30 Mart 2017 Perşembe

Yokuşu neşelendiren bahar dalı


Yalnızca üç beş çiçek açmış genç bir fide. Mevsim bahar ve o çiçeğe durdu. Belki de vereceği ilk meyvelerin çiçekleri de kadrajımda kare oldu.

Bu kare, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.03.2017, 22:36
Paylaş :

Beyaz Örtüden Yeşil İpeğe; Mevsim Bahar Yani

Bahar, takvim olarak mevsimde. İklim kâh bahar kâh sonbahar. Kuş geçti evet, ama bahar hala tam olarak gelmedi.


İlkin yağmurlar. Bulutlar koyu ve kara; ama yağmur dökmüyorlar öyle ağaçların kana kana içeceği. Arada atıştırdığı oluyor o kadar.


Arka tepelerdeki şamdan çamların çoğu kurudu bu kış. Yazın sulananlar değil, çoktan tutmuş ve en ön silsilede yer alan üstelik de hayli boylanmışlar. Onlar da sulanıyordu hafta sonunda. Hala sağlam kökleri vardır  umarım.


Tepelere her sene  yeni fidanlar fazlasıyla dikilir. Bu sene de dikilecek ki yerleri açılıyor gibi geldi bana.


Boz tavşanlardan biri geçenlerde sabahın beş buçuğunda arka bahçede sekiyordu. Fotoğraf makinemi almak için içeri girip yeniden balkona çıktığında ortada yoktu.


Keklikler sabah akşam ötüyor, ormanın çevre çitinin bir o yanında bir bu yanında dolanıyor.


Bu sabah yokuşu inerken yapımı hala yarım  sitenin çevre çitine arkası bana yani yola dönük halde konmuş bir kara kızılkuyruk ötüyordu J  Kuşdilinden günaydın diyordu bence J  O kadar yakındım ki kaçmamasına şaştım.  Ben çite birkaç metre kalacak mesafede yaklaşmışken bile kaçmadı. Tanır beni ne de olsaJ Aramızda üç metre bile yokken


Birden döndü ve çitten havalanıp yere  doğru uçtu. Hemen yamacıma konacak sandım. Tam birkaç karış mesafe vardı aramızda önümden uçarken.  Bana bakarak yerden uçtu, önümden geçip. Gösteri yaptı sanki alçak uçuşuyla J


Ağaçların dalları patlayalı çok oldu. Erikler, kayısılar çoktan çiçeklendi. Kirli beyaz çiçeklerin o güzelim kırmızı kahverengi karışımı renkli kılıfları, beyaz çiçeklerin diplerinde sürme sürme gözüktü.

 
Saçları yeni çıkan bebeklerin başını andırıcasına  cılız mı cılız, koyulaşmamış yeşilleriyle ufaktan otlar belirmeye başladı. Şu an biçilmiş çim gibiler. Sonra her biri bir başka ota dönüşecekler. En çok ayrık olacaklar. Kokulusundan dikenlisine bezeyecekler her yanı.


Her yan? Yok, yok… Her yan değil. Toprağın olabildiği yerleri sadece. Malum artık toprak  değil beton her yan!!


Balkondaki Ayaş çilekleri çiçeklendi. Marketten alınma demetin uzun saksılara diktiğim köklerinden yeni yeni yapraklar vermeyi hiç ihmal etmez tere ve roka. Isırgan da bitivermiş bir yerlerden. Otlu omlete kattım en son birkaç dal. Mutfak makası ile kestim, eldivensiz. Süzgece aldım. Sıcak suyun altında tutunca dikenleri ısırmaz olur artık ısırganın. Ancak gövde dikenleri daha inatçıdır.


Sıcakta rahatsız etmesin diye bir numara büyük çizmelerim de hazır çamura, suya bulanmaya. Ama biraz bekleyecekler galiba. Kullanılacakları yere kadar. Şöyle böyle yedi yüz kilometre öteye yolculuk sonrası. Vakti var yani.


Bahar bu, ötesi yaz. Ama güzelliğinde öte yok, beri yok. Öyle bir güzellik ki bahar ve öyle de kısacık ki… Bu yüzden baharı en erken geldiği yerde karşılayıp ardından daha içlere, İç Anadolu baharına gelmeli. Bir bahar biterken yenisinin başladığı yere. Bir kez daha karşılamalı baharı içlerde.


Sonra doğuya kaymalı. Orada da karşılamalı baharı İç Anadolu baharı sonlanırken. Nisan ortası, sonları. Mayıs gibi. Hazirana kaymış hatta. En son Iğdır baharının o muhteşem güzelliğiyle baharı her irtifada, her iklimde her bölgede tekrar tekrar yaşamalı, doya doya. Günleri, ayları, hayatı, mevsimleri uzunca  bir süre bahar yapmalı.

Bu benim hayallerimden biri J
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.03.2017, 19:48




Paylaş :

İyi Kandiller.

Edilen duaların bir dahaki Kandil’e tekrarlanmasına gerek kalmayacağı iyi Kandiller dilerim.

Regaip Kandilimiz mübarek olsun.
Paylaş :

28 Mart 2017 Salı

El Yapımı Vahalar

Mirastan bahsettiğim bu çalışmama tema olarak hepimize, dünyaya miras kalan kültürel değerleri  seçtim.

Gazetedeydi dün. Avustralya’dan bir haber. Aileden miras kalan arazide dolanırken manzarasına hayran kaldığı bir mağaraya rastlayan adamın  burayı eşsiz bir eve dönüştürmesine ilişkindi. Yazılmalıktı yani.

   

Tek karış toprağın gözükmediği öylesine ormanlık bir dağ silsilesinde birdenbire beliriveren mağara ev, sarp kayaların üstünde. Katman katman kayalar, kademeli bir yar halinde inişli. Her yanı ağaçlarla çevrili mağaranın. Yukarısı masmavi gök,  etraf alabildiğine orman yeşiliyken aniden girişe dönüşmüş bir kaya ağzı, saklı mağarayı ele veriyor. Bugüne dek doğanın tam göbeğinde kaç vahşi hayata yuvayken şimdi uygarlığın eli değmiş olsa da tek bir özelliğini yitirmeden insan yuvası oluvermiş.
 
Tepesindeki dallanış biçimiyle ağaçlar ilkten, gravürlerde, tablolarda, eski kartpostallarda ve Yeşilçam filmlerinde kalmış İstanbul tepelerini süsleyen fıstık çamlarını andırıyor.  Ancak sanırım değil fıstık çamı, çam cinsi bile değiller.

Mağaranın önceki halinin resmi yoktu. Boydan boya cam, muhtemelen genişletilmiş giriş, ortasından taş bir sütunla desteklenip kemerli hale getirilmiş. Bir de galiba çelik metal direkle desteklenmiş.

Bir şeyin özüne sadık kalmak her şeyin ilk ilkesi olmalı. Bir mağarayı eve çevirirken mesela,   bunu unutmamak, mağara karakteristiğini bozmayacak en temel şeylerden. Belli ki Avustralyalı arazi sahibinin mimari, sanat ve doğa hakkında bilgisi var. Yoktuysa bile en azından fikir sahibi. Bir mağaranın, bir mağaraya en yakışır şekilde eve nasıl döndürülebileceğini sorup araştırmayı akıl edecek kadar sağduyu sahibi  olduğu hemen anlaşılıyor. Zira resimlerdeki evin hiçbir kalırı yok bildiğimiz evlerden; ama bakınca atmosferi mağara.

Mağaralar, tarih boyunca insanlara ev, kış uykusuna yatan hayvanlara, yırtıcılara ya da korunaklı yuva arayan canlılara  barınak olmuş, malum. Ve hayli gerilere tarihlenen zamanlarda mağara insanları, mağara duvarlarına resimler çizmişler. Binlerce yıl öncesindeki yaşam biçimini, avlanmayı betimlemişler.  Resim sanatı, mağarada doğmuş diyebiliriz belki de.

Mağara sahibi Avustralyalı, işte bu çok ince ayrıntıyı atlamamış. Duvarlara eski çağları çağrıştıran birebir kopya değil; ama bakınca akla ilk o dönemleri getiren resimler çizdirmiş. Diyelim ki o çağlarda beslenebilmek için avlanması gereken eli mızraklı insan çizimi, mağaranın  vurgusu da bir yerde. Haliyle Avustralya yerlisi niteliklerini taşıyor duvar resimleri. Kavramlardaki uyum büyüleyici. Boya badana da olmayacaktı tabii ev mağaraysa aslında.

Mağara insanları mağaralarında ne kullandıysa çoklukla o malzemelerin kullanıldığı göze çarpıyor resimlerde. Diyelim ki alüminyum,  pirinç doğramalar, kapkara camlar, desenli seramikler filan yok. Taş ve ahşabın doğallığında dekor. Aslına uygun bir suret gibi. Yine de şimdinin olmazsa olmazları da göze çarpıyor kenarda köşede elbet. Elektriği de suyu da olan  mağarada manzaraya karşı içilecek kahveler, çaylar için su ısıtıcısı bekliyor. Aykırı kaçmadan. Zira kendi kavram bütünlüğü içinde mağara  yutmuş bu küçük detayları. Tek, buzdolabının beyaz kapısı  göze batıyordu. O da görmezden gelinebilir zamanla, göz alıştıkça.

Mağaralar tek cephelidir, biliriz.  Işık alacak, pencere olacak tek yeri girişidir. Ve giriş baştanbaşa gepgeniş açıklıkta. Çift camla kaplı. Ki bu soğuğu engelliyormuş. Camlar, hem kırılmalara karşı güvenli olabilmesi hem de soğuğu geçirmeyecek geçirgenlikte olabilmeleri için elbette çok kalın olmalılar. Kaç milimetre ya da santimetre kalınlıkta oldukları bilgisi verilmiyordu; ama yeterince koruyucu oldukları kesin.
 
Kimi örtülerin posttan olması sanırım  mağara çağına ters düşmemek için.  Bakarken  burucu olsa da postların mağara dönemi kavramı yaklaşıma  uygunluğu da ayrı bir tezat doğaya bu denli uyumdayken. Evet, o çağ insanları yünden İskoç battaniyeleri kullanmıyorlardı kırmızılı mavili, yeşilli büyük ekose desenli.

O kalın camların ötesindeki manzara, dört mevsim değişken olsa da hep  aynı tabloya bakmak gibi. Duvarlarına tablo asmaktan hoşlanan çoğu insanın tercih ettiği görüntüleri andıran camın ötesi, doğanın  tuvali. İmzasının asla bir insana ait olamayacağı eser.

Tablo, neredeyse iki renge boyanmış. Yeşil ve maviye.  Siyaha çalanından fıstıki yeşiline; boncuk maviden gece mavisine. Cenneti düşündürüyor o görüntü. Ve arazinin sahibi belli ki mağara çağı insanları gibi yabani hayvan avlamıyor şimdilerde; ama usta bir manzara avcısıymış.

Bir kiriş mi demeli sütun mu, onunla ikiye ayrılmış kemerli girişte dökme demirden bir kuzine. Bu da normal. Çünkü mağaralar derinlik sahibi hacimlerdir. Bir girişleri  hava alır, güne açılan penceredir. Dolayısıyla mağaranın diplerinde gaz sızıntısı, birikmesi istenmez haliyle. Mağaranın üstündeki havalandırma, baca filan da  aykırı kaçmayacak görüntüde.

Jakuzili banyoda çöp kutusundan lavabosuna kadar taş oyma. Yontusu kolay  yumuşak taşlara, kireç taşlarına benziyor ilkten. Öyle ahım şahım olmayabilir nakışlar; ama mağara kavramına çok uygun taştan gereçler yaklaşımı. Şirin, doğal ve tarih kuyusunun  en derinlerinden gelen  bir şarkının ezgisi dolanıyor sanki her yanda.

Mağaranın seyir terası kıvamlı bahçesi de var girişinde. Genişçe. Yara, yani uçurumsu altlara bakan  kenarları çitli. Karşılardaki dağ silsilesini ve ormanın kuşbakışı seyri harika olmalı. Yüksekçe demir korkuluğa kolları dayayıp uzanıp giden ormanın gökle buluşmasını izlemek, solunan havanın tadı sanırım hiçbir sözcük ile anlatılamayacaktır; ama solunarak anlaşılması da inanılmayacak bir anı deneyimlemek olacaktır.

Zemin, iri taş karolarla döşenmiş. Farklı renklerle hareketlenmiş. Ancak renkler mağaranın kendi rengiyle uyumlu. Aykırı kaçacak, mağara ortamına uyumsuz şeyler kullanılmamış asla. Eşya doldurulmamış tıklım tıkış. Mağaranın ışıklandırması duvara yerleştirilmiş aydınlatıcılardan. Avizeymiş, abajurmuş temaya uzak hiçbir  şey yok. Mağara evde  kalmak isteyenler de unutulmamış.  Gecesi dokuz yüz atmış dolar karşılığında kalınabiliyormuş.

Ormanından vahşi hayatına, tarlasından dağına, gölünden denizine ayağımızın değdiği yerleri yok etmek değil, elimizin değdiği yerleri bozmadan insanla uyumlu hale çevirmek ile  taçlanacak çabanın taçtaki  en kıymetli orta taşı gibi duruyor bu haber. Miras kalan mağarayı  mağaralığından çıkarmadan, özünü bozmadan bulunamayacak  eve çeviren Avustralyalı adamın çöle dönmekteki dünyanın bir yerindeki ormanda vaha oluşturması haberini okurken aklıma doğa tahripçileri ve mirasyediler geldi. Bir Aksaray atasözünü çağrıştırarak…  “Benim oğlum akıllı; malı ne etsin; benim oğlum deli, malı ne etsin”.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.03.2017

Paylaş :

Çöl Kumuyla Yazılmış Sözcük

Şimdilerde herkesçe ve sıkça, belki de her an, hissedilen bir özlem var. Eskilere özlem… Bu yüzden hayli geçmişe dayanan konuları, mozaikleri, yontuları seçtim çalışmama tema olarak.


İnsanları yakıp kavuran duygulardan biri de  özlem olmalı. Özlem çeşit çeşit. İnsana, doğaya, sılaya, eskilere...

Sıla özlemi öyle bir özlem ki baş edilemediğinde hastalık olur. İsmi de “ev özlemi”. Bu nasıl bir hastalıkmış, neymiş dedirtmeye gerek duymaz. Adı, hastalığı da hastanın derdini de tanımlamaktadır zaten. Dert, sılaya; yani eve; yani memlekete özlem. İngilizcesi “homesickness” sözcüğünü yeğleyenler de var! Oysa hangi sözcük sıla özleminden daha öte tanımlayabilir bu özlemi…


Bir kız çocuğunun alınmasını hep istediği oyuncakçı dükkânındaki bebekten, haylaz bir oğlanın gözünün olduğu damperli kamyondan, kaykaydan başlar çocuklukta özlem. Hayatın her  yaşında hep bir şeylere özlem var aslında, maddisinden manevisine, insanından  ütopik olanına, mütevazısından  görkemlisine, irisinden ufağına. Ulaşılmak istenilip özlemi çekilen şeylerin kimisinin bedeli yalnızca para. Okulda arkadaşının ayağında gördüğü  pek ünlü markalı ve pek pahalı spor ayakkabısını  babasına aldırtmış çocuğun bir özlemi o an bitmiş yenisi ya da yenileri hemen devreye girmiştir. Bu kez de tabanı ışıldaklı ayakkabı özlemi çekecektir  istediği spor ayakkabısı artık ayağında olan çocuk. Bu tür özlemler duygusal özlem gibi görülebilse de aslında başkalarından geri kalmama, güç göstergesi, saygınlığın, beğenilmenin farklı ölçütlerle  algılanması sonucu  ortaya çıkıyor daha çok galiba.
 
Benim bildiğim, özlemin en büyüğü toprağın yağmura olan özlemidir. Yağmura doymuş tarlaların dolu olgun başaklarla taçlandıktan sonraki,  hasat sonrası özlemi, tanelerin yeniden buğday, yulaf, çavdar, burçak başağı olacağı günlere duyduğu özlemdir. “Burası Huş’tur, yolu yokuştur/ Giden gelmiyor, acep ne iştir?” türküsünü yakan yaban ellerindeki esirlerin  ne var ne yok her şeye, yurduna özlemi, belki hiç bitmeyecek bir özlemdir. Kendileri değil; ama türküleri o özlemi yanık yanık anlatacaktır yüzyıl sonra bile.


Özlemin tırnakları yüreği çizip iz bırakmaya başlayınca  haller başkalaşıyor. Kimisi kendi başına kalıp yanan yakınan, söyleyenin de dinleyenin de ağladığı, çığlık çığlığa, müzikten çok eziyet denilebilecek, cendere denilebilecek şarkılar dinliyor arabesk nağmeli. Kimisi şiirler yazıyor anasına, karısına, nişanlısına, sılasına. Kimisi suskun; gözlerini yere dikip oturduğu yerde oturup kalıyor. Ne görüyorsa artık gözlerini diktiği o halıda, taş zeminde, parkede… Neye bakıyorsa gördüğünün yerine…  
 
Özlemek, özlenilenden mahrum kalındığında ortaya çıkar, malum. Ama yakınlardayken de özlenilenler olduğunu şairlerden duyuyoruz. Onlar, yanı başlarındakileri  de özlerlermiş. Şairlik zor iş. Şair olmak yanardağ olmaksa, özlem de içteki ateş, kor o zaman. Her patlama da bir şiir belli ki. Lavlar dizelerde akarken. Sözcükler kor kor yanarken. Özlem de şiirin has gıdası.

Bugün bir kamyonun arkasındaki yazı ilişti gözüme. Henüz dillere düşmemiş bir yazı. Hani şu “İleride mutlu günler göreceğiz demiştin. Daha ne kadar gideceğiz” gibi esprili de değil; ama düşündürücülerden. Diyordu ki o kısa yazıda “Nasip, vaktin esiridir.”

Yani diyordu ki özlemle beklediğin her ne ise o sana nasip olacaksa bile vakti gelmeden olmayacak. Nasip, nasip olma vaktine kadar özlem hanesinde kalacak; vakti geldiğinde mutluluk hanesine bir çizik atılacak. Kamyonun arkasındaki kısa yazıda, gideceği yere çarçabuk gitmek için kamyonu pervasızca sollayanlardan, yollarda kim bilir hangi düşüncelere de yolculuk edenlere kadar bilgece bir gizli sabır öğüdü vardı. Özlemin yoldaşı sabır anlaşılan. O yazıdan sonra artık kamyon arkası yazılara dikkat kesilir oldum.

Şarkıda, şiirde, yazıda ne kadar güzel özlemek bile; dizedeyken ayrı burucu, satırdayken ayrı büyülü. Ama ya çekenler için… Onlar için kızgın çöl kumlarında oradan oraya savrulmak olmalı. Susuzluktan karakmış halde. Su aradıkça  vahalardan uzaklaşmak olmalı. Çölde bir yudum su bir yaşam anlamındayken, kurumuş ağızlara su yerine dişler arasında çatır çutur ezilen kumların dolması olmalı.  Rüzgârla savrulan kum tanelerinin  iğne uçlu tokatlarının çatlamış ellere, yüzlere ince uçlu ok gibi saplanması olmalı.

Özlem insana, bir kişiye duyuluyorsa böylesi özlemler içinde olanlardan birinin duyumsadığı diğerininkine benzemez. Benzemez çünkü özlemin de rengi vardır. Askerdeki oğlunu bekleyen anne ile askerdeki oğlanın nişanlısına duyduğu özlem, özlem olmakta aynı olsa da melodisi farklıdır. Ananın, oğlanın ve nişanlının söylediği türküler bunu en iyi anlatan öykülerdir.

Yani özlemlerin açıldığı pencereler farklı; ama özlem penceresinden içeri sızan kızgın güneş ışınları hangi yüreğe değse yakıcılıkta aynı elbet.

Her yaşın özlemi apayrı… Her yaşta erişilmek istenilen şeyler farklı.  Gençlikteki özlemlerini kanıksamış ve onlara kavuşamamış, hiç kavuşamayacağını da çoktan anlamışlar şimdilerde gelecek kuşaklar, çocuklar, sanat, doğa için yapılacak şeylere özlem duyabilir. Yolu beklenen birinden, atanmış bir öğretmen olmaktan, on seneye kalmadan evi yenilemek gibi belki de artık aklı havada gibi gözükebilen şeylerden el etek çekilip hayvan hakları, denizinden havasına, şehrine, ormanına

kirletilmeyen daha temiz bir çevre, her çocuğun okula karnının tok gitmesi, üniversite öğrencilerinin bir gündeki öğününün üç simit olmaması  gibi başkalarının mutluluğuyla mutlu olunacak, doğanın keyfini kaçırtmadan tadını çıkaracak şeylere eğilme yoluna gidilebilir.
 
Hayat, özlenilen, özlenilip erişilmiş  ya da asla ulaşılamayan şeylerle sürerken bir saat geliyor hiç özlenmeyecek sanılan anlara, eskilere hasret duyuluyor. Düşünceler, hayatın eskici dükkânına sıkça ziyarette bulunuyor. Güneşte kurtulmuş zamanlar nasıl da anılıyor, adına nostalji denilerek. Eskilerin şimdilerden  daha hatırnaz, insancıl, hal hatır sormayı bilen, selamlı sabahlı günlerinin değeri o zaman belki hiç bilinmemiş olsa da  şimdilerde nasıl biliniyor nasıl… Bugünün tat vermez her şeyinden kaçacak bir sığınak olarak şarkısından taş plağına, tavan arası sandıklarından fotoğraf karelerine özlem gidericiler olarak dört elle onlara sarılıyoruz bazen.
 
“Anlatsam hayatım roman olur” diye düşünüp roman ciltleri dolduracak yaşamını  yazarak ne kadar ödül varsa silip süpürüp evinin baş köşesindeki kitaplığa dizme hayali kurmuş olanlardan  değil kitap yazmak henüz hayat öyküsüne dair  tek satır yazamamışların artık tek özlemi de  vakit bulup da roman gibi hayatlarını yazmış birilerinin  anlattıklarını, kitaplarını okumak olabiliyor.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.08.2016


Paylaş :

GÜMÜŞİ IŞILTI

“Gümüşi Işıltı” alı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

“Sudaki Akis” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

26 Mart 2017 Pazar

Havuza bu kadar yakın olup da bir yudum suya bu kadar uzak oluşun bakışı!

Havuza bu kadar yakın olup da bir yudum suya bu kadar uzak oluşun bakışı!
Dün, Ankara.

Fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.03.2017


acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci