18 Mart 2017 Cumartesi

AN’ın Derin Dondurucusu: Kareler

Fotoğrafın anlamı, “O an”. Anlar, bir anlık malum. Gelip geçici. Tekrarı yok. Ama fotoğraf, o anların derin dondurucusu. Bir kareye sığdırıp saklayanı. O anlar, geçip gitmiş olsalar da bir kare yardımıyla göz önünde olabilirler her zaman. Bir deklanşör sesiyle.

Akşam, 2006 yılında  yazdıklarım karşımdaydı. Bir kenarda, kuşe bir dergide, cilt cilt.Üç ayda bir çıkardı.  Adım kah olduğu gibi kah nasıl hatırlandıysa  -ki her ikisi de sonuçta benim- öylece kitaplıkta  sessizce diziliydiler. Kütüphane ögesi olmuş  haldeyde.

Yıl, 2006. Çok sevdiğim bir arkadaşım, Esma, kendi bünyemizde bir dergisi çıkacağını ve yazar arandığı konuşmasına tanık olunca hemen adımı vermiş. Biraz da kızmış hatta nasıl olup da adım ilkten hemen hatırlanmadı diye.

Seve seve kabul etmiştim yazmayı. Ancak bünyemiz gereği her alana yelken açamayız. Zaten  yelken açılmamış ya da az kat edilen yolları ben daha çok yeğlerim. Doğasından, çinisine, anıt ağacından, metroların son durağına,  bağlara. Yani kavramlara. Kavram yazmak en zorudur. Veri yoktur çünkü baştan. 

Birinin lafından, güncel başlıklardan yola çıkmazsınız kavram yazacaksanız. Bir şeyin etrafında dolanmayacaksınızdır. Hele de soyut kavramsa…

Soyut ya da somut bir kavram  alınacak, sağından solundan, enlemesine boylamasına, o yandan bu yandan yani kısacası derinlemesine her yönüyle bakıp ne bir eksik bırakıp ne bir fazlaya kaçmadan anlatmaya kalkacaksınız. Yani tümden el emeği ortaya koyup, göz nuru dökeceksiniz. Emek yani. Fikren emek. Bedenen emek. Gözler kaç kez gezinecek satırlarda, sayfalarda ki zaten hiç acımamışınız gözlerinize oldum olası. Ne hata! Hala da öylesiniz. Ne yazık!

Yayınlanan ilk çalışmalarım şiirlerdi. En büyük gazetenin ekinde çıkmışlardı. Yirmili yaşlarımın başında. Şiir, hiç yazmadım neredeyse sonraları.

Akşam boyunca aklımda işte şu an tam karşımda olan o dergiler. Şimdi an elimde. Uzun zamandır görmediğiniz çok sevdiğiniz bir arkadaşınız çıkagelmiş sanki. Kağıtlarda yazılarınız var. Ama kuşe kağıtlardalar. Hala dondurulmamışlar. “O AN” olmaya adım atmamışlar henüz.  Ki başlarına bir şey gelsin hiç istemem. Üstelik birkaç yazım var ki görünce ben bile gülümsedim. Unutmamıştım elbet, tek bir yazımı dahi unutmadım, unutmam; ama aklımda da yoktu epeydir.  Çinilerle ilgili bir yazım.

Sanırım bini hayli geçkin artık çalışmalarım yani yazılarım. Hatta epeyce geçkin. Böyle olunca bazı yazılar, yazdığınız sıradaki gibi taptaze kalmıyor akılda. Üstelik de 2006 yılında yazıldıysalar.

2006 yılında yazılmış “HOŞ KOKULU, RENKLİ  SALKIMLARIN DÜNYASI: BAĞLAR” adlı çalışmamı internette bir aratayım dedim. Bazen yaparım bu tür sağlamaları. Ne göreyim arama sonucunda! Dergideki yazım elbette internette yok; ama 2010 yılında neredeyse aynı başlıkla birilerince tutunçgiller için yazılmış bir başlık tam karşımda. Başlık, dört yıl öncesinden benim tarafımdan atılmıştı oysa hoş kokulu, renkli diye!!!!

Turunçgiller etkisi yaptı bana bu tutu, bu anlayış, bu kendine, benim emeğime, yazıma yapılan ……………………………………….  . Yüzüm ekşidi.

Lütfen yazar olmak isteniyor ya da yazı sunuluyorsa bir konuda okurlara, başlıktan içeriğe özgün olsun yazılar. Karşıya çıkar çünkü. Kimse kendisini bu duruma düşürmesin!!! İntihal suç. Fikir aşırmacası çünkü.

Herkesin kendi aklının, duygularının, bilek gücünün, yeteneğinin ürünü bir yazı. Yazma kapasitesi ne kadarsa o kadar ancak başlıktan içeriğe. Ne yazayım başka? Benim yazım 2006 yılında bizim bünyemizdeki bir dergide ve 2010 yılında yazımın başlığının neredeyse ikizi bir başka yazıda iğreti şekilde internet araması sonucu karşımda. Yazmak, başlığa kadar sizin olmasıdır o çalışmanın. Gerisine ne denildiği malum…

Bir de güler yüzle gelip de blogunuza yerleşiverip habersiz ve izinsizce sizin çalışmalarınızı kendi adlarıyla yayınlanmış gibi  gözükmesini sağlayanlar olursa... Korsan yani bir nevi. Buna ne deniliyor; böyle şeylere?  Ben yazmaya utandım. Ne deniliyor ama????

Yazmak, eğer okunuyorsa haz verici. Okumak, eğer okuduğunuzdan haz alıyorsanız  verimli. Böylesi samimiyetle okuyanlara candan teşekküller. Okuyucu olmak aynı zamanda bir okur olan benim için de herkes için de bu gerçek ve öz anlamıyla…

Yazan yani yazar olmak mı? Ne mi? Gözlerinize acımayın. Eğlenmeyin, gezmeyin. Vaktinizi yazıya vakfedin. Gece kalkıp aklınıza düşen cümleleri kaydedin. Bazen kalkmayıp kaç tane öyküyü kaybedin. Bir yazıyı son haline getirmek için günlerce dirsek çürütün. Çok emek verin. Kısacık yirmi dört saatlik günde uykunuzdan fedakarlık edin yazacağım diye.Para kazanmayı hiç düşünmemiş olun yazılarınızdan. Çünkü onlar çocuklarınız gibi. Emeğiniz, birikiminiz yani. Harcadığınız zaman. Mahrum kaldığınız her türlü eğlencesiydi, gezmecesiydi, tembelliğiydi sonucu bu yazılarınız.  Sizin baştan sona, tümden el emeğiniz göz nurunuz olsun çalışmalarınız. Sonra ne mi olsun?
 
Blogunuzda yayınlanalar yani tümden sizin, yalnızca ve yalnızca sizin yazılarınız ve fotoğraflarınız bir gün fark edersiniz ki sizin değil başkasının adına yayınlanmakta. Hem de sizin blogunuz vasıtasıyla. Ve tıklanmalar başkasına sayılıp ona getiri getirmekte. Sizden habersiz, sizden izinsiz. Siz bihaber. Ama başkaları mutlu. Çünkü kazanıyor!!!!

İnsanlar yalnızca kendi blogundan para kazanabilir, ama kendi blogu ile sınırlı kalmalı bu. Kendi emeği ile olmalı. Başkalarının emeği, başkalarının emeğidir. O emek sahibinden başkasına ait olamaz asla. O emek, ürün kiminse yalnızca onundur!!!! Lütfen… Etik!!!!

Buna ne denildiğini yine utandığımdan yazmayacağım. Ama unutulmamasını diliyorum.Anıldığı bir kavram var böylesi şeylerin.  Te o kaa…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.03.2017, 08:48


Paylaş :

17 Mart 2017 Cuma

Gidenlerin Ardından… Ördek Yavruları Gibi

 Çalışmamın konusu gereği tema olarak kapı, pencere ve basamakları seçtim.


Ördek yavruları, hareket eden her sarı şeyi anneleri sanıp peşlerine düşerlermiş. Palazlanınca suya kapılıp yüzecek yavrular, paytak paytak kapılıp giderlermiş sarının peşine. An olur, insanlar da ördek yavrusunca takılı kalır bir şeyin peşinde.


Hayatın dümen suyunda savrulurken akıntılara kapılmak da var. Çıkmazlara sürüklenmek. Daire gibi dolanıp  durmak var bir döngüde.


Uzun bir süredir orada burada hep aynı konuyu okuyorum. Belli ki o sapsarı konunun  peşine takılmış gidenler var. Kalemleri belki aynı; ama  adlar farklı, takma. Ya da apayrı insanlar nasıl olduysa tıpatıp aynı acıklı öyküyü yaşamış. Akla bir film geliyor o zaman. Love Story.


Okuduklarımın mürekkebi, kabuk bağlasa da yaralardan sızan incecik kandan. Hepsinde de bazen bağırtılı çağırtılı, kapıyı vurup çıkmalı sarı öyküler anlatılsa da son, sevgi üzerine kurulu bir düzenin ölüm ile bozulması. Ölerek öyküden gidenler,  güzel bir kız hep. Bir kadın. Gidenin ardından sağlıkta birlikte yaşanılan evde hiçbir şeye dokunulmadığından üstün körü bahsedildiği oluyor. Bazen hiç açılmayan perdelere bakılarak geçilip gidiliyor evin önünden.  Bazen içeri giriliyor. Kimileyin mezarlıkta ağlanıyor, ağlanıyor. Bazen de deniz kenarında anılıyor gidenler. O zaman akla yoksa denizde mi yakaladı ölüm diye geliyor. Boğulma mı, kötü hastalık mı belli değil.


Böylesi konular, Uğultulu Tepeler, Rebecca gibi filmi de çekilmiş romanların konusu olarak bellense de gerçek  öykülerden belli ki bugün de  yaşayanlar var.


 
Hikâyenin ayrıntıları hiçbirinde verilmiyor. Nerede, nasıl, neden sorularının cevabı belirsiz. Sadece göz önünde eriyip acı çekerek giden birinin ardından duyulan acının, diyelim ki onun gibi bakan birinde giderilmeye çalışıldığı anlatılıyor… Bu gerçek midir yoksa onun anısından uzaklaşıldığı için duyulan suçluluk duygusuna kılıf mıdır, müphem.   


Hayat, katı gerçeklerin yapbozu. Herkes kendi yapbozunu dizerken ortaya çıkacak resim baştan bilinmiyor. Gerçi tablo belirginleşmeye başladığında yaşam, sert rüzgâr önünde mi  yoksa meltem ferahlığında mı olacak az çok anlaşılsa da çıkacak kasırgalar öngörülemiyor.


Kasırgadan çıkmışlar yara bere içindedir haliyle. Yaralar sarılmalıdır. Kimi dünyadan elini eteğini çekerek, kimi yazarak avutacaktır  kendini. Yazmak, anlatmak gibi değildir. Büyük dertler  dinleyeni yorar; ama yazıya döküldüğünde okuyanları derinden etkiler. Bu yüzden yazacaktır. Ve öyle anlatacaktır ki kardeşi okusa yazarın o olduğunu anlamaz. Eşi okusa içlenir, neler çekmiş bu yazar diye.  Kendi tabirlerince duygularını kendi içlerinde yaşayan kasırgazedelerin dışa vurdukları,  imzaları  çok bilinen; ama imzalayanları bilinmeyen o mektuplara benzer.  “Bir Dost” diye biten.


İşte böyle yazılara sık denk gelir oldum birkaç senedir. O gizemli öykülerde dolaşırken kendinizi Agatha Christie  gibi bakar görüyorsunuz konuya. Çünkü güya bir öykü var; ama öznesi yok.  Anlatılmıyor, -mış gibi yapılıyor. Boşlukları doldurmak, anlatılanlardan iz sürmeye düşünce öykünün tüm resmini hayal etmek size kalıyor.


Böyle acı bir kaybı ilk duyduğumda lisedeydim. Varlıklı ailenin tek evladı, üniversiteyi yurt dışında bitirip mühendis olarak dönmüştü. Herkesçe hayli yakışıklı bulunduğundan kolay kolay hiçbir kız kendisine yakıştırılmasa da kimselerin laf edemeyeceği bir kızla yakınlarda nişanlanmış  yirmi sekizinde biriydi. Hısım sayılırdık. Annelerimiz iyi görüşürdü.


Bir gün bir trafik kazası onu alıp götürüverdi bu dünyadan. Annesinin hali anlatılacak gibi değildi. Dünyalar güzeli nişanlı kız mı? Bir daha gülmedi. Ecel, birinin canını alırken geride kalan anne ve nişanlının da hayatlarının anlamını almıştı. Bir bahar günü esen fırtına ne çatı bırakmıştı ne temel. Günler rotasız, yemekler tatsız, gönüller çorak kalmıştı. Annesi ölene kadar o anı yani oğluna kavuşmayı bekledi. Nişanlısı hiç evlenmedi, evliliğin lafını bile ettirmedi.


Bu olaydan seneler sonra bir başka  can yakan haber daha duydum. Herkesin gelmek isteyeceği konumdaki çok yakın bir akrabamızın başına gelmişti. Saygın, sevilen, dürüstlüğü adından önce söylenen birinin.


Bir bayram arifesinde, sabahın erkeninde hayatları karardı yakın akrabamız ve eşinin. Kızları ve torunları trafik kazasında  can vermişti. Kızını ve torununu toprağa verirken geri kalan hayatlarını da onlarla gömer gibiydiler.  Bir daha eskisi gibi olamadılar, hep kaybettikleri evlatlarına kavuşacakları günü bekleyerek yaşadılar. Akrabamız, son nefesini vermeden az önce yattığı hastane odasında trafik kazasında kaybettiği kızının yanına geldiğini söyleyip onun adını seslenmiş. Hemen sonra da vefat etmiş.  Hayattan göçtüğünü duyanlardan “sonunda sevdiklerine kavuştu” diyenler  çıktı haliyle. Çünkü o büyük acıdan sonra herkes biliyordu ki dinlenilen tek şarkı vardı. Gitmek mi zor; kalmak mı zor? O sabahı gel  bana sor.


Bu iki üzücü olay aynı gibi gözükse de farkları derindi. Nişanlı kız, gidenin ardından anılarıyla yaşamayı seçmişken yaptığı kaza sonucunda karısı ve oğlu hayatını kaybeden adam, birkaç yıla kalmadan onların bakışını, ifadelerini yakaladığını söylediği kişilerin peşine takılmıştı ördek yavruları gibi. Belli ki kendince bulduğu bu bahane ile gidenleri unutmuş olmaktan duyduğu suçluluk duygusunun önüne geçiyordu. Kaldı ki hayatını yeniden kurması herkesçe doğal kabul edilecekken.


Böyle acılar, yürüne gelmiş düz yoldan keskin bir virajla dikenli yollara dönüş  besbelli. Kimseler öyle uzun boylu dert dinlemeyi istemediğinden galiba, yakındakileri fazla bunaltmamak için acılar anlatılmıyor, yazılıyor olmalı böyle durumlarda kimileyin. İnternette mesela farklı farklı adlarla iç dökülüyor. Okuyanların biri nasıl olsa halden anlar umuduyla. Halden anlayan biri çıktığında da duygudaşlık kurulduğundan mutlu olunuyor. Duygudaşlık, bambaşka bir şey. Anlaşılmak. Dinlenilmek. Ki bunlar bu çağın insanının başka insanlardan beklediği ilk şey artık.  Tanışmadığı, hiç görmediği ne sesini duysa bilecek ne ayak sesini duysa “bu gelen odur” diyemeyeceği kişilerle paylaşıyor artık insanlar dertlerini.  Eşiyle dostuyla değil.  


Şimdilerde kaç akşam olmuş güne rağmen hala bulunamayan dostluklara takma adlarla sanal ortamlarda hemencecik ulaşılıyor. Yani kalbi kırıklar, yaralılar kendilerini dinleyen, teselli edecek, avutucu sözler söyleyeceklerin peşi sıra gidiyor ördek yavruları gibi. Bazen sosyal medyadaki bir profil resminde kaybettiklerine benzettikleri bir şeyler yakalıyorlar. Ve ister istemez sarı nesne görmüş ördek yavrularına dönüşüyorlar.  Aslında bu, safran sarısı derin acılar tatmışların,  bir acının üflenip soğutulmasında katkısı olacakların peşinden gidişidir.  Ya da kendileri bile böyle masum bir bahaneye inanırken gerçekte sırf kendilerinin bildiği bir kabahatlerinden doğan suçluluk duygusuna insani bir kılıf bulup bundan sonraki hayatlarına güya içleri rahat  yürüyüştür.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.03.2017, 10:17

Paylaş :

16 Mart 2017 Perşembe

Metropol yığılmacılığında salt dizilerde görülmesi kanıksanmış sakin sokaklar, bahçeler

Ankara, tümden el emeği, göz nuru bir kent.


Emek emek büyütülmüş, bulvarlar boyu uzayıp giden at kestanesi ağaçları, çınarlar.. Şimdilerde ne İstanbul'da ne Bursa’da rastlanmayacak kadar Ankara'daki bol yeşillik, seksen küsur yıldır tek tek dikerek, ekerek, sulayarak ortaya çıktı elbette. Seksen yıllık  istek, çaba, azim sonucunda bugünkü  her şey.

 
Ne kıyıları, koyları ne de gürül gürül akan nehirleri ile akarsuların doğduğu dağlar, akarken döküldükleri şelaleler var Ankara'da, doğudaki gibi. Yine doğudaki gibi gölü yok, almış başını iç denizlercesine  uzanıp gitmiş. Oysa bir bozkır ki ucu bucağı yok. Bozkırın seksen küsur yıllık emek sonucu  yeşermesi yaz sıcağında tek tek sulanan fidelere verilen suya karışan ter damlaları ile.


Ankara, hem de nasıl el emeği göz nuru bir kent!!! Seksen yılı geçkin  çınarları, bataklıktan bozma ormanları ile.


Orman mı yok; fideler var. O fideler Ankara’nın verimli, bitek toprağına dikildiğinde yeşerecek. Evet uzun zaman alacak ormanlaşması; ama ilk adım atılmadan hangi yol kat edilebilir? Eğer ayakların  kat ettiği yollar ormana, ağaçlıklara çıkacaksa önce eller fide tutacak. Ankaralılar’ın  bazısı bu bilinçtedir ve elleri fide tutanlardan olmuşlardır o yüzden.


Yine de kuleler, kendilerinin ham maddesi yeşil çimentoyu  ormanların yeşiline seçenek sanıp tercih edilmelerini  bastıra bastıra istemekteler. Kuleler demek, bahçesizlik, toprağın saksılarda cendereye girişi demek!!!


Öyle ki demetiyle aldığımız maydanozun yarısı ziyan oluyor hepsi bir çırpıda kullanılamadığından. Ya da dereotunun. Maydanozun da maydanoz olup olmadığından emin olamıyor insan neredeyse. Yaprağı sanki çınar yaprağının yavrusu.  Böyle maydanoz yaprağı normalde yok. Doğal ortamda hem de kığ ile yani koyun gübresi ile yetişmiş maydanozun bile yaprağı tırnak büyüklüğündedir, sapı da ağaç dalı kalınlığında değildir.


Oysa bahçe olsaydı evlerimizin önünde iki sap maydanoz gerektiğinde onu bahçemizden toplayıp kullanacaktık. Gerisi kökünün üstünde yeşil yeşil kalacaktı. 


Tüm bunları artık bilen bile yokken kentte doğup büyüyen bir çocuktan ev resmi çizilmesi istendiğinde asla kule değil bahçeli, ağaçlar içindeki bir ev çizecekken, herkes ileride bahçeli bir evde yaşamayı planlarken nedense gerçekleşenler apayrı şeyler oluyor. En iyi ihtimalle bir apartmanda yaşanıyor dört, beş katlı. Çoklukla kırk katlılar gözde şimdi.


Oysa bahçe içinde, damı hiçbir ağaca tepeden bakmayan; ama ağaçların boyunun iki katlı evi hep aştığı böyle yapılar yalnızca dizilerde olabilir, gerçek hayatın evleri olamaz  gibi kanılar kanıksandı artık. 


Dizilerin çoğu, içinde olayların  her türlüsünün geçtiği evleri seyretmek anlamlı  oldu. Bahçe, dizilerin ulaşılamayacak görüntüsüdür sanki. Bahçeli evler, yalnızca çocukluktaki hayallerde yer alır, gerçekleşemez; ama  kağıda çizilebilir. Yaşamak için kuleler, çok katlılar ne güne duruyor bakışı hakim, baskın artık.


Çocukken çizilen bacası tüten, güneşin tepede göz kırptığı, ağaçlar arasındaki evleri hiç unutmayıp çocuk ruhumuzun  yaşamayı arzu ettiği böylesi  evlerin Ankara’da tasarlanıp gerçekleştirildiği çokça oldu;  yirmi beş, otuz yıl öncesinden beri.  Ama artık etrafları kulelerle, çok katlılarla kuşatılmış haldeyken  çölde vaha gibi gözüküyorlar.

  

Yine de Ankara’ya apayrı, bambaşka, çöllerdeki vahaların anlamını öğreten, pek çok kentten başkenti daha yeşil kılan  bozkırı yemyeşile çeviren bu anlayışlar, Ankara’nın. orta yerinde gülümseyerek  yer alır.


Evet, Ankara'nın masmavi denizi yoktur dalgalı malgalı; ama yemyeşil denizleri sıkça karşıya çıkar kuşlu, şahinli, tavşanlı…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 16.03.2017, 16:12


Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

15 Mart 2017 Çarşamba

Yöresel giysileri içinde Kastamonu kadını...

En sevdiğim kentlerden biri, belki de en sevdiğim kent  Kastamonu. Keşke kalkınmada öncelikli olmasa. Yeşil doğasının yok olup yeşil çimentonun  doğanın yerini alacağı hallere düşmese. Yeşil doğaya, yeşil çimento tercih edilmese...Kuleler dikilmese o bambaşka doğasına, ormanlarına. Kaç yüzyıllık yayılıcı ardıçlar hep yaşasa  anıt ağaç olarak.


Hiç dokunulmaması gereken tabiatından kültürüne, otundan kurutulmuş süzme yoğurdun tereyağında kavrularak erişteye katık yapıldığı yemeklerine. Etli ekmeğine. Dokumalarına. Yöresel giysilerine. Hiiiççç dokunulmasa ve öyle kalsa dağları, yaylaları, kanyonları, tarihi evleri, ırmakları.
Bu kareyi, Kastamonu'da çektim.

Yöresel giysileri içindeki Kastamonulu kadın, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.03.2017, 22:03

Paylaş :

Doğum Günlerinde Üflenen Mumlarla Sönmeyen Çocukluk

 
Sanmayın çocukluk, üç beş yılda kilitli. Çocukluğun kapısı hiç kilitli olmadı ki. Yalnızca görmezden gelinen içteki çocuk kilitli sanıldı, o kadar. Aslında herkes çocuk biraz. Bakmayın diplomalara, kartvizitlerde yazanlara, boya posa, ağarsa da ağarmasa da saça başa. Herkesin saklısında bir çocuk yaşar içten içe.

Büyüklerin çocukluğu, çocuklarınkinden zor. Zahmetli. Aynadaki yetişkinle içteki yaramazın kavgası, kendiyle kavgaya dönüşmüş halde  üstelik. Kavganın hakemi yok, ayıranı yok, çözümü de yok. İçindeki çocukla kavga, koskoca insanları karmakarışık eder. Yenen de, yenilen de aynı kişidir sonuçta. Sonuç kördüğüm olmasın da ne olsun!
 
Çocuklar, soru sorandır, sorgulayandır, “Bu ne;  Niye; Neden” diye. Büyüklerin içindeki çocuk olmasa kim soracak çok soruyu?  Çünkü yetişkinler o soruların cevaplarını çoktan bulmuştur. Bütün cevaplar bilinmektedir. Ve bilinenler, kesinkes doğru olanlardır…

Yetişkin olmak, yetkinlik değil her anlamda. Ne anlatabilmekte, ne de anlayabilmekte diyelim ki. Yetkinlik, herkesin harcı da değil zaten. Ne kadar yetkiniz mesela anlamakta, anlatmakta? Herkes bayağı bayağı yetkin olduğunu sanır, böyle incelikli kavrayışlarda toz kondurmaz kendine; ama…

Yetişkin olup, yetkinliğimizi kanıtladığımız peşin hükmüne kapılınca  “Hadi öyle değilse” sorgulayıcı yaklaşımı da silinip süpürülmüştür mantığımızdan. Tek mantık vardır bu çıkmazda, “bütün kuşlar uçar, devekuşu da kuştur”. İnanmayan kanatlarına baksın. Gerçi serçe kuşu kadar bile havalanamıyormuş devekuşu… Olsun! Görmezden geliverilsin canım o da… Yetkinliğimiz  öyle istedi çünkü.

İçimizde hala bir çocuk olması, naif coşku, sonsuz merak demek. Taze heyecanların mayası. Masumiyet. İnsanlığın hep yeşermesi demek. İçimizde bir çocuğun olması, gülümsemek demek. Henüz koşullanılmamış olmak demek. Yani önyargısız olmak demek. O çocuğa yapılacak en büyük yanlış, onu tek pencereden bakmaya zorlamak. Geniş açısız bırakıp, dar açılarda köreltmek. Kirli havada boğmak.

Bir yetişkin denizde süzülen bir yelkenlinin yelkenli olduğundan başka bir şey düşünmezken bir çocuk belki de onu denize konmuş bir kelebek olarak görecektir. Bir çocuk sonsuzluk kavramanı anlamayıp sorarken bir yetişkin için sonsuzluk sadece kavramlardan bir kavramdır. Tek bir açı hakimdir artık değerlendirmede. Dar açı mı; dik mi; geniş mi orası değişken. Oysa bir çocuk kâh bir ağaç gediğinden kâh anahtar deliğinden kâh sonuna kadar açılmış pencerelerden bakarken bir şeyi gerçekten ilk kez görmenin heyecanını da göstermektedir.  Yani heyecan, merak, soru sormak biraz da içteki o çocuğun tülü aralayıp bakınması, kendini göstermesidir.

Bir çocuğa anlatılan her ne ise o, bir yetişkine anlatıldığınca anlatılamaz. Çocuğun anlayacağı biçimde anlatılır. Ne kadar görünüşte  yetişkinler olsak da çocuk kalmış yanlarımızdan biri de sanırım anlamak ve anlatmak.

Bir çocuğa anlatır gibi anlatmak… Dalsız budaksız. İşte anlatmanın da anlaşılmanın da belki en kesin yolu. Kem küm edip de anlaşılmayı beklemek bir ütopya olduğuna göre… Belki semere firesiz olmayacak; ama anlatabilmenin  üstesinden böyle  gelebileceğiz. Aslında içlerde çocuk olsun olmasın bir çocuğa anlatır gibi anlatın her şeyi, tam anlaşılmak için.  Tane tane. Tek tek. Anlaşılıp anlaşılmadığınızı ara sıra sınamak da iyi olabilir hatta.

Sözcükler lastikli kimileyin. Bakışlar kinayeli. Anlamlar arada derede.  O zaman anlamlar sarpa sarabilir. Alınganlık girerse devreye bir de, konu çetrefilleşir. İkirciklerde kalınır. “Sen şöyle mi demek istedin?” ya da “ben böyle anladım, doğru mu anlamışım?” gibi doğrudan sorular sorulup cevapları alınmadıkça belirsizlikler olabilecektir. Anlatılan tek bir olgu olsa da herkes kendince anlayacak, yorumlayacaktır o zaman neyse konu. Ve hani kulaktan kulağa oyunu oynanırken kulağına ilk fısıldanan kişiye söylenen sözcüğün son kişiden duyulmuş hali kadar farklı olacaktır neyin anlatıldığı ile neyin anlaşıldığı. Oyun oynanmaksızın hem de. Yetişkinliğin insana oyunlarıdır bunlar.

Neyi anlamaya hazırsak gördüklerimizden, okuduklarımızdan çıkarımımız  odur kimileyin. Bir çocuk orman resmine bakarken Kırmızı Başlıklı Kız’ın o ormanda gezindiğini, Pamuk Prenses’in o ormana terk edildiğini düşünürken bir yetişkin o tabloda bir masal göremez artık. Diyelim ki o ağaçlardan kaç ton kereste çıkacağını ya da ne kadar kâğıt elde edileceğini veya o ormanın ne kadar oksijen saldığını düşünür.  Gözler aynı göz olsa da bakışlar çocukluktan yetişkinliğe çok farklılaşır. Hangisi doğrudur o zaman? Ormanda masal kahramanlarını aranmak mı yoksa ormanı orman  olarak görmek ya da görmemek  mi? Her yaşta bir başkasına dönüşen insanın yetişkinlik denilen süreçte kendisine bunca yabancılaşması, çocukluktaki bakış açısına yabancılaşmasından belli değil mi?
 
Peki yetişkinlikteki eğilimlerimiz doğrultusunda  vardığımız yargılar, doğru yargılar mı? Çoğu zaman değil.

Bakmayın karşınızdakiler çocuğunun elinden tutmuş ana babaymış, okumuşmuş, meslek, iş güç sahibiymiş. Aslında herkes önce içindeki baskın unsur neyse o. O da bir çocuk. O yüzden karşınızdakinin yaşına başına  pek kulak asmayın, içinde çocuk var mı yok mu ona göre davranacağını bilerek dinleyin onu.

İnsanlar ileri yaşlarında en iyi çocuklarla anlaşabiliyorsa, çocukluk kırışık ellerde, feri sönmüş gözlerde, ağarmış saçlarda yitip gitmemekte o zaman. Bir kimlik için gerekli olmaktan öte anlamı olmayacak doğum tarihinde, oyun bahçelerindeki salıncaklarda sallanmakla, okullu olmakla sınırlı değil çocuk olmak.  İşin aslı, hayatın çiçek kokulu, bahar şarkılı ilk yıllarını ruhun çok sevip onu fırtınadan, kardan tipiden köşe bucak saklayıp gizleyerek kır çiçekleriyle bezeli bu yanını çiğnetmemesi. Onu ömrün kışına dönüşmeden baharı olarak saklamayı başarması. Yani, yetişkinliğin tozu, çamuru, kiri pisini o korunaklı yere  bulaştırmadan, doğum günleri kutlamalarında üflenen mumlar gibi söndürmeden onu yaşatması. O  incecik mum ışığında gün ışığındaymışçasına  yaşaması.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.05.2016, 20:38


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci