4 Mart 2017 Cumartesi

Başka türlü bir salkım

Bugün. Ankara. Çankaya.
Fotoğraf gruplarımdan sonra, blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),04.03.2017, 23:13
@AcemiDemirci
Paylaş :

3 Mart 2017 Cuma

Efsaneden Mitolojiye Satürn, Halkaları ve Öyküsü

Satürn’ün fotoğraflarını çekebilmem mümkün olmadığından uzayı, gezegenleri anlatan bir dergiden / kitaptan kareler çektim.


Bir şey, sadece o şey olmuyor kimileyin. Ona yüklenen bir anlamla özdeşleşebiliyor. Çiçeğinden, motifinden takımyıldızına, taşından boncuğuna…


Öyle ki bakıştan ses tonuna anlam yüklü. Açık açık. Bir de anlamları kapalı olanlar var. Diyelim ki bir konuda simge olmuş bir şeyin adı geçince anlattığı kavramı değil çağrıştırdığı şeyi düşünürüz. Yani nazar boncuğu gördüğünüzde bir boncuk gördüğünüzü düşünmezsiniz. O an sizde uyanan algı, nazara karşı korunma hissidir.


Diyeceğim anlamlar sadece kendisini anlatan kavramlara sığamıyor kimileyin. Ya da sadece bir sözcükten oluşmuyor. Bir şey, kavramın simgesi haline gelebiliyor. Uğur böceği görenler, böcek gördüğünü düşünmez çoklukla. En basitinden kalp görseli. Biri kalp imgesi görse aklına gelecek tek şey vardır. Soyutundan somutuna, sanatından, doğasından, bilimine sayısız olguyla dopdolu dünya dağarcığından o tek kavram süzülüp çıkagelir akla.


Güneş sistemi, birbirine benzemeyen; ama bilinmedik karanlıkta yüzerken göğün gümüş, akumarin, sitrin, lal ya da  topazdan yüzük taşları olan gezegenlerden oluşur. Kimi ateşten top gibi. Kimi buzdan gülle. Dünyamızın dışı masmavi ama içi kor alev. Kimi kızıl kiminin yüzeyinde basılabilecek katı tabaka dahi yok.


Gezegen isimlerinin hepsi de  mitolojiden. Roma’dan olsa da  biz de isimler takmışız  çoğuna. Mesela “Satürn” dememişiz Satürn’e.


Yıldızlar, ol git kimi kavramlarla özdeşleştirilmiş. Yani dünyanın tavanı olan gökte asılı  kimi yıldızlar, ışırken yıldız olsalar da anlamca başka ışıltıdadır. İçleri, simgeledikleri kavramlarla  atan kalpler aslında. Satürn mesela…


Satürn, halkalı gezegen. Görselliği uzayın yankısı. Sanki İspanyol kızın uçuşan eteklerince  etrafındaki halkalarıyla  öyle güzel ki. İlkten bir seramik sanatçısının elinden çıkmış başyapıt bir çalışmaya benzer. Sanki terakotayla uçuk mavinin nefis uyumunda kusursuz bir yuvarlak çömlek gibidir. Koyudan açığa toprak rengi tonlarında dizilmiş halkaları, gökyüzünün uzak karanlığında yüzerek dans eder. Ya da kuş kanadını, gerdanlığı,  suya atılan taşın oluşturduğu dalgalanmayı andıran bu halkalar, uçsuz bucaksız uzayın boş sayfalarında şiir olmak üzere uçuyor gibidirler.


Güzellikler aldatıcı olabilir. Ya da tersinden bakış açısıyla söylersek kötülükler, kötülük diye sunulmaz. O yüzden denmemiş midir “kötülük altın tepside sunulur” diye. Yani öyle allanıp pullanır ki parıltısı göz alır; ne kötülüğü gözükür ne de kötü gözükür göze.


Satürn, alabildiğine gösterişli. Bakılmaya doyulamayacak güzelliği, aslında öyküsünün süsü püsü. Öyküsü, güzelden, iyiden öyle uzak ki. Binlerce ışık yılı kadar uzak. Yani Satürn ile simgelenenler, demincek  andığımız altın tepside sunulanların ta kendisi.


Satürn, adını mitolojiden alıyor. Bizler, Türkler ona  Felek diyorken Zuhal olarak da biliniyor. Söylenceye göre Satürn, Uranüs’ün oğluymuş, Jüpiter’in de babası.  Satürn, kurduğu tuzakla babası Uranüs’ün  gücünü emmiş ve onun yerine geçmiş. Evlenmiş, kendisinin de evlatları olmuş haliyle.


Derler ki Satürn, babasına yaptığının  bir gün evlatlarınca kendisine  de yapabileceğinden çok korkmuş.  Bu  korku içini kemirmekteymiş. Bu yüzden doğan beş çocuğunu anında yemiş. Sadece bir evladı, Jüpiter, doğar doğmaz  bir adaya kaçırılıp saklandığı  için kurtulmuş. Sonrası Satürn’ün korktuklarının gerçekleşmesi olmuş.


Babasına, evlatlarına kötülükten sakınmayan Satürn, böylece iyi ve güzel olmayan kavramlarla simgeleşmiş. Oysa nasıl da güzel görünürken halkalarıyla. İlk bakışta uyandırdığı belki en romantik gezegen izleniminin kaç ışık yılı uzağındaymış meğer  Satürn.


Eğer biri rüyasında Satürn’ü görürse bu onun iyi olmayan kavramlarla özdeşleşmiş  biriyle  karşı karşıya olduğu anlamına gelirmiş.  Böylesi içlere işlemiş bu yıldızın anlattıkları. O zaman kimse rüyasında Satürn’ü görmek istemeyecektir. Oysa belki de Satürnler gerçek hayatta dönüp duruyordur bizim eksenimizde. Belki de Satürn kadar süslü, gösterişli hallerinden,  sözlerinden fark bile edemiyoruzdur biz onları.  


Yani Satürn, aslında o kadar uzak olmayabilir. Göğün karanlıklarındaki bir güneş sisteminde dönüp duruyor olmayabilir. Her zaman gökte aramamalı onu.

Bir yoklasak hafızalarımızı ne Satürnler görmüş olduğumuz gün yüzüne çıkıverecek muhtemelen. Yoksa hiç denilir miydi onca söz? Tut ki “güvendiğim dağlara kar yağdı”, “insanoğlu bu, çiğ süt emmiş,” “İnsanın alası içindedir” diye.


Satürn’ün resmini gördüm de geçenlerde, aklıma çocuğunu yiyen Satürn tablosu geldi önce. Sonra da geçen yıl Kayseri’deki dört yaşındaki kız bebeğin  başına bir hurdacı eliyle neler neler gelip, nefes alamaz halde çöpte bulunmasının ardından  geçen yıldan beri dertli babanın geriye kalan tek kızı ve karısını bıçaklayıp ardından kendini de yok etmek istemesi haberi geldi sonra aklıma. Daha yakınlardaki. Sonra da bu yazı döküldü işte.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.02.2017, 21:43
@AcemiDemirci

Paylaş :

2 Mart 2017 Perşembe

Yağmur Suyu, Dolu ve Mavi Kurbağa


İş dönüşü hava açıktı. Çevre yoluna sapmadan sarardı.


Solup sararan bir hava karşısında önce bugün günlerden güneş tutulması mı diye düşündüm.


Ana yolumuza çıkarken yağmur bastırdı. 



Servis camı birden damlalarca dövüldü. 



Beş dakikaya kalmadan yol, nehir haline gelmişti. 


Yağmurdan yağmura da olsa, kahve renginde de olsa zaman zaman Ankara’nın da nehri oluyor. 



Üzerinde kayık filan yüzen bir nehir değil.



Bolca araç trafikli bir nehir.



Servis camında yağmur damlaları. Yolda yağmur suyundan nehir. 



Ve yokuşun sol yanındaki eski çavdar tarlasında dolular.



Meğer dolu yağmış  yokuşlara da.



Öbek öbek iri taneler birikmiş kuru sapların dibinde. 



Etrafta beyaz görmeyeli çok olmuştu kardan sonra. 


Üçüncü cemre öncesi dolu beyazı ilkin korkuttu karı hatırlatıp. 


Kar, don, buz, gizli buz. 


Çok zor bir kıştı. Sabahı da karanlık.



Dolular, dolu dolu yağmış. Diri diri. Dört bir yana.



Rampada gelenleri karşılayan plastik mavi kurbağa.


Yağmur dönemi çok rüzgarlı buralarda haftada iki şemsiye bu hale gelmesi alışıldık bir şey.




 Bugün şemsiyem bu hale geldi. Neyse ki kapıda.



Dolular, arka bahçede kaydıraktan kaymışlar
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.03.2017, 19:58











Paylaş :

28 Şubat 2017 Salı

Parkinson Hastaları Derneği, İzmir'den

Bu sabah Bir Parkinson Hastasının Kızı Olmak adlı çalışmama bırakılan  yorumu, sadece  kendi sayfasında, Bir Parkinson Hastasının Kızı Olmak adlı çalışmamda değil, ayrı bir yayın olarak da sunmak  istedim.

Hemen her gün kesinlikle üstelik birden çok okunan bir başlık bu yazım. Bir de 5.Evre. En ufak bir yardımı, fikir edindirmesi oluyorsa çok sevinirim. Henüz yayınlamadığım Babam'ın İzmir'deki hastane günlerine ait bir çalışmam da henüz beklemede. 

İzmir Parkinson Hastaları Derneği’nden  gelen yorum ile bir telefon numarası bırakılarak çok güzel bir dilekte bulunulmuş.  Ve telefon numarasını  paylaşmalıyım haliyle. İstek de bu yönde.

İzmir Parkinson Hastaları Derneği ve onlara ait bu telefonu duyurmak için elimizden geleni  lütfen hepimiz yapar mıyız? En azından hasta yakınları arasında bir dayanışma sağlamak amacıyla. Edinilmiş tecrübeler mutlaka çok yararlı olacaktır. O sıkıntıyı yaşamış  aileler bilir tek;  böyle bilgilendirmelerin  hayat kalitesine katkısını. Daha önceden fikir sahibi bile olunmayan bir hastalıkla kendilerini neler beklediğini ve nasıl davranacaklarını ancak böyle paylaşımlarla, başka sosyal yollarla  sağlayabiliriz. şeylerin anlaşılmasına.

Babasını bu hastalıktan kaybetmiş birisi olarak gönüllü olarak yapılabilecek, elden geleleri yapmaya hazır olduğumu bir kez daha anayım.

Bir Parkinson Hastasının Kızı Olmak adlı çalışmamam bırakılan yorumu aynen yayınlıyorum. Dileyen sağda, çok okunanlarda yer alan Bir Parkinson Hastasının Kızı Olmak adlı çalışmama da tıklayarak yazıma ulaşabilir,  yorumu görebilir.

Sağlıklı günler dilerim.



Merhaba bu konuda yıllarını mücadeleyle geçirmiş ve şimdi başka kader yolcularınada yardımcıolmaya çalışan biriolarak o kadar çok hikaye varki bizimki de bunlardan biri.Yaptığımızaraştırmalr sonucunda baktıkki bizi bizden çok anlayan yok Damdan düşenin halini damdan düşen anlarmış bu atasözünü çok severim.Eşim 22 yıllıkparkinson hastası 2014 de İzmirde Parkinson Hastaları Derneğini kurduk.İstedik ki mücadelemiz boyunca yaşadığımız tecrübelerimizi diğer kader yolcularıyla paylaşıp birnebzede olsa hayatlara dokunarak yaşam kalitelerini nasıl yükseltilebileceğimiz çözümler arıyalım hep birlikte.Derneğimizin telini sizlerle paylaşmak isterim belki başka birine sizin vesilenizle ulaşmak ve hayatına dokunmak nasip olur.Teşekkür ederim,sevgiler.
Dernek tel: 0536 675 38 55 merkezimiz İzmirde.
  

Hasta yakınlarının dayanışması mutlaka çok faydalı sonuçlar verecektir. Bir çalışmam daha var Babam'ın hastahane günleri ile ilgili.Onu henüz yayınlamadım.

Bu yorumunuzu ayrıca özel yazı halinde de yayınlayacağım. Herkese ulaşabildikçe ulaşabilmek amacıyla. 

Yapılabilecek her türlü yardıma hazırım. Gönüllü olarak. Bundan mutluluk duyarım.

Sevgiler.


Paylaş :

27 Şubat 2017 Pazartesi

Kutup Yıldızı, İkinci Cemre, Beşinci Kitap; Günesürgün..

Okunmuş kitaplar üzerine yazılırdı ya hep; henüz okunmamış bir kitap üzerine oysa bu yazım. Bu kez bir ilk olsun o zaman.
Blog yazarları olarak hepimizin harcı, çimentosu, kaynaştırıcısı, desteği, eli üzerimizde, aklı bizde bir blog, abartı filan değil kutup yıldızı olmayı farkında bile olmadan; ama gönüllüce yapıyor. Öyle yapıyor ki ne zaman uyur ne zaman dinlenir ne zaman yetişir herkese,  bunca bloga şaşarız. Şaşmaya alıştık; ama onun bize seslenmediği tek bir güne  olsun alışmadık, alışacak gibi de değiliz.

Utangaç, yardımsever, sessiz ve derinden, içten, gencecik bir kızçe o. Kendisi adını Deep sansa da adı, Derin.

Sabah hala evdeyken kısacık bir süre için bilgisayarıma göz atabilirim. Bu sabah saat altıda olduğu gibi. Tesadüfen yeni yayınlara da baktım. Güzel bir haber günün ilk günaydını oldu. Tüm günaydınların böyle olmasını dilerim. Sisli günleri pırıldatan cinsten.

Dün Ankara günlük güneşlikti. Dün ikinci cemrenin suya düşüş tarihiydi. Dün baharın uykudan uyandırmak istediği çiçeklere, ağaçlara, tepelere, kızıl şahine fısıldadığı gündü. Dün, ilk kez patlamış gül dalı gördüm. Dün gebeydi güzelliklere, yeşile.  

Sabah gözlerim yanarken, daha tam açılamamışken bir baktım  okuduklarımla o  belirtiler bir anda yok oldu. Günesürgün  haberi, gözlerdeki her sorunu da uzaklara sürgün etti.

Aslında okunmuş kitaplar üzerine yazılır. Alıntılar, vurgular yapılır. Okunmamış kitap üzerine yazıya henüz rastlamadım. Vardır belki; ama bana denk gelmedi. Yoksa eğer, o zaman bu öncü yazı olsun. Her ne kadar okunmamış dediysem de bir şiir okudum kitaptan. Günesürgün. Daha ne olsun!

Derin, kitabını bize yeni yıl hediyesi olarak vermek istemiş ilkin. Ne ince bir düşünce. Yetişememiş kitap. Sonra yazılara ve haliyle yazanlara sevgisi nedeniyle sevgiyle özdeşleşmiş bir günde çıksın istemiş kitabı. Yine olmamış.

Aslında şöyle bir bakıma;  iyi ki de o iki tarihe denk gelmemiş kitabın çıkışı. Çünkü belki de onlardan daha anlamlı bir  günde çıkması değişik olmuş. İkinci cemre gününe denk gelmesi, en güzel anlam değil mi?

Baharın müjdesi günlük güneşlik bir günde çıkmış. Cemre gibi düşmüş. Suya. Su ki anlamına hiçbir başka anlam denk gelemez. Hayat yani. Yeşermek. Yeşertmek. Umut. Uyanış. Çiçek, kuş cıvıltısı. Suya düşen ikinci cemre gününde bir cemre daha düştü; blog topraklarına. Beşinci kitap olarak. Günesürgün.

Kutup Yıldızı gibi hep olduğu yerde durup parıldarken eli hiç durmayan;  ha bire o blogdan bu bloga yetişen; kitaplar tanıtan, filmler öneren; dizilerden haberdar eden; yeşermekteki birer tohum olan yeni bloggerları görüp ve sulayan; öyküler, denemeler, şiirler yazıp okumamızı sağlayan, yön gösteren o parlak yıldız, takım yıldız olmaktan artık koca bir galaksi olma yolunda yeni kitabı ve  bundan sonra gelecek kitaplarıyla.

Pırıltın hep üzerimizde olsun bloggerların kaynaştırıcısı, harcı, Günesürgün’ü…
(Her hakkı saklıdır)
27.02.2017, Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10:29

Paylaş :

26 Şubat 2017 Pazar

Kuşlar, İnsanlar ve Beyinleri

“Kuş beyinli” lafı kadar karşıdakini tanımadan edilecek laflara örnek olacak başka bir laf daha var mıdır bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki, kuşlar çok akıllı. O yüzden bu lafı kullanmak için kimse acele etmesin. Yoksa kuşları kendilerine güldürüler. Kuşlar, insanların düştüğü duruma gülerken de ne derler insanlara kuşlar onu da bilemeyiz J))

Yuva yapıyorlar, mimarlıklarına diyecek yok. Göç ediyorlar yön bilgilerine, coğrafi verileri değerlendirmeye, gezginliklerine diyecek yok. Av bulma, yem bulmada ustalıklarına kimse laf edemez.

Kaç yavruyu teker teker uçarak topladıkları böcekler, avladıkları  canlılar ya da tohum, bitkileri öğüterek besliyorlar. Ve bunu her sene en azından bir kez yapıyorlar. Üstelik öyle yapıyorlar ki orman yansa yuvalarını terk etmeyip, üstünde kuluçkaya yattıkları  yumurtalarıyla  ya da yavrularıyla birlikte kül oluyorlar çoğu.
 
Bir miyop olarak görüş yeteneklerine hayranım J)))

Hepsi de müziğe yetenekli. Evet, kimisinin daha iyi tenor ya da soprano olduğu doğrudur; ama biri bile müzik  dışında değildir. Kimisi müthiş taklitçidir. Diyelim ki lir kuşu. Deklanşöre basma sesinden motorlu testere sesine, araç alarmı sesine ve yüzlerce kuş sesinden  akla gelebilecek her sese taklit ediyor bu sevimli kuş. Ayrıca aksansız İngilizce konuşuyormuş eğer yanında İngilizce konuşan biri olursa. İzlediğim belgeselde öyleydi. Elbette lir kuşu benim yanımda olsaydı Türkçe konuşacaktı kuşkusuz. Biliyorum.

Vefalılar. Çok vefalılar. Siz onlara yem vermeseniz bile diyelim ki şahin buğday tanesi ile beslenmez yeter ki onu sevdiğinizi anlasın o size selam bile verirler. 

Bugün o selamlardan biri ile karşılaştım. O kadar alçaldı ki arabanın camından görmemi sapladı kendisini. Fotoğraf makin

em hep yanımda malum. Yapılması gereken neyse yaptım tabii o an. J
 
Yeterince kare almama izin verdi. Avlanacaktı belki de tepelerin bir yerinde; ama döne döne, uzun uzun  uçtu. Hava bulanık tam o sıra. Sonradan açsa da o an bulanık. Sabah yağan yağmurun bulutları hala yukarıda. O bulanıklıkta pike yaptı, süzüldü, alçaldı, yeniden yükseldi.

Kızıl şahin bugün, ikinci cemreye” hoş geldin” derken bana da “selam” dedi.

Yani kimi insanlarca kuş beyinli bulunan kuşları, böyle diyerek kimi insanlardaki beyinler henüz onları hiç anlamadıklarını gösteriyor J)))

İlk kare, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.03.2017, 20:57
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci