25 Mart 2017 Cumartesi

Gözcü Keklik

Bu sabah Ankara.
Gözcü keklik.
Fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.03.2017
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci
Paylaş :

Japon günaydınlı Ankara baharı. Keklikler ve tavşanın bahar telaşı.

Birkaç dakika oluyor. Televizyonu açtım. Japon NHK World kanalını. Zaten en son onda kapandığından o kanal açıldı.

Nefis programlar, yapımlar sunar bu kanal. Doğa, Japonlara has sanatlar, Japon bölgesel yemekleri, bir dağlık alanın dört mevsimdeki halleri, bazen yolculuk, Japon bahçeleri ve daha neler...

Kimileyin orada yaşayan ve Japonca’yı rahatlıkla konuşan kişilerin çekimini yaparlar. Bu orta yaşı geçkince kadının programına rastladığımda hep seyrederim. Bugün de karşımda, yine seyretmeden olmayacak bir görüntüde.

Saksılara menekşe dikiyordu. Toprağı avuçlayarak. Eldivensiz. Bahçıvan ruhuyla. Anlarım. Çok iyi anlarım o tohum ekmek, bir şey dikmek hazzını.

Keklikler? Ötüyorlar. Çok yakından. Sanki yanı başımda gibi. O kadar yakından sesleri.

Hemen arka balkondayım. Fotoğraf makinem benimle tabii. Keklik ötüşleri o kadar yakın ki.  Kulağımın dibinde gibi. Bakınıyorum. Ortalarda göremiyorum.

Destekli bakınıyorum bu kez. İlkini yakaladım. Hem de yerde ararken gökte bulmak gibi. Gözcü keklik, orman çitinin beton direğine konmuş. Tünemiş sanki. Bu yana bakıyor. Beni çoktan görmüş belli. Ötüyor. Türkülerdeki  gibi bazen gubarak gubarak. Daha çok farklı; benzeri.

Bayırın üstündeki çitin dibinde gezinen kekliğe bakarken başımın üzerinden bir keklik uçuyor. Üst kata konmuşlar demek ki. Uçuşunu, yere inişini göz kırpmadan izliyorum ormana. Konana kadar bakıyorum ona.


Yan yana aralıklarla dikenli telleri taşıya beton direklerdeki gözcüler ikileşiyor. Peş peşe direklerdeler. Direklerin dibinde de yerden gözcülük eden keklikleri görüyorum. Takım halinde gözlüyorlar etrafı galiba. Kimi mi? Saksağanları en başta. Dirlik vermiyorlar yine kekliklere. Yanlarında, yörelerinde kanat çırparak dolanıp duruyorlar tedirgin ederek.  Bir keklik daha tam başımın üzerinden uçuveriyor

Saksağanlar, teker teker kaçırtıyor keklikleri. Üç yüz metre sağ yandaki ötelere bakıyorum. Orada da bir şeyler olduğuna eminim. Saksağanlar doluştuğuna göre.

Yanılmamışım. Bir boz tavşan öyle neşeyle sıçrıyor ki kuru otların arasında. O, sapağı dönmeden fotoğrafını çekmek istiyorum. Çekiyorum; yakalayabildiğimce. Hafiften kulakları ve sırtı çıkmış. Anlaşılması zor halde biraz  açık seçik çıkmadığından.


Çitlere gelmeden etraftaki kuru otlar arasında, sabah güneşinin altında, boynundaki mavi tasmadan belli ki evcil bir köpek,  ara sıra başını kaldırıp seslere kulak kesilse de tatlı uykusundan vazgeçmiyor. 

Bahar gelmiş Ankara’ya besbelli. Getirileriyle. Uzun, sert, ağır geçen kışın bir de zorunlu oturganlığının getirileri gibi mesela. Baharda üstten atılması, eski hale dönülmesi kaçınılmaz olan getiriler. Buna kabaca kilo deniliyorJ

Ama önce tadını çıkarın nasıl fazlalıklı yani biraz kilolu olunurun. Gözünüzü korkutun kısıtladıkları ile. Mesela metroda yürüyen merdivenleri mi yoksa normal merdivenleri mi seçiyorsunuz, ölçüt alın.

Gerçi yürüyen merdivenler hep bensiz yürürken ben yine de bu keyfin yeterince sürdüğü fikrindeyim. Artık bildik hallere dönme zamanı. Çünkü alıp başını giderse halli daha zorlaşır.
 
İçerdeyim yeniden. Televizyon kendi kendine konuşuyor. Japon NHK World, demir döven, demircilik yapan meşin önlüklü, at kuyruklu bir Japon kadını gösteriyor. Üzerinde, kıvrımlı kuyruğu yandan havalanmış bir  kedi dövüyor demirden aksesuar için Demirci kadın J

 Nasıl seyretmem ben bu Demircili kanalı ?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.03.2017, 09:01

Paylaş :

23 Mart 2017 Perşembe

Bahar Dalı

Bugün, Ankara.
Öğle tatilinde çektiğim kare, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.03.2017, 22:27

Paylaş :

Hoş Kokulu Renkli Salkımların Dünyası: Bağlar


Yeşil, kara, bordo, sarı. Çekirdekli, çekirdeksiz… Çavuş, Hasandede, Kalecik Karası, Razaki, Sultani, Ata Sarısı, Hafız Ali, Çilek üzümü, Müşküle, Trakya İlkeren, Öküzgözü... Sapına şıra yürümeden yani kızarmadan  devşirilmeyen küçük taneli, çok hoş kokulu, alalı bordo renkli  Aksaray Aşeri üzümü. Yurdumuzda yetişen üzüm türlerinden bazıları.

İlk duyuşta akılda kalacak kadar değişik adları gibi farklı lezzette hepsi de. Ekşicesi, tatlısı, kekremsi olanı var. Toprağına, havasına göre tadı, kokusu hepsinin de. Çilek üzümü Bartın’da başka kokarken İzmir’de salkım bile vermiyor. Toprağını, iklimini, suyunu sevmiş bir omca sepetler dolusu üzüm veriyorken. Olgun üzümler,  kah güneş altında kuruyacak, kah büyücek taştan oyulmuş şırahnada arılar tarafından kim bilir kaç kez sokulan çıplak ayaklarca ezilerek pekmez olacak, kah hevenklere dizilip kayıt damlarında saklanacak.

Hatta suyundan en masum deterjan bile yapılacak. Yani sirke. Sebzelere,  meyvelere yapışmış her türlü kimyasaldan temizlemek için kullandığımız deterjan, sirke. Salataların, kimi çorbaların da lezzetini yerine getiren sarı su.

Tahin katılmış üzüm pekmezi, tam bir tatlı şölenidir. Ama bir yenişi vardır ki pek bilinmez. Pekmez ağdası ilk kez tadılıyorsa eğer, içindeki kıtır kıtır kabuksu şeyin ne olduğu asla anlaşılamaz.

Babaannemin  Aksaray Demirci'de yaptığı gibi kirece yatırılmış  tatlı kabağı, gevrek bir kıvama gelince kireçten çıkarılır. Kabak dilimleri, pekmez küpüne atılıp ağda denilen üzüm pekmezinin  içinde kapkara dilimlere dönüşür. Gevrek bir lezzet haline gelir.

Bağ bereketi üzümünden omcasına, yaprağından şırasına katmer katmerdir. Asma yapraklarından yapılan yaprak sarmasının etlisi olsun zeytinyağlısı olsun parmak yedirtir. Sarması maharet ister ama.

Anadolu kadını, bazlamaymış, yufka ekmekmiş sac üzerinde yapmaya kollarını sıvayıp başının üstüne yemenisinin uçlarını birbiri üzerine çapraz  atarak başlar. Ocağın önüne  bağdaş kurup  oturur. Elinde közleri karıştıracak sopasıyla. Sopanın ucu hep yanıktır.  

Ocaklar, budanmış asma dalları ile tutuşturulur. Çıtır çıtır yanan asma dallarından tüten ince çıtırtılı koku, köy kokusunun ta kendisidir. Ayrık otları da bir daha bitemesinler diye yakılır asma dallarıyla.

Asmaları çok yıllık bitki üzümün anavatanı Anadolu ve Kafkasya'yı da içine alan Küçük Asya. Üzüm, dünyada kültürü yapılan en eski meyve türlerindenmiş. Çok sulanmaya ihtiyaç duymadığından asmaları hemen her toprakta yetişebiliyor. Yamaçlarda bile kolaylıkla büyüyor. Bağcılık haliyle çok eski bir meslek. M.Ö 5000 yıllarından beri yapılıyormuş. Türkiye, bağcılık, üzüm yetiştiriciliği için en uygun şartlara, toprağa sahipmiş. Dünyada oldukça çok ve değişik üzüm türü varmış; 15.000 kadar. Türkiye'de bulunan üzüm çeşidi 1200'ün üzerindeymiş. Trakya'dan İç Anadolu'ya, Ege'den Erzincan'a, Marmara'dan Bartın'a kadar farklı renkte,  tatta, kokuda üzüm türleri yetişiyor.

Bartın'ın kalın kabuklu, içi jölemsi, çok hoş kokulu, bordoya çalan rengiyle Çilek üzümü, Erzincan'ın Cimin üzümü, Aksaray'ın Aşeri üzümü, Ankara’nın Kalecik Karası ile Hasan Dede üzümü, İzmir'in kurutmalık çekirdeksiz üzümü, Tekirdağ ve Edirne üzümleri önceleri dilimli iri yaprakların altında saklıyken olgunlaştıkça buğulu buğulu bakarlar. Kapkarası da, sapsarısı da, bordosu da, yeşili de, benlisi de dizi dizi sıralanmış taneleriyle çiltim çiltim sarkarlar dallarından. Kabukları soyulup kavladığından lif lif olmuş asma dallarının uçları, yukarı tırmanırken kıvrım kıvrım buklelenir. Tevek ya da ışgın denilen bu tazecik kıvrımlı uzantılar yenilir. Mayhoş bir lezzettedir. Baharda asmalardan akan suyun gözlere ve deriye  ilaç niyetine kullanıldığı olur. Aksaray’da Nisan yağmuru tepsilerde toplanıp saçlar o su ile taranınca saçların gürleşip, uzadığını bilmeyen yoktur.
 
Çardakların örtücüsü asmalardır. Altında oturanlara iri yapraklarıyla  gölge eder bir yandan da küpe gibi üzüm çiltimleri sarkıtarak. Renk renk salkımlar, gül ağaçlarına, yediverenlere, begonvillere, hanımellerine nispet yapar kendince. Bir çiçek edasıyla asmalardan salınan üzüm salkımları korukken ekşidir. Olgunluğu tatlıdır. Olgunluğun tadını en güzel üzüm salkımı anlatır bu yüzden.

Kimileyin koruklar, kuşlardan hele de karatavuklardan fırsat bulamaz olgunlaşmaya.  Bazı yemeklerin vazgeçilmezi koruk suyudur. Karadeniz yemeklerinde koruk çokça kullanılır. Turşular korukla ekşilendirilir. Anadolu'da limonun her an ha deyince bulunmadığı eskilerde, evlerin limonu korukmuş. Üzümler, temiz topraklara serilen hasırların üzerinde kurutulur. Ezilip bezlerin üzerinde güneşte kuruyarak pestil; çiğnene çiğnene pekmez; cevizlerin üzeri pekmezle kaplanarak ceviz sucuğu, köfter, bastık olurlar.
 

Ben çocukken Mehmet Dedem “okula gitmeden önce mutlaka kırk tane üzüm kurusu yememi, bunun zihni açacağını” söylerdi. Cebime iğde kurusu ile birlikte mutlaka üzüm kurusu da koyardı. Dedemin ne kadar haklı olduğu artık herkesçe bilinmekte.  Kuru siyah üzümün kan yaptığının da bilindiği gibi.


Peynirle yenen üzüm başlı başına bir yaz öğünüdür. Üzüm, peynir, üstü çıtır çıtır kızarmış taze ekmekli sofranın en adamakıllısı  inşaatlarda kurulur. Bir karton kutu ya da yere yayılan gazete kâğıdı üstündeki az önce bakkaldan alınmış peynir elle bölünmüş ekmeğin içinde üzüme katık edilerek yenir. Zahmetsiz, dertsiz bir sofradır peynir, ekmek, üzüm…

Üzümle yoğrulmuş hayat bir kültür biçimidir. Tarihin her döneminde kabartmalara, bezemelere, resimlere, heykellere, takılara üzüm işlenmiştir. Nakışlarda asma yaprağı vardır; dantellerde üzüm salkımı. Yemenilerde en sevileninden taş baskı desendir.  Yavuklular hep üzüm karası gözlüdür. Atasözlerimiz vardır “Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur” diye. Hasır sepetlerdeki görüntüsü ressamların gözünden kaçmamış hiç.


Eskilerde  omcaları korumak için tek göz bağ evcikleri olan bağ damlarında veya alaçık denilen,  çardağımsı yerlerde geceleyin sabahlara kadar nöbet tutulurmuş. Kirpiler, kurumuş asma yaprakları altında saklanır gündüzleri. Geceleri hışır hışır sesler çıkararak çıkarlar kuru yaprakların altından.


Kaplumbağaların yuvası bağlardır. Bağcılığın, üzümün hayatın ta kendisi olduğu Aksaray'da kaplumbağa ya da halk arasında dendiğince tosbağalar üzerine bir öykü söylenegelir. Bağcılar, üzümü yiyerek hasada zarar verdikleri için bağlarında buldukları tosbağaları birbirlerinden  el örmesi alçak taş duvar ile ayrılmış komşu bağa  atarmış. Bu durum kaplumbağanın keyfini asla kaçırmaz,  “o bağ olmazsa bu bağ olur” der geçer, üzümü yemeye devam ederlermiş. Duvardan öte bağa atılmalar da sürer gidermiş.
 
Düğünler bağlar bozumlarından, harmanlar kaldırıldıktan sonra yapılır. Üzüm hasadı, kırmızı kurdelelerin iğnelendiği beşibiryerde, Reşat altını, bilezik, sarı lira olarak yeni gelinlerin kollarına boyunlarına takılır.

Anavatanı Anadolu olan üzüm asmalarını, denize çıkışı olmayan, sert kış koşullarına sahip, tarım alanı kısıtlı Çek Cumhuriyeti, Avusturya ve Macaristan gibi  ülkelerde geniş  alanları kaplayan  bağlarda karların altında  uyurken görünce çok şaşırmıştım. Macaristan’da sert iklime dayanabilen bir üzüm türü geliştirip üzümü işleyerek büyük gelir kazanır olmuşlar. Macaristan’ın çok bakımlı bağlarını çevreleyen çitlerin üzerindeki kartalların bakışı, güneşin vurduğu kar kristallerinin ışıltısı kadar yakıcıydı.

Bağlar, sofradan düğüne, bağbozumu şenliğine bir hoş kokulu, renkli salkımlar dünyasıdır.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 2006
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

“El Yapımı Vahalar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her hakkı saklıdır)



Paylaş :

22 Mart 2017 Çarşamba

“Çöl Kumuyla Yazılmış Sözcük” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
acemi.demirci@yahıoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

21 Mart 2017 Salı

-Hemşerim, memleket nere? -Memleket mi? Hangisinden başlasam?

Bu çalışmama tema olarak insandan kuşa, kaplumbağaya, salyangoza kadar canlıların kendilerine memleket bildikleri yerlere, yuvalara ait çektiğim kareleri seçtim. 

Memleket, insanın kökü. Damak tadından, şivesine, lehçesine  hatta dış görüntümüze belirleyicisi. Memleket, hele de uzakta olunca bağrı yakan yanık türkü. Şiir ki en güzeli “Memleket isterim” diye başlar. Sacın altında yanan çalı çırpının köyümüze gelindiğini haber veren isli kokusu. Bulvarlar, asfaltlar bittikten sonraki tozlu yol. Buruna çalan bildik yemek kokuları. Selam sabah. Hal hatır. Yolda kimi görsen ya dayıoğlu ya teyze kızı; ya hısım ya akraba. Komşuda pişen yemekten  bir tas da koktu diye yan evlere ikram. Memleket, ana kucağı.

Memleket, henüz beton altında kalmamış değerler. Meralar yok olsa da kırın çayırın ayakta kalabilmeye çalıştığı, horoz sesinden kaz kanadı çırpışına, çocukların hindilere “kabarama kel Fatma, annen güzel sen çirkin” diye tekerlemeler söylediği yer. Memleket hala tekerlemelerin, masalların, manilerin gezindiği ovalar, üzerine pelit ağacı yani meşe gölgesi düşmüş ırmak boylarıdır.

Memleket, tırmanılan incir ağacı. Dedelerin dedesinden kalma zeytinliklerin meyvelerinin kaç kuşaktır kahvaltıda torunlarca yenildiği sofra. Dalından kesilen parçasının  uca yakın ortadan delinip kilitli iğne ile çocukların omuzlarına nazarlık olarak takılan iğde ağacı. İğde çiçeği kokusu. Aşeri üzümlü bağlar. Kâh maviye kâh beyaza boyalı eski demir kapısı gıcırtıyla açılan iki katlı bahçeli evin kadife çiçeği, süsen, horoz ibiği, ortanca, şakayık, leylak, şebboy kokularıyla kucaklayışı.  

Memleketin bazlaması, yağlaması, çörek otlu çömlek peyniri… Ağdadaki yani koyu üzüm pekmezi içindeki kirece yatırıldığı için kıtır kıtır olmuş  ve artık ne olduğu bilmeyenlerce katiyen tahmin edilemeyecek kabak dilimleriyle memlekettir bir memleket. Kendini bildin bileli tattığın  lezzetler, duyduğun sırf oraya özgü sözcükler, kınalı saçlardır.

Memleket, mektup yazılan adres. Sarı kızından, kuzulayan koyuna özlenenler. Memleket harmanda pişen bulgur pilavı, etli yaprak sarması, mantı, tandırda çömlekte pişmiş ‘aaa bakla’  yani kuru fasulye, komşu kızının bizim evin de kızı olduğu yer. Memleket, öz. İç olan her şey. Bizimkiler. Gurbet, dışlanmışlık hissi duyulan yer oysa. Dışarılar. El alem. Şimdilerde doğulan yerlerde yaşanmıyor; büyüdüğümüz yerlerde doyulmuyor…

Yeni tanıştığımız kişilere bir punduna getirip memleketini sorarız ilk, “hemşerim, memleket nere?” diye. İlkten sorulmasa da bu soru üç beş laf, biraz hoş beşten sonra gelen sorudur. Diyelim ki bir otobüs yolculuğunda yan koltukta oturanca ille sorulur. Verilecek tek bir cevap olması beklenir aslında. Ama o cevap nedir? Her zaman kolaycacık söylenebilir mi? Eğer önce şöyle bir duraksanıp sonra “ben aslında” diye başlanıyorsa memleket sorusu en zor sorulardan mıdır o halde?


Memleket doğulan yer midir yoksa kök nereyse ora mıdır? Memleket öncelikle küçük ölçekte kökün olduğu yerdir. Her ne kadar orada doğmamış, büyümemiş olsanız da. Ana babanızın aslı sizi de biçimlendireceğinden kök,  bir ölçüttür.

Bu sorunun cevabı bana zor geliyor. Uzunca olduğundan. “Nerden başlasam” deyip kökten  en uç dala bir  cevap çünkü. Benim için memleket, köklü, dallı budaklı ortalama bir yanıt yani. İç Anadolu’dakinden de önceki  Asya’daki kökten yine İç Anadolu’daki Aksaray’dan filizlenip, başkentten  başlayıp, orta Karadeniz’den Ege’ye uzanan. O zaman “memleket nere?” sorusunun cevabı, bir ağacın  derinlerdeki köklerinden gökyüzüne uzanan dallarına kadar etraflı bir cevap.
 
Ne zaman bu soru ile karşılaşsam ilk cümlem şu oluyor; “Köküm Aksaray”. Evet, bu güzel, pek çok özelliği kimselerce bilinmeyen; ama bilinmemekle kendini bir şekilde gizleyen, ne sırları olan kent. Boz rengin kızıl tuğlalarla dönüştüğü yer. Bağları, peri bacaları, başaklarla dolu bereketli tarlaları, halı dokunan köyleri, cingillere, bakır bakraçlara  koyun yoğurdu çalınan, koskoca bakır kazanlarda pekmez kaynatılan, Aksaray Malaklısı köpeklerini dünyanın bilip de bizim hala Kangal’dan hiçbir noksanı olmayan bu asil köpekleri bilmediğimiz yer. Çörek otlu çömlek peynirinin, saç böreğinin, mantının, yufka ekmeğin, gıramlı bulgur pilavının, yaprak sarmasının, tandırda çömlekte pişen fasulyenin, leblebi tozunun anavatanı. Orası, beş yüzyılı aşkındır  köküm.

Gel gör ki kökümde doğmadım da büyümedim de. Ankara’da doğup büyümek,  asla kökü unutmak anlamına gelmese de ikinci bir kök, kültür demek. Gerçi her ne kadar benim çocukluğumda gördüğüm hele de Annem’in büyüdüğü Aksaray şimdikine hiç benzemeyip apayrı olsa da yemekleri, kültürel ve  manevi zenginlikleri hep aynı elbette. Doğal zenginlikleri her yerdeki gibi yitiyor. Ankara da diyemem memleket olarak. Aslını inkâr olur.  Memleket olarak bir kent adı söyleseniz o bile yetersiz. Çünkü artık o kent değil mahalleleri memleket oldu metropol yaşamında.  

Ankara’dan üç yıl ve çok daha sonraları bir yıl uzak kalmışlığım var. Her ikisi de bakış açısından kültüre etkileyiciydi. Hele üç yıl ortaokulu orada okuduğum Ünye. Biraz biraz Karadeniz havası katmıştır. Hala orada kaptığım ‘açık e’ kullanımını düzeltemedim. Hoşuma da gidiyor aslında Ünye’den kalan bu esinti.

Okul öncesinden beri tatiller İzmir civarında olur, İzmir Fuarı gezilirdi. Otuz yıldır da Çeşme ile enikonu bağımız var. Bir uç  Ankara, bir uç Çeşme. Öyle böyle değil adamakıllı kültürel etkileşim demek bu. Yani memleketleşme bir bakıma.  Böylesi bir durumda “hemşerim memleket nere?” sorusunun cevabı tek bir yer olamıyor. En dipten, kökten başlanıp en uca doğru bir sıralama gerektiriyor.

Bunun en çarpıcı örneği yurt dışında doğup büyüyen ve Ülkemizi bir tatil  yeri olarak gören çocuklarda görülüyor. Bazen Türkçe bile konuşmuyorlar kendi aralarında. Amerika’dan gelen akrabanızın  oğlu karıncayı görünce “ant”, örümceğe de “ömürcek” diye bağırsa da yaz gelip tatil çatınca biliyor ki bindiği uçak Türkiye’ye inecek.

Avrupa’da sokaklarda, caddelerde sıkça Türkçe duyarsınız, içiniz kabarır. Kulağınız bayram eder. Türk mahallelerinde bazı karakteristiklere rastlayınca gülümsersiniz. Mesela balkonumsu pencere önlerindeki demirden korkuluğa atılan yolluk gibi. Sokakta oynayan çocuklar gibi.

Diyelim ki Bulgaristan’dasınız. Ve karşınızdakiler oralı. Ama tanıdık izler görürsünüz o ortamda. Masadaki su, testilerdedir. Aksaray köylerinde  testilerin üzerine bakır maşrapa geçirildiği gibi bardak niyetine, orada da pet şişelerin üstüne plastik bardaklar geçirilmektedir. Gülümsersiniz.

O zaman memleket vurgusu gepgeniş yelpazede tarih kokarak gelir ruhunuza. Aklınıza da bir şiir gelir. O müthiş şair Cahit Sıtkı’dan;
“Memleket isterim /Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;/ Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.”
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;/Kış günü herkesin evi barkı olsun……. diye öncesinde de sonrasında başka dizeler olan.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.03.2017, 11:21

Paylaş :

20 Mart 2017 Pazartesi

Kahve Dumanı

Duman, en çok dağ başlarına yakışır. Adı bile değişir yükseklerde. Sis olur, başı dumanlı dağ olur. Kentlerde pusa döner. Bacaların kustukları istir. Pistir.

Bazen insanları da sarar duman. Başlar dumanlanır. Ozanların sazları eşliğinde söze dönüşür. Sesli mürekkep olur. Çığrılır, söylenir. Atışmaya kadar. En çok sevdalı dizelerle. 

Duman, kendince bir lisan. Dağ başında anlattığı başka,  yukarıdaki temiz hava ile şehrin arasına gerine gerine set çekerken kirli havaya esir ederek yaşattığı, soluttuğu başka. İçlerinde yangın olanların hali de görünmez duman. Çözümler duman altı; çaresizlikler duman duman tütmekteyken.
 
Kızılderililerin mektubu da dumandan. Yangının habercisi de duman. Gönderenin ucundan tutuşturup da herkese selamla başladığı sözlerine gelmeden söndürdüğü mektup, yazanın da alanın da halinin tütmekteki bacalar gibi dumanlı olduğunu gösterir.  

Ne mor dağların başındakilere ne de metropol isine benzer bir duman var ki, incecik. Dağ başlarındaki sisin yanında kâğıttaki kurşun kalem çiziği olamayacak kadar cılız bir tütüş onunkisi. Titrek. Göze en hoş gözüken oysa.

Metropol demek, koca bir öğütücü. Değirmenlerin oburu. Ne bulursa öğüteninden. Ne yel değirmenleri ne su değirmenleri gibi buğdayından mısırına öğütmez de üstelik. Zamanı öğütür  ilkin. Çarçur eder. O öğütülmüş zaman çuvallara filan da doldurulamaz. Çuvalın seyrek gözlerinden daha öğütülürken dökülür gider anlar, anılara.

Üzerine beton döküldüğünden artık ne bahar çiçeği ne yaz  gülü ne sonbaharın kasımpatıları açamayan topraklara dönmüştür metropolde zaman. Kalıp kalıp kesilen buza dönmüştür belli saatler belli işler için. Bir kalıp diyelim ki iş saati çerçevesidir. Gidiş geliş yollarında harcanacak vakit, o anlar için dondurulmuş  başka bir kalıptır. Geriye pek bir şey kalmaz zaten insanlara zaman adına. Kaldıysa  da  hangi iş için kullanılabilecektir, akıllar eremez. Yetmez.

Uzaktan sis altında  pek seçilemeyen bir devin ağzı gibi görülen metropolde hayat erken başlar. Kentler alabildiğine genişlerken yirmi dört saatlik gün hep yirmi dört saatte kalır; ama daha daha genişleyen metropolün bir ucundan bir ucuna gitme süresi  hep artar. İş, öğrenim hayatı ya da her nasılsa öylesinden bir yaşam biçiminin başlama ve bitiş saatleri, o günün en büyük buz kalıbıdır her zaman. Donmuş zaman olduğundan üzerinde ne çiçek biter ne güneş altında bir parkta ördekler, kuğular, sığırcık kuşları seyredilerek oturmak mümkündür.  Günün belli aralıkları, başka hiçbir şey yapılmasına izin vermeyecek halde betonlanmıştır.

Böylesi anlar,   çorak topraklara benzer.  Daha gün ağarırken başlayıp gün battıktan sonra evlere girene dek işe, okula, uğraşa adanmış saatlerin yüklediği yorgunluğun atılması bir yana yeni yorgunluklara kapı açılacaktır evin kapısıyla.

Güne insanların kendi isteğiyle değil çalar saatin öyle istemesiyle lav ırmaklarında yıkanırcasına yanan, uykuya aç  gözlerle başlanır malum. Gözlerin açılması güya güne başlamak olsa da,  açılmamış çok şey vardır  henüz kavrayıştan hareketliliğe. Yani yalnızca göz açmakla  kalan uyanış, tam anlamıyla uyanmak değildir sabahın  saat beş buçuğunda mesela.

Metropol çalar saati beş buçuk, hadi bilemedin en geç altıda gürültüyle tepinir. Horozları sevmeyen  metropolde çalar saat, horoz sesi yerini almıştır.   O ses ile ha bire ruhsuzca koşturan,  çoğu robot gibi otomatikleşmiş metropol insanının yemek yemesi bile telaştır, ayaküstü, ekmek arası gibi atıştırmalıklarla.
 
Mega kentlerin yolları çiledir. Bir bakarsın yarısı gelmiş kalan yarısının kaç katı  hatta daha çoğu hala gelememiş metrosundan dolmuşuna, otobüslü yollarından gizli buzlanmalı yollarına zamanın törpüsüdür bir yerden bir yere gidiş. Dolambaçlı yollarda sabahın  erkeninde  okullara, işlere, oraya buraya  servisinden otobüsüne taşıma yapan araçlar, başları camlara dayalı halde uyuklayan insanlarla, çocuklarla doludur.

Daha nereye kadar genişleyeceği bilinmeyen metropoller sonunda sınırları birbirine  bitişeceğinden dev birer mahalleye dönüşecek,  metropollerin artık mahalle olmasıyla da koca ülke de tek bir kent haline  gelecek düşüncesi kaygılandırır bazen.  

Bunca ruhsuzluk, kendini unutmuşluk içinde tek bir şey vardır ki metropol yorgunu insanların gözlerindeki yanmayı unutturur. Kokusuyla, dumanıyla günaydın diyen en içten şeydir o. Gülümseyişi buğulu, kendince aromalı. Tek keyiftir, kendine özel saati bile vardır onca vakitsizlik içinde. Ortaklıkta dolaşırken bile üstten atılamayan uykulu  halin kilidini açacak tek anahtar, tek  başvuru kaynağıdır o; Türk kahvesi.

Sabahın yedi otuzunda duraktaysanız kahvaltı bile yapamadan güne başlamışsınızdır çoklukla. Hafta içi kahvaltıları geçiştirmecedir. Kimisi bir poğaça ve yanında çay ile kimisi nefis kokusuna dayanamadığı bir simit ve üçgen peynir ile kahvaltı eder. Nerede maydanozundan tere otuna yeşillikler, söğüş domates, salatalık, biber, peynir çeşitleri, zeytinler, yumurta ya da omletler, hatta aceleyle tavada yapılmış birkaç dilim  börek, cızlama yani krep ya da tostlar… Böyle bir kahvaltı hafta içinde metropolün midesindedir ancak, koşturmacadaki insanların midesine simit girer, girse girse ancak.

Kahve ne komşular arasındaki on bir buluşması, ne adamakıllı bir kahvaltının pencere kenarındaki rahat koltuktan üstüne  dışarıdaki telaşı keyifle izlemenin  vazgeçilmezi ne de uzun zamandır görülmemiş arkadaşla sohbetin katkısıdır artık. O uzun boylu keyifler eskidendi. Ve hakkıyla keyifti.  

Keyifler artık ayaküstü. İki arada bir derede. Kahveyi bile anlamından, ekseninden kaydırıp başka yörüngeye çeken metropolün yörüngesinde savrulurken  o eskilerdeki gibi sohbetli, höpürtüleri dinlenerek yapılacak kahve keyfi hayalini kurmanın bile hayali yapılamaz oldu.


Metropol, kahve keyfini bile yontmuş biçmiş kendince bir hale çevirmiş şimdilerde. Metropolde kahve keyfi, daha çok uyanma eşiğinin aşılması anlamına gelir. Gözlerin açılması anlamına gelen çalar saat sadece ayaklandırıcıdır sabahları. Oysa kahve, açılmış gözlerle dalınmış uykudan uyandırıcıdır. Çalar saat gibi sadece ayaklandıran değil,  sessiz ve gerçek uyandırıcıdır.
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.02.2017

Paylaş :

Hoş Kokulu Renkli Salkımların Dünyası: Bağlar

"Hoş Kokulu Renkli Salkımların Dünyası: Bağlar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci