22 Nisan 2017 Cumartesi

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu Olsun

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızı kutlarken
  
dünya durdukça bu sevinci her 23 Nisan'da tekrar tekrar yaşamamızı 


ve kaç yaşında olursak olalım o sevinçle çocuklar gibi şen olmamızı dilerim.


23.04.2017
(Her hakkı saklıdır)
  acemi.demirci@yahoo.com.tr@AcemiDemirci
Paylaş :

21 Nisan 2017 Cuma

Güzel havalı baharın gezindiği dizelerden fırtınanın gezindiği bu havalara

Orhan Veli bir bahar günü mahvolduğunu “Beni bu güzel havalar mahvetti” diye başlayan dizelerinde anlatmıştı. O  şiir de hemen herkesin bellediği, baharda ille mırıldandığı şiir olmuştu. Öyle şairler var mı hala bilmem. Varsa da böylesi dizeler döktürtecek havalar var mı şimdilerde, emin değilim. Zira Ankara’da bahar, soğukla mahvediyor  insanından çiçeğe durmuş ağacını şimdi.

Bahar, acelesinden bile olmayan; bir geçiştirmece bile denilemeyecek;  bir oldu bitti ile daha kapıya bile gelmeden göz açıp kapatana kadar geçip güz olmuş sanki;  üçüncü cemrenin ilkbaharı müjdelediğini unutmuşcasına sonbahar rolüne bürünürken nasıl yazılabilirdi şimdilerde Orhan Veli dizelerince dizeler? 

Bu bahar Ankara’da hava, dik bir fırlayış ile yükselirken  çivileme atlayışlar gibi hızla düşüyor. Oysa baharın mektupları çiçekler çoktan teslim edilmişti toprağa, ağaçlara.  Bahar havası, kış havasınca  üşütüyor.
 
Şu sıra sıcaklık düştü yine. Birkaç gündür tadı tuzu yok. Bahar mı değil mi hiç belli değil. Ortalık çiçeklenmiş halde; ama soğuk. Sert rüzgâr, bahar dallarından şemsiye iskeletinin çubuklarına kadar umursamadan kırıcı hiddette.

Hava gri. Kapalı. Güneş saklı. Bahar yeli, fırtına şiddetinde. Fırtına, bitmeyen bir homurtuyla  tepelerde, kapalı pencerelere rağmen evin içinde geziniyor.  Bu uğultu  bahar ezgisi değil oysa. Bu şarkı, kış öncesi ulakların seslenişince. Vakitsiz. Yani Nisan’ın geçinde. Sırasız. Yani ardı sıra gelecek mevsim yazken.

Dün ısının yirmi iki derece olduğu Ankara bahar havasındayken öğleden sonra başlayıp durmadan esip ağaç köklerine düşman kesilmiş fırtına sonrası bugün havanın birdenbire  on derece düşmüş  olmasına ne denilir? Nasıl bir düşüş bu; nasıl bir çakılma!

Yoksa bu bahar kaprisi mi? Ya bahar şarkıları? Şu var ki dinlenilen şarkı hangi şarkı olursa olsun esas olan kimsenin duymadığı içten söylenen şarkıdır. Ki bu bahar içten içe kış şarkısı söylüyor görünüşe bakılırsa.

Yani bahar  yalpalıyor. Bir o yana bir bu yana gidip geliyor. Bir kışa bir yaza doğru seğirtirken bir güneşe bir pusa  dönüyor yüzünü. Bahar saklambaç oynuyor. Oysa aylardan Nisan. Ve Nisan ilkbaharın adı. 
 
Yine de doğadır, havadır; bozar da açar da. Güneş de güler, pus da somurtur; sis de karartır ortalığı. Ne yapsa da, elinden geleni ardına koymasa da mevsim kesinlikle bahar. Ve önü yaz. Her şeye rağmen yaz gelecek…

İlk kare, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.04.2017

Paylaş :

20 Nisan 2017 Perşembe

Ekmek Sırası

Ekmek kavgası, insanın verdiği kavga değil tek. Kurdundan kuşuna her canlı  her gün veriyor.
 
Bugün, bir anlığına gözüme ilişti. Beş dakika dahi sürmedi gördüklerim.   Her canlı için geçerli bu olguya o kısacık sürede tanık oldum. 

Neye tanık olduysam o an  öykü oldu;  Sözcükler tekler teker düştü aklıma.

Yayın için pek öykü tercih etmediğimden uzunca zamandır tek bir öykümü olsun yayınlamıyorum. Yazıyorum tabii yine hikayeler. Ancak denemeler diyeyim ya da duyurusunu yaptığım türdeki yayınlananlar, daha sık ve daha yoğun öyküden ziyade.

Yazdığım hikayeden bahsetmeyeceğim. Ama bir karesi, fotoğraf  gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.04.2017, 22:33

Paylaş :

19 Nisan 2017 Çarşamba

Kavramların Gözyaşları

Bu çalışmama tema olarak Bahçelievler - Emek mahallesinde çektiğim karelerle daha iyi anlaşılacağına emin olduğum ve yozlaşan kavramların başında gelen mimariyi seçtim. 

Ankara, nüfusu üç yüz bini geçmemesi gereken bir başkent olarak planlanırken kuleler hesapta yoktu. En güzel örneği Bahçelievler - Emek mahallesinde olan ve şimdi tek tük kalan en fazla iki katlı yani dubleks  ve bahçeli müstakil evlerle tasarlanmıştı.

Eğer o evlerle dolu sokaklar hala aynı kalsalardı, o evler şimdiki gibi kule, blok gölgesinde kalmayıp  ayakta kalsalardı, şehrin silueti de bahçelerle donatılmış, ıhlamur  kokulu olacaktı.

Kavram, bir nesne duygu ya da düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı ya da anlamı. Veya terim olarak bakarsak olay yahut nesnelerin ortak özelliklerini bir ad altında toplayan tasarım. Yani kavram, soyutundan somutuna var olan her şeyi  çağrıştıran ses; ad. Kavramla anlatıyoruz, anlaşıyoruz. Duygudan duygu ötesine. Maddeden manasına.

Herhangi bir kavram, diyelim ki dost kavramı, işitildiğinde akılda bir şeyler uyanır. Dost denilince duyumsanan şey, dost kavramı ile anlatılandır. Peki bu kavram duyulduğunda herkesin aklına tıpatıp aynı tanımlama mı düşer? Herkesin dost kavramını algılaması, tanımlaması bire bir örtüşür mü? Ya da kavramlar insandan insana, toplumdan topluma değişebilir mi az ya da çok?

Değişir. Öyle değişkenlikler gösterebilir ki böyle bir konu tartışıldığında veya ele alındığında söze “bence” ya da “bana kalırsa, benim görüşüme göre” diye başlanır. Her bence, olgunun biraz daha, sonra biraz daha, ardından daha daha farklılaşmasıdır. Farklılaşma, başkalaşımdır.

Başkalaşımlar, kavramların aslından farklı algılanmasına yol açacak o zaman. Açmış da. Bu da başa ne işler ne  işler açmış. Nasıl mı? Kavramlar kargaşası çıkmış vaktinde ortaya. Uzun da sürmüş. Elbette o zamanki kavramlar kargaşası ve dönemi tek bir kavram üzere çıkacak değil. Düşünürlerce yaşanmış. Bir şeyin çıkışının ardından suya atılan taş gibi halka halka her yana yayılması var elbette. İçinden güçlükle çıkılmış o sürecin. Kavramlar kargaşası, çalkantıdır.

Diyelim ki bir dost kavramında bile anlaşamıyorsak… Ki ne anlatırız dost ile? Kimine göre dost, belki de çocukluktan,  öteden beri hep arkasında olmuş biri.  Başı sıkıştığında ilk ona koştuğu. Kötü gününde hep yanında, iyi gününde kendi kadar mutlu, dünya yıkılsa  aradaki bağın yıkılamayacağı kişi. Kimine göre bulunamadan kaç günün akşam olduğu; ama günün sonu bulunsa da hala bulunamamış masal kahramanı. Eski Türk filmlerinde evli barklı adamların yuvalarına göz dikmiş ve adamı evinden, eşinden soğutmuş fena kadın. Kimine göre de manevi anlamlı bir kavram.

Dost bellediğimiz insanlardan beklentilerimiz bile birbirinin aynı değil. Ne bekler insanlar dostundan? Bir anket yapmadım, o halde kendi adıma beklentilerimi yazayım. İyi günde hani sevinçli günlerin hepsinde davetlilerinden olup da bayramda filan arayıp soran, yanı başta bulunan. Kötü günde ki Allah göstermesin, davetsiz yanda olan. Hem de herkesten önce… Hatanızı, yanlışınızı, farkında olmadan yaptığınız aykırı kaçan  bir şeyi dobra dobra yüzünüze söyleyip bunu düzeltmenize yardımcı olarak tekrarlamamanızı sağlayan… Eğer olmadığınız bir yerde sizden o an hak ettiğiniz gibi bahsedilmiyorsa, hak ettiğiniz biçimde hakkınızda konuşup fırsatçıları susturan… Üstelik ağızlarının payını hakkıyla, sakince ve gereğince veren. Dost budur! Aksine düşmanca davranış deniliyor, malum.
Haksızlığa uğradığınızda, hatta neden olmasın, kim bilebilir herkes an olur ki yaşayabilir hiç başa gelmeyecek haller başa geldiğinde veba salgınından kaçar gibi insanlar birinin yanından kaçarken o, o birinin dostu  olduğunu unutmayıp  omuz olan…  Eğer bu tanımlara uyan varsa gerçek, kadim, hakikatli dost olmalı öyleleri. Eğer böylesi koşullar bir dostluk sınavıysa, koşulların üstesinden gelinmesi de dostluğun sınavdan geçtiği anlar olmalı. Ki çoklukla her saat, her gün kötüsünden şeyler kolay kolay başa gelmese de olur a, dünya bu, hadi çetin bir durum var karşıda! İşte o çetin durumun karşısında sizin yanınızda, sizinle birlikte  duran, dosttur. Sinemaya birlikte gittiğiniz, parkta etrafı çekirdek kabuğu kirliliğine bürüyerek birlikte çekirdek çitlediğiniz ya da sadece günlük hayatın içinde öylesine “günaydın”lı, bol tebessümlü “iyi akşamlar”lı, “nasılsın iyi misin”den ibaret iletişimli olduğunuz kişiler değil!

Bu bağ, belki sınav geçirecek anlara hiç denk gelmeyecek; belki de geldiği o  an, içinizdeki bir şeyin kopma çıtırtısıyla birlikte sizi altüst eden kırılma noktası olacak. Öylesi anlar, lafta mıdır dostluk yoksa gerçek midir görme günüdür. Dostun da düşmanın da belli olduğu gündür.

Merak ettik de sorduk mu hiç birilerine, size göre zenginlik, dostluk, insan olmak, doğru olmak, iyi olmak, kötü olmak nedir diye? Kimine göre her şeyi bozup, döküp, kırıp batırdığında kendisinin arkasını toplayanlar dosttur da, iyidir de, doğrudur da. Kimine göre kendisi haksız olduğunda, yanlış yaptığında annesi babası, kardeşi de olsa onun yanlışını yüzüne söyleyenden kötüsü yoktur. Bir de kırk  gün sırtta taşınıp da yorulunca nefes almak üzere indirilenler var ki... İşte kırk gün sırtta taşımanın bir anda göz ardı edilip de nasıl olur da yere indirilmiştir hazımsızlığı  çeken insanların çiğliğinin görüldüğü anlardır o anlar da…
 
Kavramların yozlaşması, koflaşması kendi kendine değil elbette. İnsan eliyle, anlayışıyla. İnsanlar koflaştıkça; eğitimde, kültürde, sanatta, müzikte, edebiyatta, mimaride, dilimizde  yozlaştıkça kavramların yapabileceği bir şey yoktur. Dahası, olan kavramlara olmaktadır. İçi boşalarak!

Bir insan düşünün. Giysisi özenli. Bakımlı. Hatta o kadar ki gözlük modeline dek televizyondaki sunucular, oyuncular örnek alınmış. Görselliğe fazlaca önem verilmiş, hedef de tutturulmuş eni konu bu konuda. Diyelim ki televizyondaki, dergilerdeki gibi  bir niteliği belirleyici görüntüye harfiyen bürünmüş bir dış görünüş var tam karşıda. Her yönüyle. İnsanlar tek yönlü mü ama? İki ok işaret etmez mi onları? Birincisi dışımızı, ikincisi akıl, sağduyu, bakış açısı, birikim, kültürün saklı olduğu içi?
Sadece varsa eğer televizyondaki, dergideki,  bir dünya  para alıp da tek bir kültürel, yapıcı katkı sağlamayan sunucuymuş, falancaymış onlara görüntü olarak benzemekle bitiyor  mu her şey? Öyle gözükünce nitelik olarak daha iyi olunduğu mu sanılıyor?  Doğrudur, iyi bir giysi iyi bir tavsiye mektubudur; ama suretimiz yani dışımız bir araçtır. Bu aracı iyi, güzel, doğru kullandıracak şey, içte saklı.
Daha iyi kimisi için telefonun yeni modeli, evin daha lüksü, mahallenin daha pahalısı anlamına gelebilir. Bu da daha iyi kavramının bir bakıma yozlaşmasıdır. Kendimizi daha iyiye taşımayı yok saymaktır. Daha iyi, kendini geliştirmek, okumak, hep daha iyisini hedeflemekle oysa.

Kavramlar ağlıyor… Kavranamadıklarından. Seslerini duyan yok. Satır oldular o yüzden. Kırk satır mı kırk katır mı olmamak için.

Kavramların alabildiğine şekilden ibaret kalıp, anlamlarının yittiği şimdilerin geleceğe mirası ne olacak o zaman? Yeni bir kavramlar kargaşası, değersizlik, çürüme ve iyinin, güzelin, doğrunun anlam sapmasına uğrayıp kötünün, çirkinin ve eğrinin onların yerine geçmesi mi? Kavramların anlamını, ne halde olduklarını  kavrayabilmeli o halde çok gecikmeden…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.08.2016
Acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci

Paylaş :

18 Nisan 2017 Salı

Kumuldan kıra, ağaca, saksıya hep onlar

Yabanisi, süs içini, bahçe  için olanı…

Soğanlısı, aşılısı, çelikten çıkanı.

Kırda, dağda, kumda, yaylada…

Taşları  yararak kaya başında…

Saksıda, ağaçta…


Dere kenarında, yosun yosun su altında.
Nilüfer olup suyun üzerinde.


Arının konakladığı, kelebeğin uğrağı.


Sebzeler sonunda çiçek olur, tohum olmak için.
Meyvenin başlangıcı, dalları basmış çiçek.


Çiçek… Çayırda, bayırda, yamaçta ayrı güzel, parkta pek düzenli. Bahçede neşe renk renk.


Ağaçtakiler bambaşka. Kimi ağaç baştan başa çiçek. Örnek mi manolya, mimoza, paşa bıyığı, sakura, ipek ibrişim.


Yolum üzerinde pek genç bir elma ağacı var. Birkaç yıldır çiçeğe duruyor. Körpe bir fidan aslında hala.


Geçen yıl meyvelerini henüz hamken kopardı yanından geçenler ki öyle aman aman geçen de olmaz. Ama meyveyi dalından koparmak da her an nasip olmaz bir metropolde. O yüzden daha hamken devşirildi meyveleri. Ve boğaza duracak kekrelikte bir ısırık sonrası atılmış halde ağacın dibinde çürüdüler; olgunlaşacakları dönemde.


İşte o ağaç bu yıl yine çiçekte. Meyveye ilk adımını attı. Sabah akşam yanından geçerim. Es geçmeden. Fotoğrafını çekmeden geçip gitmem
.

Elma çiçeği. İlk kare, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.04.2017, 21:58

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci


Paylaş :

“Öğrenemedik! Mendel’in Bezelyesinden Mevlana’nın Sevgisine” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci


Paylaş :

17 Nisan 2017 Pazartesi

“Ah, bu sanal alem; alem mi alem!” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

16 Nisan 2017 Pazar

Güneş, Fırtına, Şahin, Baharın Çiçek Sebzesi ve Çamlar


Günlük güneşlik bir güne göz açtı Ankara bugün. Bahar, ara sıra bahar olduğunu unutup inceltilmiş kış, sonbaharın eşiği filan sansa da kendini, bugün gülümseyişi ilkbahara hastı.


Bahar tebessümü, güneş ışınlarıyla pencerelerden içeri girdi.


Çoğu kişi evlerden çıkıp bir yerlere uğradı haliyle. Durakladı. Bir yerlerde bulundu. O yerlerden kimisi seyirliydi. 


Tepelerin kenti Ankara’da artık tepelere tepeden bakan bloklara karşılardan bakacak kadar beton kütleler yığıntısından  uzak; ama yeşilin göbeğindeydi.


Ankara’nın ağaçlarından olan çınar ve at kestanesinden ikincisi, çamların arasında ibrelilere yapraklılar olarak eşlikçiydi. 


At kestanesi ağaçları dal uçları, hayli iri tomurcuklarından fışkıran epeyce irice olacak yaprakların körpe filizleriyle cılız bir yeşil halinde henüz. 


Göğe uzanan dallar, gerideki ruhsuz  gri beton kulelerle ne tezat!


 Yüzlerce dönüm çimlerde  çamlardan düşmüş kozalaklar kaybolup gitmiş; karahindiba yani çıtlıkların sarı çiçekleri, renk katmış. 


Kuş sesleri  tam bir senfoni orkestrası kalabalığında. Doğa güzellemeleri birbiri ardı sıra. 


Tepeler rüzgârlıdır malum, rüzgâr da ayrı bir şarkı kuşlara koro yaparcasına. Hava güzel. Tertemiz. Soluk almak, nefes almak anlamında tam anlamıyla.


Baharın etrafa getirdikleri kadar masalara getirdikleri de var. Onlardan biri de enginar. 


En lezzetli hali belki de taze iç baklalı olanı. Yeni hasat enginarla. Ankara’da tarımı yapılıyor artık enginarın. Güdül’de. 


Marka olmuş çoktan Güdül enginarı. Kapış kapış satılıyor marketlerde. Tazesi kısa bir süre için bulunuyor. Mevsimi kısa bir bitki. Ardından kavanozlar dolusu  salamura edilmişleri  raflarda olacak.


Keklikler tepelerde, çam diplerinde saklı halde gözükmeden öterken genç kızıl şahinlerden biri uzaklarda çığlıklar atıyor. 


Zaman zaman yakınımdan uçuyor, nasıl da güzel süzülebildiğini  göstermek istercesine sergiliyor. Kaçar mı, ben de doya doya seyrediyorum. O da memnun bu halde elbette izleyen gözler de J 


O kadar yakınımdan geçiyor ki bazen, fark etmesem tesadüfen, hiç  haberim olmayacak. Olmayacak çünkü sessizce uçuyor. Çığlıksız. 


O, geçen seneki yavrulardan biri olmalı. Başı, altın sarısı tüylü çünkü.  Henüz alışma aşamasında objektifime.


Telde tünediğinde fırtınadan hayli rahatsız oluyor çok uzaklarda. 


Tüyleri havalanıyor rüzgarın etkisiyle ki kendisi havalanmadan. Saksağanlar da etrafında fır dönüyor.


Tam bir kare çektim, onu yeniden kadrajda görmek için bakmıştım ki kadraj boş. 


Fırtına, onu başka yerde tünemeye zorladı besbelli. Uzunca bir süre göremedim. Sesi duyuluyordu oysa. Çığlık çığlık. Sonra…


Yirmi metre bile değil, o kadar yakın mesafeden  tepemden süzüldü. Ki ben tepelere tepeden bakan yükseklikte iken. Kanat iç desenleri öyle açık seçik  görülünce bu keyif güne yetiyor.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.04.2017, 17:09

@AcemiDemirci






Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci