahibi olmadığı taksideki bir günlük kazancı gasp edildiğinden evine ekmek götüremeyenler için yapılacak hiçbir şey yoktur ağlamaktan başka. Eline o günkü rızkını tutuşturacak birileri olmadıkça onların elinden ne gelebilir ağlamak dışında?

Eğer oturup dilenmekse son çözüm, bu bir yoldur. Ama bunu herkes yapamıyor. Ve yapabilenlerin hemen pek çoğunun da böylesi ihtiyaç içindekiler değil banka hesapları kabarık ve sahip oldukları tapu sayısı hayli yüksek kimi böylesi duygu sömürücülüğünü meslek edinmişler olduğunu sıkça okuyup izliyoruz.

Bu öpöz bizim lafımıza uzaklardan bir pekiştirici gelmiş.  Aynı şeyi ayrı sözcüklerle anlatmış. Birbirlerine uzak bu iki söz, içerikte birbiriyle iç içe geçmiş.  Denmiş ki o sözle “ya bir yol yapacaksın ya da bir yol bulacaksın”. Yani otur da ağla öğüdü yok, “ağlamayı ve gözünü harap etmeyi bırak. Ağlamak yerine içinden çıkılmaz haldeki şu koşullar için yapılacak bir şeyler var mı, neler yapılabilir  diye şöyle bir bakın”  öğüdünde bulunur biri. Öteki de varsa eğer bu şartlarda yapılabilecek şeyler, gözlerin o yolu görmeye, bulmaya çalışsın” demektedir. Ağlamayı mı yoksa içinde bulunulan çetrefilli şartları ağlatmayı mı yeğlemek?  Bu incelik, tümden akla kalmış. Ve her iki birbirinden uzakta söylenmiş; ama anlamca birbirine en yakın laf, apaçık aklı öğütlemekte.

İki öğütte de ipin ucunu bırakmamak salık veriliyor… Belki uç elde bile değilken hatta. Yumakta kaybolmuşken. İpin ucunu bulayım derken koskoca yumak kördüğüm haline gelmişken belki de… Ya Gordion’un düğümü hatırlanacak o zaman ya da düğüm çözme ustalığına soyunulacak.  

Her şeyin bir ucu, bir başı vardır. Bir şeyin başlama noktasında olmadan bitme noktasına varılamaz çünkü. O zaman başlama noktasında olmayı istemek, ya bir yol bulma ya da bir yol yapma kararlılığı demektir.

Elbette çıkar yolu olmayan haller var. En somut örnekleri kimi acı veren kayıplar, evsizler. Herkesin başını sokacak bir göz odacığı olmalıyken kış ayazının en korkuncunda parktaki banklarda barınmaya çalışanlar var. Yağmurdan, tipiden, kardan, buz gibi soğuktan bankamatik kulübelerine sığınanları elbette bir yol bulmuş olarak görmeyiz de göstermeyiz de. Öğüne öğüne. Ancak en çaresiz anlarda bile çaresizliğin çareler aramaya ittiğine örnek olarak yazmadan da geçemeyiz onları.  Zira karşımızda dağ gibi bir gerçek olarak duruyor bu olgu.

“Ağlayak da gözden mi olak?” denilemeyecek şeyler olmaz mı hiç onca olan biten arasında? Diyelim ki anaların acıları. Evlatların kundaktayken anasız babasız kalmaları. İnsanın insana hatta hayvana, bebeğe, gencecik kızlara, kadınlara, ayrımsız gayrımsız çocuklara, yaşlılara, doğaya ettiği… Kadınların uğradığı şiddetler sonunda hayattan kaymaları, yakılan ormanlar, kirlenen doğa ve nicesi mesela.

Ağlamak güzeldir, insancadır, evet deee… Ağlamak, her seferinde söz dinleyen uysal bir işlev değildir. Başına buyruk  anları olur. Ne aklı dinler ne kalbi. Kalp ağlıyorsa zaten, akıl  barajı o taşkının önünde yıkılmadan ne kadar dayanabilir ki?

Ağlamak, hayatın gerçeğiyken yalancıktan hayatlar olan dizilerin de huyu suyu. Ne kadar çok ağlayan varsa bir dizi o kadar seviliyor. Neden öyle ki? Bunca kalabalıkta halini bir kendi bilip, kendi kendine gözyaşlarıyla yaşayanlar çokça olduğu için mi?

Şimdi ağlamak, yüreğin akla baskınıyken,  “ağlayak da gözden mi olak?” diyebilenlerin ağlamak yerine  yılmayıp, didinmekle  düzlüğe çıkılabileceğini anlatmaya çalıştıklarını anlamazdan gelip bir de onları iyimser olarak yaftalayıp  “Pollyanna mısın, nesin?” mi diyeceğiz? Yoksa bir şeye alışılmışın dışında başka yaklaşımlar da olabileceğini gösteren bu sözü duymuş olduğumuza sevinecek miyiz?

Bu lafı diyebilecek yetkinlikteki anlayış,  ağlamakla çözüm bulunamadığını,  mutluluğun kapıyı çalmadığını ya da sorunların hallolmadığını vurgulamakta değil midir?  Böylesi arı, duru, ölçülü ve ilk ağızdan nasıl çıktıysa hala öyle söylene gelen öğüt, anlamını kavramaya çalışmayıp baştan savılacak bir öğüt olmamalı.

Yangın olup içinizi kavuran sorunlar gözyaşı suyuyla sönemez. Ağlamak, avunmak değil, sizi öğüten değirmenin suyu olacağından göz yaşına boğulmaktansa  çıkış yolu düşünmek yeğ değil mi o zaman ? (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.02.2017, 13:28

Paylaş :

16 Şubat 2017 Perşembe

Gecelerin uzun, gündüzün kısa olduğu günler her gün birer birer geride kalıyor. Gündüzler dakika dakika artarken gece dakika dakika kısalıyor. Sabah aydınlık erkenci iken  akşam karanlık gecikiyor.

Yani bahar gelmekte. Mevsimlerden yaza yolculuk kapıda.

İşte usuldan  usuldan geç inen akşamı yakalayabildiğim bugünlerde Ankara ‘da akşam.
Güzeldir.
Fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.02.2017, 22:39
Acemi.demirci@yahoo.com.rte; @Acemidemirci

Paylaş :

14 Şubat 2017 Salı

Öykü Günü'nde Bir Öyküyle Öbür Güne

Bugün, iki anlamlı bir gün.

14 Şubat Dünya Öykü Günü’nde;

“Sazın Irmağı Boyunda Bir Yılkı Atı” adlı ve


linkinden ulaşılabilecek öykümü;

14 Şubat Sevgililer Günü olan bugün keyifle okumanız dileğimle.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.02.2017

Paylaş :

13 Şubat 2017 Pazartesi

İki Anlamlı Bir Ortanca Gün


Küçücük bir ay olan Şubat’ın tam ortasındaki güne, 14’üne  iki koca anlam yüklenmiş. Dünyalara sığmayacak anlamlar; ama kısacık ayın bir günü geldiğinde  herkesçe anılmaktalar tüm dünyada.


14 Şubat, yirmi sekiz  günlük bodur ayın tam ortası; artık yıl olmadığı  zamanlarda. O ortanca gün, özel adlarla çağrılıyor vakti geldiğinde;


14 Şubat Sevgililer Günü…
14 Şubat Sevgililer Günü kutlu olsun…


14 Şubat, Dünya Öykü Günü…
Öykücülerin, öykü okurlarının, öykü severlerin Dünya Öykü Günü’nü kutlarım.


Sevgisiz ve öyküsüz kalmayan bir dünya dileyerek…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.02.2017, 22:55


 @AcemiDemirci
Paylaş :

MİM, Koleksiyon, Öneri Makinesi’nden

Vaktiyle Erzincan’da koskoca bir plaka halindeki taş kütleden masa üzerindeki tesadüfen fark ettiğim eğrelti otu, salyangoz ve yılan fosillerini gösterince daha önce bunları fark etmedikleri için oradakiler şaşmıştı. Hemen fotoğraflamıştım. Küçük taştaki midye fosilleri her yerde bulunacak cinsten.


Sevgili Öneri Makinesi, kendi hazırladığı, kültür ögeli ve gelmişten geçmişe her anı kapsayacak  zaman dilimli  bir MİM hazırlamış. Beni de hatırladığı ve daveti için teşekkür ederim J

1.Koleksiyon düşüncesi sizin için sadece bir nostalji mi yoksa tutku mu?

Koleksiyon, çocukluktaki kartpostal, pul, kibrit kutuları biriktirmek kadar naif yanımız belki, ama  zamanla anlaşılıyor ki bir heves yapılacak bir şey değil.

Kültür, birikim göstergesi bir şeyin koleksiyonunu yapmak... Hangi şeye yöneleceksiniz o bile  apayrı bir incelik. Sanırım herhangi bir şeyin beğenilip toplanması yanında muhtemelen eldeki, büyüklerden kalma şeylerin çoğaltılmasıyla zenginleşen bir eğilim bu. Bazen okuyorum, seyrediyorum öyle şeylerin koleksiyonu var ki. Hiç akla gelmeyecek şeyler.  Ama onları derli toplu bir arada görünce  ne iyi etmiş de toplamış bunları diyor insan.

Çocuklukta bir komodinim vardı. Sabah kakınca ilk işim onu tıkır tıkır karıştırıp kapağının içine yapıştırdığım kartpostallara bakmaktı. Sabah dediğim gün ağardıktan hemen sonra. Hiç geç kalkmazdım.

O halde koleksiyon nostalji mi oluyor benim için J

2.Koleksiyon yapıyor musunuz? Yapıyorsanız neler?  Yapmıyorsanız ne koleksiyonu yapmak isterdiniz?

Şu an bir koleksiyoner değilim. Çocukken kartpostallarım da oldu pullarım da. Çünkü çocuklar koleksiyon yapar.

Eğer koleksiyon yapacak olsaydım DOĞAL TAŞ koleksiyonu yapardım. Bir de ÇİÇEK FOSİLİ koleksiyonu.

Eğer içimizden kuvarsından, lalinden  organik taş olan kehribarına ve çiçek, yaprak fosili koleksiyonu yapan varsa lütfen paylaşır mı?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.02.2017, 21:48


Paylaş :

MİM, Hayaller, Farklı Olmak İçin’den

Hayallerimize gidecek merdivenler olsun dilediğimden kapısı sonuna kadar açık merdivenli bir kare seçtim MİM’e, her zamanki gibi yalnızca kendi çektiğim kareler içinden.

Bir çağrı gördüm az önce. Sevgili Farklı Olmak İçin’den.

Bana MİM bırakmış. Dört soruluk  bir MİM. Cevaplaması da kolay bu yüzden, Hayaller üzerine.

Farklı Olmak İçin’in beni hatırlamasına, davetine çok sevindim. Çok teşekkür ederim.  “Bakalım cevaplarım hayal ettiğiniz gibi mi?” diye hayal etmeye başladım bir an J

Hayal kurmaktan hoşlandığınız yer ya da zaman dilimi var mı ? 


Hayal mi? Kurmadım mı yoksa hiç yakınlarda?  Belki gerçeklerin kaskatı yüzü nedeniyle kurmamış olabilirim. Ama yine de var galiba birkaç tane. Hiç tereddütsüz hatırladığım bir hayalim var yine de. Çocukluğumda, altı yaşında tek hayalim vardı. On iki yaşımda olmak. Oldum da. Hayalim gerçekleşti yani J

Şimdiki hayallerim biraz daha farklı.

Hayal kurmak için en güzel yer dağ başları, esintili ormanlar, uzaktan da olsa yakından da göl manzarası ya da kenarı. Baharın uyandığı zamanlar.

Ama en güzeli, en  en en güzeli  yıldızların altında hayal kurmak.

En çok neyin hayalini kurarsınız? 


Halen hayal ettiğim birkaç şey var. Madem bloglar arasında  yani yazma çizme ortamındayız o halde ister günlük yazı ister roman -ki biri bitmiş biri taslak iki roman çalışmam var-, ister gezi, anı, öykü, deneme yazıları olsun artık yerimde saymayıp atılım yapmak. Bu konuda kendi kendime, kendi gözümle değil dışarıdan bir göz olarak baktığımda haksız olmadığımı da görüyorum.

Şimdiye kadar çok hayalinizi gerçekleştirdiniz mi ?


Ben çabaladım; ama ben gerçekleştirdim diyebilir miyim gerçekleşen hayallerine hatta hayal ötesi gibi gözüken bu gerçekleşmelere bilmiyorum. Biraz da kader aslında. Şu an bir blogger olarak yazmam, yazılarımın saklandıkları sadece benim bildiğim köşelerinden çıkıp bir köşe de okunur olmaları mesela. Daha başka şeyler de var gerçekleşmiş hayal ya da hatta hiç akla gelmedik hayaller olarak . Tek değil yani.

Hayaller oluyor. Ama hayal edilirlerse oluyorlar. Ve  Mevlana demiş ya, “Sizin umutsuz kaldığınız an belki de umutsuzlukların kırılma noktasıdır” gibi bir  söz. Unutmamalı, "olmaz, olmaz" demişler… Olmayacak şey de yok J İstemesini bilene. Ama ben pek bilenlerden değilim. O da bir gerçek J

Bakınca... Gerçekleşen öyle şeyler oldu ki, belki de hayalini hiç  kurmadığım, öyle ki onlar üzerine hayal kurmanın bile fazla hayalcilik olacağını düşünebileceğim şeyler oldu.  Olabilir de  böyle şeyler her zaman J

Henüz gerçekleşmemiş ama ileride gerçekleşecek dediğiniz bir hayaliniz var mı ? 


Var. Tek de değil üstelik. İçlerinden tahmin edeceğinizi umduğum en beylik olanlarından biri yazmada, yazın sanatında yani edebiyatta hatta fotoğrafta  yukarıda da andığım atılımları yaşamak. Biraz yavaş yol alıyorum galiba.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.02.2017, 20:36

Paylaş :

“Uzak Sözler ve O Aynı Öğüt” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDEmirci
Paylaş :

12 Şubat 2017 Pazar

Direklerden Bir Direk; Burnun Direği

An çatar durduk yerde, bir sızı duyulur. Ne yürekte ne ciğerde. Burnun direğinde.

Direkler çeşit çeşit, orta direkten gemi direğine, en görkemlisi bayrak direğinden evin direğine. Ama biri var ki… Ne gemi direğine benzer ne de bir başka diğerine. Etten kandan bu direk. Herkeste de var. Burunun direği diye biliniyor. Direklerin sızlayanı bu direk… Burun sızlarsa eğer, ardından çekildiği daha sonra içlerin de çekildiği anlar  peşi sıra çıkagelir. Duyguların ağıt yükünü çekmekte kalbin yoldaşı, yüreğin  elinden tutanı burnun direkleridir.  

Sızlayan tek direk, burnun direği. Yüreğin can yoldaşı. Gözyaşı ile. İşitmesin hele flüt olsun, obua olsun, saksafon olsun,  kaval olsun, ney olsun; olsun da bir nefes olsun üflenişini. Yürekte uçuk çıkartan müzik, iç kabartısına tetiktir. Ya da  yüzme bilmezmiş hallere düşürüp sığ suda bile çırpıntılara mayadır.

Yani müzik, notalaşmış duygudur. Tellerin sesine insan sesi eklensin eklenmesin dokunur; eğer dokunulacak  yarasından beresine, acısına  sızına varsa. Bir dokunuş, duyguların çoğunun ayağa kalkmasıdır.

Anıların  saklandığı tavan arasında  unutulmuş bir sandıktaki eskiler  misali sineden kopup gelmiş bir  nefes, onu duyup dinleyenleri kendi sızısına boğabilir. Bunu en iyi ney yapar. Ney, neyi üflediğini iyi bilir çünkü.

Ağustosa gelmeden daha sararmış otlaklarda bir taşın başına çöküp  kavalını üfleyen çobanın kır çiçekleri kokusu soluyan burnu kim bilir hangi dertten sızlarken, kavaldan nota olup üflenen nefes, neşeyle açmış çiçekleri solduracak kederdedir kimileyin. Bir garip çobandan asker anasına, göğsünde nişanlısının resmini taşıyan Mehmetçikten anne babalarını hiç bilmemiş  yetimlere, eski destanlardaki sevdalılara  kadar kendileri özlem kıskacında, özlemleri de içlerinde hapis olanlar, özlediklerini andıklarında ille burunlarının direği sızlamıştı mutlak. Gözleri ufuklara dalıp gitmişti. Oysa gel gör ki gözlerin ufka dalması demek, uzaklara yelken açarak ıramışların ne yapılsa edilse de akıllardan ıramamış olmaları demektir.  Özlenenler sanki ufkun arkasındadır. Obur ufuklarca yutulmuşlardır.  
 
Nelere nelere özlem duyulmaz ki. Çocuklarınki oyuncağa, şekerlemeye, topa, oyun bahçesine. Şimdilerde bağa bahçeye, tırmanılacak ağaca. Yetişkinlerinki çocukluklarına. Ergenlerin özlemi, hayallerinde yazılıdır. Bir şey olmak, biri olmayadır özlemleri. Bu yaşlarını pas geçip bir an önce büyüyüp de geçemedikleri sınavlardan kurtulmayadır. Oysa hayli ilerde o yaşlara nasıl da özlem duyulacaktır. Dar gelirli bir babanın beklentisi, akşam evine bir şeylerle dönmek, okula gidecek çocuğuna harçlık verebilmektir. Yüzü gözü kir pas içindeki bir işçi çocuğun tek özlemi, bir gün o işyeri gibi bir işyeri sahibi olup yanında çalışan çocuklara bol yevmiye vermek, bayramlarda onları sevindirmektir.

Çoğu romanın ana teması,  böylesi özlemler. Ki onlardan  kendi dilinde okuduğum birini hiç unutmam. Belki de olguyu en iyi anlatanlardan biri olduğundandır. O kitap, Tennessee Williams’ın Sırça Hayvan Biblosu  Koleksiyonu  -Glass Menagerie- adlı  oyunu. Geçmişte yaşayıp geçmişi andıkça burunları da yürekleri de sızlayanları anlatıyordu  bu kitap.  

Bir hayal mi yoksa bir gerçek mi; var mı yok mu  hiç bilinmeyen ama yolu gözlenen bir  şeylere burnu sızlayarak özlem duyanlar var bir yerlerde, her zaman. Kan bağı olsun olmasın en yakın bellediklerini yitirmişlerin, telafisi mümkünsüz hatalar nedeniyle kaybedilmişlerin ardından kimileyin bu his. Kâh arkasını dönüp gitmişlerin sılayı, eskileri içleri yanarak anışları.

Özlem, boşlukların içini dolduran sızıdır. Hayatın karadeliklerinin iliğidir. Bazen öyle arsızlaşır ki özlenenin yerine bile geçebilir. Leyla’ya özlem, Leyla olmuştu Kays’ta mesela. Özleneni değil de özlemeyi seçen, böylece özlemle beslenen şairler çıkabiliyor malum. Eğer hedeflere ulaşılsaydı, heyecan tükenecekti, kör bıçağa dönecek duygular hisli dizelere dönüşemeyecekti belki de. Ağacın can suyu çekilecekti. Böyleleri, sonunda dertlerini derman ediyorlar kendilerine.

Özlem bir nevi heyecan olmalı ki o heyecan hiç bitsin istenmiyor anlaşılan kimilerince. Yüreğe, burnun direğine kıyılıyor da  özlem çekmekten vazgeçilmiyor. Ve şekilden şekle giriyor sonra özlem; yolu ister uzun  olsun, ister ilk sapaktan dönülüp daha da yol alınmasın. Şiir oluyor dize dize, beste oluyor bir içli çığlık halinde. Oluyor da oluyor.

Analardan anasız çocuklara; oksijensiz sudaki balıktan bir kuşun orman yangınında içinde yavrularıyla kül olmuş yuvasına; oğul bırakacak dal bulamayan arılardan  bloklara tıkılıp kalmış da bir sap maydanoz yetiştirecek bahçe hasretindeki metropollüye; on dokuzundaki Mehmet’ten  gerisindeki duacılara; toprağın tohuma, tohumun yağmura, kışın kara,  çiftçinin bereketli mahsule hasretince çekilen özlemler, burnu çektirir de sızlatır da.  Yürek yansa, göz buğulansa, iç hop etse işte o an ocak olacak sinedeki nice kül tutmuş gelmiş geçmişi alev ışığında hatırlatacak çıradır bu etten kandan direkler.  

Özleminden kederine ortada hiçbir şey olmasa bile bir titrek saplı notanın sille tokadıyla direklerin hem  de nasıl sallandığını anlatıveren  direk, sızlarken yüreği de  sızlatan  burnun direğidir…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.11.2015, 14:41

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci
   
Paylaş :

Geceyi Işıtan Ayın Gündüze Kaçısı

Bu sabah... Pazar gününün en erken saatleri sayılabilecek bir an. Sabah saat 07:38. Eksi sekiz derece dışarısı.

Balkondan arkalara bakınmaktayım. Bir tavşan, bir şahin, bir kıpırtı görebilmek umuduyla. O çok az görünen kirpilerden birini mesela. Sincaplar mı? Çok var olmalılar etrafta; kırık cevizlerden anlıyorum. Henüz biri bile göstermedi kendini. Oysa gizli gizli izlediklerini biliyorum mazı dalları arasından onları görmek isteyenleri. Ki o kim besbelli J))

Ayazın hissedildiği sert havalı bu sabah, arkalar dağ soğuğu üflemekte soluk soluk. Tepeler bomboz şu sıralar. Neredeyse toprağın bileşimindeki kireç, toprağa badana yapmış gibi arkalarda.  Kireçli bura toprağının üstü çiçeklerden ırak bomboş boz kalınca beyazlaşmış tepelerin beti benzi. Karla kaplıyken de beyazdı; ama boz değildi.

Kar beyazı başka, kar sonrası bir baştan bir başa el ele bomboz olmuş silsilelik başka. Kış beyazından soyunan tepelerin toprak bozuna boyanmasının tam sırası şimdi tepelerde. Bu bozluğun bir anlamı var. Hasret…

Tepelerin hasreti cemrelere. Cemreler, dakik. Sıralı. Vaktinden önce ne gözükür ne düşerler. Hayat takvimli yani. İstesek de istemesek de. Kış takviminde yaz gelmediği gibi. Beklemek gerek o zaman. Beklemeyi öğrenemeyenler cemrelere bakmalı. Her cemre sonunda gelir. Teker teker düşer. Kim ki sanmışsa beklenen gelmez, cemrelerden öğrenecekleri var. Doğa, abecesini çözmüş olanlara öyle bir kitap ki sabrın tanımı onda yazılı. O tanım için doğa sözlüğünde aranacak sözcük; cemre. Kışın soğuğunun sabır ocağını yakacak çıra bırakmadığı şu sıralar; ama  bahara özlem dindi dinecek  yani yakında.

Yani mevsimi gelince cemresinden, leylek göçünden iklimine beklenenler gelir; ama o an gelince gelirler tek…  Ne önce ne bir saniye sonra. Tam vaktinde. Vakti gelince.

Bu sabah arka boz tepelerin üstünden yavaştan tepelerin ardına kaymakta olan  bir tepsi yukarıdan bakıyordu, silik parlaklığıyla. Batması gereken saatlerde olsa da dolunay halindeki ay, kalabildiğince kalmaya çalışıyordu yerinde güneşe karşı.

Belli ki gecenin ışığı ay, günün ışığı olan güneşi görmüş, pırıltısına kapılmış; geceye dönmek yerinde gündüzün ışığıyla ısınabildiğince ısınmak istediğinden ağırdan almıştı batmayı. Bakabildiğince bakacaktı ay, güneşe. Güneşle aynı gökteydiler hep kaç milyar yıldır olduğunu kendileri de hatırlamasalar da; ama hep dünyanın iki yanında  kalmışlardı bunca zaman. Biri karanlıkta biri aydınlıkta. İşte ay, bu sabah ayak diremişti, gökteki diğer yarısını, ışığının kaynağını  görmek için. Ve başarmıştı.

Saat yedi otuz sekizde verdiği bu pozla kendisine tercüman olunmasını ister gibiydi. Olmaya çalıştım ben de.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.02.2017, 11:32

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci