8 Nisan 2017 Cumartesi

At kestanesi dalları patladı, çiçeğe duracak yakında

Ankara caddelerinin ağacı at kestanelerine bahar değdi.

Birkaç gün önce çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.04.2017,

Paylaş :

Deep Tone'dan; Marka Mimi

Deep Tone bir MİM hazırlamış. Marka mimi. Kolay ve kısa. Okurken daha cevaplanacak bir MİM. Herkesi de katılmaya davet ediyor.  Ben de cevaplamak istedim.
Ulaşmak isteyenler için;



1. En sevdiğim giysi markası : Rahat, kullanışlı giysiler için kotundan yağmurluğuna benim tercihim Mavi Jean. Çokça uğradığım yer. Diğer giysilerde vazgeçilmezim mi? Yargıcı J

2.Tercih ettiğim gıda markası: Torku



3. En sevdiğim telefon: Bu cevabı bir haftadır biliyorum. Çünkü daha önce elimde internetsiz de olsa iphone varken farkında değildim. Şimdi değişti telefonum ve “bir an önce bu eskise de yeniden iphone alsam” diyorum. Resimdeki telefon da o telefonum. Ben sevmediğim gözlüklerimi de en yüksekten düşürüp kırarım. Alışamazsam bu yeni kitap boyutlu telefona ki gerçi sevmeyeceğim kesin de, benimsenmemiş gözlük muamelesi görecek sanırım J))))
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.04.2017, 08:57
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

7 Nisan 2017 Cuma

Yemeni Kenarı Oyası Gibi Yeşil Sürmeli Yol


Bahçeleri, at kestanesi ağaçları derken…



Bahar gelince en çok bahsettiğimiz konu haliyle doğa. Denizin zaten hayal bile edilemeyeceği Ankara’da şelale, nehir, aman aman bir göl olmasa da yeşil deniz var her yerde.



Gördüğüm en yeşil kent değil tabii ki Ankara;  ama yeşil diye bilinen pek çok kentten çok daha yeşil. Bursa’dan mesela. Tabii ki İstanbul ve İzmir’den.



Bahsettik; ama yazı ile. Yazı, hayal gücünün yettiğince göz önünde. O zaman sıra, ormanlandırma, ağaçlandırma ile bambaşka bir renge bürünen bozkır kentinin  bozdan yeşile kare kare geçisinde.



Yol boyunca  ormanlandırma vardır dönüşte. Servisten çekebildiğimce çektim. 



Hareket halinde çekilmiş kareler. Pencere gerisinden. Görüntülere yansıdı elbette bu şartlar.



Çevre yolu boyunca sürüp giden ormanlandırma, yeşil bir sürme. Yemeninin kenarındaki yeşil oya. Benim kadrajımda da  o an, o kare!



Yokuşu kolaylayınca ilerden çiçekli bir badem ağacı gülümser yan siteden. Dün durup onu da fotoğrafladım.



Ve blok merdivenleri… Bahçedeki badem ağaçlarının çiçekleri, yollara gül olup dökülmüş…


 Badem ağacı anladı duyulan memnuniyeti.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.04.2017, 22:30
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci













Paylaş :

6 Nisan 2017 Perşembe

Ankara Caddelerinin Ağacı: At Kestanesi



Kestane gerçekten. Ama yenilmeyeni. Dağlarda yetişen, kışın kestane kebap olan meyveden hiçbir farkı yok görüntüde. Ağacı da öyle; birkaç küçük ayrıntı dışında. Şöyle, dağlardaki yenilen kestanelerin ağaçları çok daha zarif. Ve pembemsi püskülleri var. Çok yakışıyor. İncelik veriyor ağaca.


Meyvesi, sanki deniz kestanesinin dışını andıran dikenli kılıfta saklı. Sonbahara doğru o kılıflar çoklukla çatlayarak dalından kopar. O sıra kimseler yollarda at kestanelerini altına aralarını park etmezler. Arabanın tavanında kendince bir göçük oluşturacaktır çünkü.


İki kestane olur çoklukla dikenli kılıfların içinde. Yollar dökülmüş at kestaneleriyle dolduğunda at kestanelerini toplarız. Bunun bir nedeni var. Giysi dolaplarına konulduklarında güveye engel olur. Hoş güve filan  yok bile şimdilerde; ama yine de dolapların içine birkaç kalıp sabun ve at kestanesi koymak içi rahatlatır.


Ayrıca odada bulundurulduğunda da bazı konularda faydalıymış. Tam hatırlayamadım yararlı geldiği şeyleri. At kestanesi ağacını çektiğim kareleri ararken hayli yorulduğumdan belki. Kocaman yapraklar arasından ters çanlar gibi yükselen kocaman beyaz çiçekli ağaçlarının çok evvelce  çektiğim  resimlerini bulmak, ondan önce de boşalması aslında hemencecik yeniden dolması anlamına gelen bilgisayar masa üstümü temizlemek kolay olmadı…

 
Sonbaharın eşiğindeyken ağaçlardan yollara dökülmüş at kestaneleri araba lastikleri altında ezilir. O ezilmiş görüntü, arabaların üstüne düştüğünde tavanlarını ezdiği görüntüden  başkadır.


Mutlaka etrafta bir kapta -ben tahtadan oyma olanları tercih ediyorum- at kestanesi bulundurmak  hem yararlı hem de görüntüsü güzel.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.04.2017, 22:06







Paylaş :

5 Nisan 2017 Çarşamba

“Gözün Yetmediği Ufuklar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.04.2017
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

Süs eriğinin çiçekli dalı

Ankara’da yeşil ağaçlar arasından bordomsu kahverengimsi yaprakları, pembe çiçekleriyle baharda uyanan süs eriği ağacı çiçekleri.

Fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21:15

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

4 Nisan 2017 Salı

Temmuz Sıcağında Yeşil Şemsiyeler: At Kestanesi Ağaçları

Ankara caddelerinin  gölgeliği çınarlar ve atkestaneleridir.
At kestaneleri patladı. Hazirende şemsiye şeker biçiminde kocaman  çiçekler açacak ki pek çok minik çiçeğin ters çan şeklinde dizilişiyle.

Çoklukla beyaz, arada pembe olur çiçekler.

Temmuz, Ağustos ayının şemsiyeleri, birkaç aya açacak şemsiye şemsiye...
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.04.2017, 20:51

Paylaş :

Yeşil Bozkır Ankara'nın Bahçeleri


Tamamen çağdaş kentler gözüyle bakınca Ankara, bir başkadır.


İstanbul’undan Prag’ına, her kentin ille bir eski kent bir de yeni kent kanadı var malın.  Ankara için eski kent Ulus civarıdır. Kale, Hacettepe, Aslanhane tarafları. Geri kalan ekleme. Sonradan olma Ankara. 
 

Eklemeler, eski kentlerin ruhundan olmaz. Aynı renk tonunu taşımaz. Bunun en güzel örneği İstanbul. Yeni İstanbul, eskiyi yutmuş. Eskisi ara ara kulelerin gölgesinde, çarpık kentleşmede zorla gülümsemeye çalışan  yaşı asrı devirmiş ihtiyarlara benziyor. Ayakta durmaya çalışırken zorlanıyor.


İnsanların çoğu deniz diye tutturur ve kendi karlı yalçın dağlarını, yaylalarını, obalarını, akarsularını, ormanlarını fark etmez bile. Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür yaklaşımının payı olsa da en büyük  pay anlayış, zihniyette. Gerçi, imkanlar konusu da var; ama imkanı olsa da kaçanlar çokça. Bunun nedeni iş bulmak kadar da çok şeyden çok sıkıldıkları. Zorlandıkları anlayıştan uzaklaşmak.


Ankara’nın denizi, ortasından kıvrılarak akan üstü köprülerle süslü nehirleri, öyle Van Gölü gibi iç denizcesine gölü filan yok. Her yan asfalt, mahalle, kule.


Ama buna rağmen Ankara görebileceğiniz her şehirden daha yeşil. Yemyeşil hem de. Bahçeli. O eski apartmanların yani oturmuş mahallelerdeki , komşuluğun senelere dayandığı evlerin bahçeleri nasıl özenlidir. Herkes dizilerde gördüğünden villa diye tutturur. Ankaralı için  bahçeli evdir orası. Zaten bitişik nizam villa olur mu hiç? Tam tanımını bilmeden konuşunca  kavramların aslında o kavramı değil herkesin kafasındakini konuşuyoruz farkında olmadan sonuçta. Ve anlatılanla anlaşılan da tam örtüşmüyor o yüzden. Çünkü kavram birliği yok…


İster dubleksi tripleks evler ister gecekondusu olsun ille meyve veren ağaçları olacak, yazın çiçeklenecek bahçeler.


İşte az önce bulabildiğimce ağırlıklı olarak Ankara başkent olurken Alman Jansen’in tasarladığı ve 300.000 nüfusu asla geçmemeli dediği bu şehrin o zaman planlandığı ve bugüne dek kat karşılığı verilmediğinden ayakta kalmış iki katlı bahçeli evleri ve yeni kurulan bahçeli evlerini vermek istedim.


Toprağı beton altında kaldığından gözükmeyen, denizi doldurulmuş, kirli, kokan İstanbul olsun İzmir olsun ya da Antalya  her ne kadar deniz kentleri olarak bilinseler de  ne denizleri tam anlamıyla masmavi, pırıl pırıl, balıkların yüzüşünün izlendiği, ama denizi n üstünün pet şişeden, ambalajdan pislikten geçilmezken dibinin her türlü atıkla dolu olduğu ağlara balık yerine  araba lastiğinden, kanepeye takılan yerlerde herkesin tam denizi her an göremediğini göz önüne alarak  kentleşmeye hakkını vererek bakarsak.


Ne Ankara gibi yeşili, ne Ankara gibi düzenlisi ne Ankara gibi yerleşimi olan var bunca şehir arasında.

Bu şehir çok başka…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.04.2017, 20:19

 @AcemiDemirci






Paylaş :

3 Nisan 2017 Pazartesi

Ben Severim Nisan’ı

Nisan, güzeldir. Güzel olmasa kadınlara ad olur muydu? Kendi adıma yağmuru olan tek ay. Gökteki ay geceleri doğar; böylesi ay, kışın üzerine doğar. Buzların üzerine. Ortalığı ısıtmak için. Ben severim Nisan’ı.

Baharın kapısı Nisan. Yazın eşiği. Mevsimlerden baharsa akla ilk Nisan gelir. Mayıs da biraz biraz dahildir; ama Nisan çiçek çiçektir.

Güzel de başlar. Şaka Günü ile. Bu sene ne şaka yaptım ne de şaka yapana rastladım 1 Nisan günü. Oysa adettendi. Demek ki unutulmuş bu adet.  Neyse, seneye yapmayı unutmayalım artık şakaları da adet yerini bulsun. Bu yılki gibi tekdüze, sıradan geçmesin…

Uğurlu gelen, olan nedir  filan hiç bilmem deee… Nedense benim için iyi şeyler hep Nisan ayında olur. Belki aylardan uğurlu olan bana.  Ne varsa “iyi ki” dediğim hep Nisan ayında kendini göstermiştir. Diyelim ki yedi yüz kilometre ötedeki öbür ucu ilk Nisan ayında görmüştüm otuz yıl önce. Etraf trafiksizdi. Makilik. Ardıçlarla çevrili. Zeytinler, şifalı otlar.

Oradaki kuş seslerinin çoğunu Ankara’da hiç duymamışım. Rüzgarla taşınsa da zaten etrafı bürümüş kokular birbirine karışmıştı kekiğinden orkidesine. Keçiboynuzu, incir, zeytin, nar ağaçları, sakız çalıları   kendince bir yarışta. Ardıçların altın pırıltıları reçineleri sanki Rapunzel’in saçı gibi dökülmekte, sızmakta gövde kabuğunun altından köklere doğru. Reçine kokusu da var onca kokunsun içinde her ağacın dalından, kabuğundan akmaktaki.

Doğasının üzerine doğa olamayacak doğuyu ilk görmem bir Nisan ayındaydı. Hayli geç gördüm oraları; ama iyi ki gördüm. Nisan’ın sonunda.

O kadar beğendim ki oraları… İlle batı diye tutturmuşlarca hiç bilinmedik doğası o kadar muhteşemdi ki… Yazıya döktüm o etkilenmemi. “Nisan sonunda; Bahar Gelen Yollarda” başlığı altında. Bu çalışmam, aslında  bir gezi yazısıydı. Ama bir anı dalında katıldım iki dalda katıldığım yarışta bu yazım ile. Sonuç mu? “Evlerimizin Gözleri Sardunyalı Pencereler” adlı yazımla Deneme dalında birinci, “Nisan Sonunda; Bahar Gelen Yollarda” adlı yazımla da anı dalında  mansiyon aldım. Nisan, resim yapmakla birlikte en büyük yatkınlığım olan edebiyatta bile benimleydi yani J Nisan güzeldir. Ben severim Nisan’ı.

Yakınların bebeklerinin doğum ayıdır. Nisan iyilikler getiren bir aydır bu yüzden. Böyle inanırım ben. Hep getirisi olan ay olarak görürüm baharın yağmur gıcırtılı kapısını. Bu inancımı kaybettirecek şeyler olmadı hiç, Allah da göstermesin…

Bahar dalları Ankara’nın bitek topraklarında boy vermiş ağaçlardan bir buket nezaketiyle uzanırken, pek çok parfümün özü olan acıya çalan buram buram büyüleyici bir koku, çiçeklenmiş kimi ağaçlardan yayılırken öğle tatilinde kulaklarda  ortama uygun bir müzik dinleyerek gezerken Nisan çok güzel.

“Yollarına gül döktüm” diye başlayan şarkılar, bu dilekte şiirler vardır. Yoluna gül dökmek nasıl bir şeydir anlamam, görmedim. Canlı, güzelim güllerin yapraklarını yolup da yollara dökmek… Nisan da yollara yapraklar döker. Ama bunu yaparken tek bir yaprak koparmaz tek bir çiçekten. Yaprakları, çiçekler kendileri döker. Geçtiğiniz yollara. Ben severim Nisan’ı.

Çiçeklenmiş koca koca ağaçlar, meyveye dönecek çiçeklerin yapraklarını uzandıkları kaldırımlara, yollara döker sırası gelince. Bu öğlen yollara ufacık pembemsi, kirli beyaz yapraklar dökülmüştü. Ne seyir, oradan geçmek; ne keyif. Çiçek yaprakçıkları canlı hala. Taptaze bir dirilikte. Pul pul. Kaldırım kenarında birikmiş, ince bir kurdela gibi uzanıp gidiyor yol boyunca. Ve kimseler kıymamış onlara yolup atarak. Kendileri gönüllü gül solmuşlar yollara. Gözleri okşamak, kokularıyla burmak için. Ben severim Nisan’ı.

Nisan günler, sonuçta hayatın günleri. Böyle güzellikler içinde belki hüzünlü öyküler de barındırır. Ne çocuklar ne gazetede haber olacak kadınların acıları saklıdır bir günün bir anında mutlak. Belki değil, mutlak. İyi geçmemiş sınavlar, henüz iş güç sahibi olamamış  gençler, işsiz kalmış insanlar, trafikten artık nefret edecek acılar yaşamışlar… Belki hayatın en katı gerçeği olan kayıpların acısını tattıkları ay bu güzel ay. Kolay unutulamayacak acıların yıldönümleri belki. Hele de suçluluk duygusu bırakıyorsa geride kalanlara!

Nisan filan dinlemeyip bahar günü gözyaşı döken analar hala varsa… Hala eve ekmeksiz dönen babalar çaresizlikten kıvranıyorsa.

Belki en kalıcı ayrılıkların şarkısı olabilir bu ay. Belki, artık sevdiklerinden beklediğini bulamadığından ya da çok hırpalanmış, üzülmüş olduğundan dahasına tahammülü kalmamış kırık aksanlı biri, kendini atıverir bir pencereden, apartman boşluğundan ya da… Belki de mavi boşluğa, sulara... Dilinde elveda makamlı ortak ezgileriyle.

Belki bu kadınınkinden başka nice  öyküler dalgalarca kıyılara vurulmaktadır da biz sadece dalga sesini duymaktayızdır. İçli ezgileri değil de. Deniz suyunun da aslında onlardan kalan gözyaşı olduğunu bilmemekteyiz !!

Nisan bir yandan canlanma, doğanın uyanışı, toprağın kabarışı demekken bir yandan da hayatın değişmez öykülerinin de yaşandığı dünya günlüğü elbet… Güzelliklerle çirkinlikler, dosdoğrularla onları eğri yapmaya çalışan vuruşlar, iyilikle kötülük hep bir aradadır her ayın her gününde. Elbette Nisan’da da.  Dünyanın senaryosunu bu ilke üzerinedir. Ve bu senaryo mutlak geçmiş Nisan ayında da oynanmaktaydı, oynanıyor olacak.

Başıma çok sık gelen bir  şey, bu öğlen de geldi. Fotoğraf makinemin hatırı sayılır belleği yine tezden dolmuş. Dolayısı ile fotoğraf makinesi ile çekim yapamayacağım. Aklıma cep telefonu ile resim çekmek bile gelmiyor, telefonu fotoğraf makinesi yerine hiç koymadığımdan. Ama çaresiz kalınca çektim. Gerçi fotoğraf çekme yeteneği hayli iyi bu yeni telefonun. Çektiklerimden beğendiklerim oldu.

Nisan, ağaçlardan dökülen tırnak kadarcık pembemsi beyaz yaprakçıklardan capcanlı mührünü vurmuştu bu öğlen yollara. Oradan geçerken yine teşekkür ettim Nisan’a. Ben severim Nisan’ı.

Hoş geldin ağaçların çiçeklerle şenlendiği bahar kokulu, yağmurlu, kırkikindili ay. Kokusu sokaklarda duyulan, pencerelerden içeri dolan ay.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03.04.2017

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

2 Nisan 2017 Pazar

Çiçeğe durdu yer gök

Bugün, Ankara.
Fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.04.2017

 @AcemiDemirci
Paylaş :

GÜMÜŞİ IŞILTI

Gümüş, kimilerince eskilerde ayın gözyaşı olarak bilindiğinden bu çalışmamda tema olarak farklı zamanlarda çektiğim ay fotoğraflarını kullandım.

Gizli kalmışları, dünyanın pek dillendirilmemiş sırlarını anlatan kitapların yok sattığı günlerdi. O kitaplardan biri elimdeydi. Kitapta ay ve güneşin eski uygarlıklardaki yerinden  bahsediliyordu, Peru uygarlığı uzun uzun anlatılırken.

Eski Peruluların altını ve gümüşü tanımlamaları, kitaptaki diğer tüm sırlardan, esrarengiz heykellerden, yalnızca havadan bakıldığında ne olduğu anlaşılan ovalara, dağlara uzanan binlerce kilometrelik alana yayılmış gizemli şekiller  kadar heyecanlı gelmişti bana. Eski Perulular altına “güneşin gözyaşı”, gümüşe de “ayın gözyaşı” diyorlardı. Gerçi eski Peruluların ayın ve güneşin gözyaşlarını hangi gözyaşı şişelerinde sakladıkları kitapta geçmiyordu; ama altın kullanarak çok çeşitli takılar ve heykelcikler yapmışlardı.

Gümüş, geceleri ayın mehtap halindeyken akıttığı gözyaşları olmalıydı. Bazı geceler ay ışığının denizin üzerine peri masalı kızlarının saçları gibi tel tel döküldüğü de olur ya, işte o zaman toplanmış olmalıydı balıkçılarca. Yerli türküleri eşliğinde. Çığırtkan ağustos böcekleri kıyıda ötüşürken. Genç balıkçılar, sevdalılarını düşünürken.

Gümüşün sade, ışıltısını sislerin ardına gizlediği tevazuu içindeki görkemi,  altının saklanamaz pırıltısından daha vurucudur. Çiğ bir ışıltı saçmaz. Kurşuni havaları andıran bir ağırlıkta ışıldar. Kara bulutların ardındaki gün ışığınca bir metalik parlaklık. Her karanlığın sonunda, her çıkmazın ucunda bir ışık olacağını gizli saklı söyleyen bir bilge gibidir gümüş bu yüzden.

Gümüşü en çok Anadolu gelinlerinde severim. Üç eteklerin kemeri olarak, başlardaki tepeliklerde, Beypazarı telkârisiyle süslenmiş bileklerde, akikli, lal taşlı, yeşimli, topazlı yüzüklerde.

Nasıl da süslenir boyunlar, bilekler, parmaklar, kulaklar;  dökülmüş, dövülmüş gümüşlerle. Ak saçlı annelerin yılların kederini, yorgunluğunu anlatan saçları gibi ışırken.  Bir küçük çocuğun bir avuç şekere sevindiğindeki gülüşündedir gümüş ışıltısı.
 
Gümüşü yalnızca kadınlar sevmez. Gümüş köstekli saatler eski beylerin yeleklerini süslerdi. Berbere giderken kocaman akik taşlı gümüş yüzüğünü  illa takardı Mehmet Dedem. Üstte akik taşı taşınırsa  bıçak kesmez diye bellenmiştir.

Kaç göbektir Ankaralılar çok severmiş gümüşü. Yüzyıl öncesinde Ankara’da her evde gümüş berber aynaları ille olmalıymış. Bir de gümüş takunyalar. Telkâriyle bezenmiş. Bugün hala yapılıyor. Büfelerde sık rastlanır Ankara’da gümüş takunyalara. Duvarlarda da gümüş berber aynalarına.

Her ne kadar günü güneş aydınlatsa da gün rengi gümüşidir. Aydandır. Güneş ışıtırken dünya sarıya çalmaz, gümüş parıltısı gibidir aydınlığı. Ay bu. Mucizenin kendisi. Ortadan ayrılıp birleşme izini taşır hala, kuşak gibi.

Bir başkadır gümüş takıların, taşlı gümüş yüzüklerin vitrinlerden görüntüsü. Gümüş yüzüklerin nakşı ince iştir. Kimi yerleri kararmış, kimi yerleri hala gümüşiyken. Kararan kısımlar, kararmayanların oygusunu, işçiliğini daha da belirginleştirir.  Oysa altın bileziğin her yanı ışır. Hiçbir yanı bir diğer yanına vurgu yapmaz o yüzden. Ne de olsa altındır her yanı. Tek kelime ile.

Salkımlar gibi dökülen oyaların çevrelediği fesin üstünde de fesin alnında da hep gümüş vardır. Ardındaki kocaman çengeliyle fese geçirilen, içi döngüler halinde, ufak tepelerle bezenmiş bir gümüş  gövdeye tutunmuş  üç altın penesli babaannemin büyükannelerinden yadigar diye sakladığı fes alınlığını hiç unutmam.  Nerelerde acaba şimdi?
Durgundur gümüşün yüzü. Önce altın gibi sıcak gelmez. Sakinlik yayar. Kararmışlığın altındaki ışıltısı yeter büyülemeye. Çok ışımaktan hoşlanmaz. Öyle ortaya döküvermez nesi var nesi yok. Kibri sevmez yani. Öyle şeyleri altına bırakmıştır. Gümüş, tevazuun madene  dönüşmüş halidir.

İlk bakışta göz almaz belki. Ama sabırlıdır. Beklemeyi bilir gümüş. Sonradan sonraya bakışlar o ilkten göz almayan saklı ışıltıdan kendini alamaz. Gören gözce sevilmek için çokça beklemediği de olur, eğer ağızdaki dişe kadar altını seven bir gözse onu gören.  Kimisi de kararmış yanları da olan  gümüş ile hiç ilgilenmez. Pahalı, sarı ışıltıdadır aklı çünkü. O zaman gümüş de ilgilenmez zaten böyle gözlerle.

Başka türlü bir kararmışlığın altında saklı gümüşün ay gibi yüzü içleri açar; mahcupça. Yüz karası denmez böyle kararmaya. İç de karartmıyordu ya hem. Gizli saklı, koyu renkli bir tülün altından damıta damıta parlar. Gösterişsizce; ama görkemi bu gösterişsizmiş gibi yapmaktan gelerek. Gümüşün berrak teni, koyuca bir tülü andıran kararmışlığın  altından parlarken  bir söz gelir akla, “Fazla tevazuu gösterme; gerçek sanırlar”.

Beypazarı gezileri, gümüş severler için yolculukların gümüşüdür. Takıların hası gümüştense, yolculukların hası da Beypazarı’na yapılandadır. Gümüşün sanata dönüştüğü biraz daha uzaklara da geziler yapılabilir. Mardin’e. Bu her zaman kolayca olmaz. Ama Beypazarı, Ankara’nın hemen yanı başıdır.

Beypazarı gümüş ile ışırken, İnözü Vadisi’nde, kalemden ince yaprak sarmaları, Beypazarı kurularıyla karınlar bir güzel doyar. Gözler zaten doymuştur, gümüşlerle. Beypazarı Gümüşçüler Çarşısı vitrinleri gümüşten geçilmez. Hangi yüzüğe, küpeye bakacağını bilemez gözler. Akuamarin taşlısına mı, limon topazlı olanına mı, kehribarlısına mı? Lal taşının  koyu dingin  al rengine mi? Hep durgun ışıltıdaki gümüş, yeşimlerle, akiklerle, Oltu taşları, sitrinler, kan taşlarıyla, mercanlarla rengârenk süslenir.  

Mercanlar, denizden çıkagelmiştir  gümüşlerle buluşmak için. İnciler de. Gümüşle mercan buluşması nasıl bir şölendir küpelerde, kolyelerde. Mercan özlemez bile çıkıp geldiği, yurdu, suyu olan denizleri gümüşle buluşunca. Denizlerde üstünde dalgalar çırpınan mercanlar,  artık bir gümüşün göz alan taşı olmuştur.

İncinin, sedefin parıltılı ışıltısı, gümüş ışıltısıyla dinginleşir. Yüzük taşı olur bir heybetli yüzük konturunde. İstiridyenin sabrı, bir parmağı süsler gümüşe gömülü halde.

“Söz gümüşse” diye başlar söz üzerine bir atasözümüz. Söz, gümüş. Sükût, altın. Yine de önünde sonunda bir söz mutlak edilecektir. O zaman susarak kolayından altına dönüşmüş anlar, tenekeye dönüşebilecektir ağızdan çıkana göre. Değil gümüş olmak… Zor olan, gümüş değerinde sözler saçabilmekte!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.12.2011

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci