8 Haziran 2017 Perşembe

Bir elin parmağı sayısınca gün boyu


Sayılı gün, sayılmaya cesaret edilemeden bitiyor.


Ay filan değil sayılıysa gün, süre. Yıllar ne gezer! 


Bir hafta, hepi topu.


 Parmakların sayısınca gün yani. Geçti  bile.


Alenen  yalıtımlı burası. 


Her yer böyle değil elbet bura sınırları dahilinde. 


Burası böyle. 


Yalıtımla kast, trafikten, insanın üstüne üstüne yürüyen otuz yaş altı yeni yetmelerden, günaydınsız, selamsız sabahsız insan yığınlarından.


Kuş sesi senfonileri eşliğinde sabahlar.


Rüzgâr… Rüzgârı da rüzgârlı yerleri de çok severim. Tepeleri mesela.



Ve burada ilk kez gördüğüm yalancıktan yağmur. Burayı, Haziran’da da ilk kez gördüm.


İlk kez gördüm elimle diktiğim ağaçların çiçeklerini, ham meyvelerini.




Ta Samsun’dan yıllar önce ki en azından yirmi beş yıl önce gelen Trabzon hurmasının erikten küçük yeşil halini.



Toplanamadığı için yukarı dallardaki yenidünyalar kalmış, bayağı bir geçmiş olsa da hala bakınca yeni dünya ya da malta eriği denilen meyveler gözüküyor.


Narın çiçeği de üzerinde küçük de olsa nara dönüşmüş hali de.



Kayısılar, tam kaysı.


Erik, alt dalda görülemediğinden kalmış. İki tane.


Babaannemin pelitli bağından gelen pelit yani palamut yani meşe ağacında ne çok pelit var. 


Büyümelerini diliyorum. Pelitler, kestane gibi yenilir.


Datça’dan gelme nur bademin altlarındaki çağlaları çırpmışlar.Sopa hala altında duruyordu. 


Gelmeseymişiz eğer, o sopa indirecekmiş hepsini. Bademler yeşil kabuklarıyla nasıl da güzeller.


Yine Datça’dan gelme küçük hünnap çiçeklenmiş. Çok baktım. Gözünün içine neredeyse. Gübresi, suyu sevindirmiştir köklerini.


 Ama ne olacak tek kalıncaki hali? İşte aklımda kalan şey. Çok küçük daha, bakım ister çünkü.


Babamın ağacı, meyvesini hep onun tükettiği greyfurt mu? Babam’ın göçtüğü yıl kesti meyve vermeyi. Hala vermiyor. Tek bir çiçek de yok, meyve de üzerinde.

 
Buradan gitmek, huzurdan kargaşaya gitmek demek. 


Adını bildiğim bilmediğim onca kuşun renginden, sesinden metropolün beton rengine, karmaşanın uğultusu içine düşmek demek.


Ama sayılı gün işte. Geçiyor. Hem de tezinden…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.06.2017, 21:08

@AcemiDemirci

Paylaş :

Duvar Dibi Sürgünleri; Deliceler

Eski bir çalışmam.

2015 yılında köşede sonra da blogumda yayınlanmıştı.

Bir kez daha.

“Duvar Dibi Sürgünleri; Deliceler"

https://acemidemirci.blogspot.com.tr/2015/09/duvar-dibi-surgunleri-deliceler.html
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.06.2017, 15:17

acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci
Paylaş :

Çünkü O, Öyle!

 Bu yazıma tema olarak, farklı huydan, çevreden, adetten, gelenekten, alışkanlıktan gelen insanlar gibi farklı farklı kokuda, renkte, biçimde  yararlı ya da zararlı, şifa ya da zehir otundan sebzesine   her şeyi seçmekle kalmayıp bir de bunların görücüye çıkıp hepsinin bir arada sergilendiği pazarları yeğledim.

 Bilmeyenin olmadığı; ama unutan çok olmalı ki bu yüzden kâh haklı kâh haksız sitemlerin duyulabildiği bir öykü vardır. Akrep ve kurbağa kahramanlı.
 
Akrep suyun öte yakasına geçecektir. Ancak yüzemeyeceği için kendi başına geçmeye kalksa boğulacak. Irmağın kenarında güneşlemekteki kurbağadan kendisini diğer yana geçirmesini ister. Kurbağa yanaşmaz, “Sen akrepsin, sokarsın” der. Akrep ısrar eder, “Sen beni karşıya geçirip iyilik edeceksin ben  de seni sokacağım ha, güldürme beni” deyip yalvarmaya koyulur.

Kurbağa sonunda ikna olup akrebi sırtına alır. Tam karşı kıyıya ulaştıklarında akrep kurbağayı sokar. Kurbağa  hem şaşkınlıkla hem de üzüntüyle kendisine verdiği sözü hatırlatır akrebe. Akrep, pişkince “Ama ben akrebim, huyum bu” der.

Akrep doğruyu söylemişti. Çünkü o öyledir.

Çocukluğun sözleri o anlıktır. Verilen her söz bozulmak içindir. Naifçe ve söz vermenin anlamı bilinmeden. Her sözün bir gereği vardır; oysa  çocuklar ne söz vermekten haberdardır ne de gereğinden. Ama söz vermek o an için başlarını tamam anlamlı sallayıp geçiştirmek demektir onlar için.

Çocukça sözler birbiri peşi sıradır. “Tamam anne, yemeğimi bırakmayacağım”, “Tamam anne,  üstümü başımı kirletmeyeceğim”, “Tamam öğretmenim, bu kez dersimi kendim yapacağım. Erkenden yatmayı da unutmayacağım”. Tamamlar sürer gider. Her verilen çocuk sözü ertesi gün ya da birkaç dakika sonra aynı sözün mutlak yinelenecek olması anlamına gelir. Çocukluk, söz vermelerin söz dinlemediği çağdır. Çünkü çocukluk budur. Çünkü o, öyledir.

Masallar unutulmaz. Masallar dünyanın kaleydoskobu bir yerde. Kaleydoskop, her ters yüz edildiğinde dünyayı andıran bu küreden bir masal yağar. Masalların hepsinde kalpler anlatılır. İyi kalpli ve onun zıddı kötü kalpliler olmadan bir masal asla masal olmaz. Bir sabır süreci, hepsinde sonunda mükâfatın alınacağı eşik olarak anlatılır. Ve iyiler sonunda hep kazanır. Masalların sonu mutludur. “Onlar ermiş muradına” diye biter.

Muradına erenler olmuşsa da daha kerevetine çıkan olmadı bildiğim kadarıyla. Yine de masallar böyle bitmiştir, böyle bitecektir. Çünkü o, öyledir. Ama hayat, kimileri için masal olmaz. Ağır romandır hatta. Romanların sonları hayatın şaşmaz gerçeğiyle bitebilir. Mutlu ya da mutsuz. Hayat bu, malum. Çünkü hayat, öyledir.

Bir insanı tanımak ayak sesi kadar hareketlerinin sesinden de anlaşılır. Bir insanı tanımak, “O, şunu mutlak yapar” ya da “Asla yapmaz” diyebilmektir. Kimi insanlar için bunu bir çırpıda söylemek ne mümkün! “Onun sağı solu belli olmaz” dedirten, ne yapacağını önceden asla kestiremeyeceğiniz insanlar, yapacaklarını ya da yapmayıp geri kalacakları şeyleri bildiğimiz insanlardan daha çok. İstiyoruz ki hep bizi şaşırtmayan, kendilerinden beklenenleri yapan insanlarla karşılaşalım. Hayal kırıklıkları yaşamayalım. Ama insan bu! Çiğ süt emmiş. Bakarsınız bir öyle, bir böyle. Bakarsınız içten, bakarsınız düşman. Bir bakmışınız konuşurken bambaşka; sonra dönüp bakarsınız yaptıklarına, sanki konuşan o değil de yerine başkası gelmiş. Şaşmamaya başlarsınız zamanla. Çünkü öylelerinin sınıflanabileceği bir çizgi yoktur. Her çizgide, telde gezinebilir. Çünkü onlar, öyledir. Bunu, insan laboratuvarı olarak adlandırabileceğimiz çok uzaklardaki adalarda bir ödül kazanırlarsa yemek yiyebilecek yoksa kendi bulup topladıkları hindistan cevizleri ile beslenecek yarışmacıların elemelerdeki hallerinde görüyoruz, rastlayıp  baktıkça. İnsan tabiatının tüm gerçekliğini yani. Çünkü insan öyle.
 

Her renge bürünen şiirler en çok sevda renginde yazılır. Gonca gül renkli dizelerde sevdalar öyle anlatılır ki! O gonca gül hiç solmayacak, açıp en görkemli halde hep dalında kalacaktır sanılır. Şairler, şiirlerinde  aşklarının sonsuza dek yaşayacağını, bir ömürlük olduğunu mahşere dek süreceğini haykırırlar. Yoksa kendileri şair, yazdıkları da şiir olmazdı… O aynı  dizeler sonradan, daha sonradan, daha daha sonradan yeniden ve yeniden aynı el, aynı yürekten başkaları için de yazılır ama!!! Aynı dizelerin özneleri ayrıdır yeni imzalılarda!

Burada akıl karışmadan olmaz. Hangi dize doğru, hangi dizede bahsedilen hisler sonsuza dek sürenden. Bir evvelkinde de öyle denilmiyor muydu? Bir sonrakinde de aynısı söyleniyor ama! Belli ki daha sonrakilerde de böyle deniliyor olacak… Şiirler böylesi bir besine aç obur ağızlar mı o zaman?

Akıl, bir yandan  bu soruları sorarken  bir yandan da şairlerin beslenmelerinin ekmekle, tuzla değil, böyle sonsuza uzanmadan olmayan duygularla olduğunu hatırlatır. Yürek mi; körük mü? Şiirler söz konusu olunca işin içinden çıkılamadığı  çok oluyor. Şiirler başka dünyalar ve o başka dünyalar, gerçekle tezatta o zaman. Ve der ki “Şaşma! Çünkü şiirin yasası öyle.”

Ya şarkılar… Öyle içli ki. Öyle yürekten, yakıcı ve yakalayıcı ki kimi. Ama ya diğerleri!



Bir cadde boyunca sıralanmış evlerin penceresinden şöyle bir sessizce baksanız içeri. Hepsinde bir başka hava esmekte, başka sözler dolanmakta. Neşeli gülüşten gözyaşı dökülene, çaresizlikten falanca ülkeye kaçıncı kez gidileceğinin hatırlanmadığı; ama oradaki salaş et lokantasının kırmızı beyaz kareli örtülü masalarında baget ekmekle biftek yemek için tekrar gidilmesinin konuşulduğuna. O pencere gerilerinin her biri ayrı iklimli.  İklim derken mi? Yok, bahar, yaz, kış, güz değil o iklim.  İnsanların hayatlarının nasıl sürdüğü… Yani bir evde yeni doğmuş bebek ağlayışı yükselirken yan evde de genç tüm göçlerin zamansız addedildiği bir  kayba ağıtlar yükselebilir. Hangi kapıyı hangisinin ne zaman çalacağı belli değil.
 .


Damı uçtu uçacak, bayrak asılmış  köhne bir eve ulaşan asker dönüşü evlenecek  daha henüz yirmisindekinin kara haberi; pencerelerinin her biri nefis manzaraya  açılan yalılarda yaşayıp paparazzilerin peşinden koştuğu yirmiliklerin arabaları, giydikleri, gözlük markaları, akşam yemeğinde ödedikleri adamakıllı yüklü faturayla  bahşişin haberinin yan yana olmasıdır hayat. Yani yaş olarak aynı olup da yaşam olarak çok başka olmak değişkenliğinin gerçeğidir hayat. Dedik ya, gerçek diye. Acı, burucu. Çünkü  gerçekler öyle.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 13.04.2017

Paylaş :

Mavi Yumurta

Beyaz mı yoksa kahverengi olursa mı daha besleyicidir tartışmalarıyla kabuk rengi önem kazanmıştı şu sıra kahvaltıda tüketilen yumurtalar. Bir ara da her şeyin suçlusu bulunurlardı. Kolestrol denilince akla tanım olarak yumurta gelirdi daha ilkten. Kahvaltıların vazgeçilmezi olmayı yine de sürdürebilmiş bir besindir. Kahvaltıda, tavuk yumurtası tüketilir malum.


Bıldırcın yumurtasına düşkünler de var. Kuş yumurtalarına yani.  Hiç de tatmadım bu yüzden bıldırcın yumurtası. Kaz yumurtası da yenilirmiş; ama nerede bulunabilir ki o yumurta. Doğu Anadolu’da tabii. Kars’ta.

Kimi kuşların yumurtası  benek benek, renkli, güzel mi güzeldir. Mavi renkli kuş yumurtaları, firuze taşını andırır kuş yuvalarında. Benekliler pek bir neşelidir.


Dal parçalarından, çam ibrelerinden, çer çöpten oluşan yuvalar içindeki o mavi mavi  yumurtalar, gök boncuk rengindeki  çingi taşları andırır. Yumurtayken başka güzeldir kuşlar, kanatlanıp uçunca başka güzel.

Bir kuşu kafese  tıkmak, kanatlarını kilitlemektir o yüzden.
Kanatlarına kelepçe vurmaktır. Prangaya vurmaktır.

Devekuşu yumurtasından kaplumbağaya, sürüngenine kadar hatta kurbağasından kurtçuğuna kadar yumurta var. Yumurta, çekirdek demek. Tohum demek. Hayatın başlangıcı demek. Hayata gelecek olanların hem sığınağı hem de besini demek.

Yumurta insanlar için müthiş bir besin. Protein. Ambalajı kendiliğinden olan yani kendi saklama kabı içindeki yiyecek.

İşte o kahvaltıların vazgeçilmezi, alakoku, rafadanı, katısı, kaysısı; omletin ham maddesi, keklerin, böreklerin, köftelerin olmazsa olmazı, çok sevip sıkça yaptığımız yaz yemeği çılbırın ta kendisi yumurtaya bura pazarında rastladım. Pazarlar köy yumurtası doludur malum. En doğalı, lezzetlisi,  güzelleri de Doğu Anadolu pazarlarında kesinlikle.

Bura pazarında farklı bir yumurta ilişti gözüme. Mat yani pastel mavi. Pastel. Küçük. Hani o çift sarılı, jumbo filan diye övüle övüle allanıp pullanıp satılan cinsten değil. Bildik yumurta.

Cins tabi. Cinsi öyle yumurtanın. Mavi yumurta yumurtlayan tavuk beslerseniz follukta bulacağınız yumurtalar da haliyle mavi olacak.

Pazardaki diğerler yumurtalardan pahalıydı mavi yumurta. Mavi tabii. Farkı olmalı. Mavi demek havasından suyuna hayatın rengi demek değil midir? J Tanesi seksen beş kuruş.

Mavi yumurtalı sofralara nazar değmezmiş diledim  haşlarken J
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.06.2017, 3:27

Paylaş :

7 Haziran 2017 Çarşamba

Japon erikleri arasında bir renkli tüy yumağı; utangaç kuş


Bir anlığına karşı komşu bahçe ağacının konuğunu, muhtemelen kır kırlangıcını,

 o bir an içinde yakalayabilme fırsatım oldu.

Tek bir kare o da. İkincisi yok.

Mahcuptu, yüzünü göstermedi :)
Bu sabah, az önce çektiğim kare fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.06.2017

Paylaş :

6 Haziran 2017 Salı

Kelebeğin yaprağa uyumu...

Bugün çektim.
Ankara dışında.
Hem de çok uzakta. Saatler ve kilometrelerce uzakta.

Başlıkta çok şey anlattım.
Bu rengine ilk kez rastladığım yeşilimtırak sarı kelebeğin açıklı koyulu yeşil yapraklar arasında uyumla kayboluşu hakkında.

İkinci karede kelebek, neredeyse fark edilemeyecek.


Siz ne yazardınız?
Bunu çok merak ettim.
O yüzden daha yazmayayım dedim.
Sizin izlenimlerinizi okumak için.

İlk kare, fotoğraf gruplarımdan sonra blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.06.2017

Paylaş :

“Yağmur Gelini” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.06.2017

Paylaş :

5 Haziran 2017 Pazartesi

Bir İpeksi Pembenin Al Renginde Salınışı

Öbek halinde bir ipeksi pembe kırmızı salınış.
Zarafetin çiçek hali.
Göbeği, iğne oyası desem değil, işleme desem hiç değil, nakış desem bin katı.
Öyle zarif, öyle endamlı. Kimisi ikişer üçer halde yan yana açmış, kimisi tek.
Ama sonuçta bir öbeğin gelinciği hepsi de.
Renk desen nadir bulunanından.
Pembenin kırmızıya kaçanı, kırmızının al pembelisi.
İpek dokulu, ibrişim parıltılı.

Göbeğindeki desen, siyah ibrişimden dokuma.
Rüzgârda bir o yana bir bu yana yatarken eliyle yüzünü kapatan narin kız çocukları gibisinden kapanış.

Sonra rüzgârla öte yana eğiliş.
Her eğiliş doğruluş, bir gelinciğe açılma bir mahcup yaprakların kendini saklaması demek.

Bugün Çeşme’de, gelincik inceliğinde, rengin enderinden bir güzellikte, ipek dokumadan bir çiçek şöleni vardı; taş duvarın ötesinde.
(Her hakkı saklıdır)



Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.06.2017, 19:00

 @AcemiDemirci
Paylaş :

4 Haziran 2017 Pazar

5 Haziran ve dört gün sonrası; yani Haziran Hüznü...


Fedakarlık kavramı sadece Babam ile anlam taşır. Baba demek, fedakarlık demektir  o yüzden daha ilkten benim için. Kendini hiç düşünmemektir.


Bir daha öyle bir insan olacak mıdır dünyada, keşke…


5 Haziran, 2014 yılında Babam’ı kaybettiğimiz gün. Bugün onun en sevdiği yerdeyiz. Biraz tesadüf biraz da o tesadüfün onu mutlu edeceğini bildiğimizden değiştirmeyi bilerek istememekten.


Beş Haziran’da Babam’ı, hemen dört gün sonra da artık bana gerçek bir  kardeş olmuş Hakan’ı kaybetmek… Kardeşimin eşini. Böylesi bir hafta, zor sözcüğü ile filan tanımlanamaz. Haziran’ı hüzne çeviren bir hafta. Anlatmak zor. Zor sözcüğü orada anlamlı.


Nur içinde yatsınlar.


Dört günlük ara ile üst üste iki acı… Ve yazdırdıkları;

Haziran Hüznü adlı çalışmama;

linkinden ulaşılabilir.
(Her hakkı saklıdır)


AyşeiYasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.06.2017
acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci





Paylaş :

Tükenişler ve çıngılar!

“Bu yazım için tema olarak bolluk bereket simgesi nar çiçeklerini seçtim. Dalında ve meyveye dönüşemeden dalından düşmüş. Yani oluş ya da olmayış”


Sayıları arttıkça şehirlerin, şehirlilerin…
Kent kültürü oturmadan kentleşmenin…
Kentli olmanın tanımı, ev adresinin şehirde; ama yaşam tarzının kent kurallarının fersahlarca dışında olmasına indirgendikçe…
Kentler metropole dönüştükçe…

Sayıları azaldıkça köylerin, köylülerin…
Şehirli olmak matahmış bellenip, sırf içinde su akıyor, helâsı dışarıda değil diye vaktinde tası tarağı toplayıp, köyünü kente taşıyıp, o canım köyleri yüzüstü bırakmaların…
Kentli olmanın sadece apartmanda oturmak değil, şehrin trafiğinden, çevresini temiz tutmaya, çöpünü kapı önüne tam saatinde bırakmaktan apartman hayatında üst kattakinin alt kattakini rahatsız etmemesine, kent merkezinden mahalleye ulaşımın yeterliliğine demek olduğu sindirilmedikçe…


Şehirleşme uğruna sayısı azaldıkça tarlaların, meraların, kırların…
Vadiler parka,  göller süs havuzlarına indirgendikçe…
Yok edilenler sadece çevre, ortam değil değerler de olmaz mı?

Kim kime dumduma, “aman canım, bir kerecik de böyle oluversin” diye geçiştirilen kural çiğnemeler giderek kanıksandıkça…

Bakkallara, manavlara, kasaplara, ayakkabı tamircilerine, mahalle esnafına kıyan kıyıcı yerleşimler gün be gün çoğaldıkça altüst oluyor her şey. Ters yüz oluyor doğrular.


Doğrunun tersi eğridir. Eğriler, sanki doğruymuş gibi karşıya dikiliverince eğrilikten çıkıveriyor; doğrular sığacak yer bulamıyor.

Doğrunun tersi eğridir. Eğriler, sanki doğruymuş gibi karşıya dikiliverince eğrilikten çıkıveriyor; doğrular sığacak yer bulamıyor.
 
Bunca şey nasibini alır da bu büyümelerden saygı nasibini almaz mı? Hem de nasıl alır! Böylesi almalar şöyle dursun hele bir.
Saygı, artık sadece dilekçelerin tek sözcüklük son cümlesi.
Saygıyı kesinlikle bulabileceğimiz tek bir yer var şu sıralar. Dilekçelerin dibi. Dilekçelerin sonlanışı, dibi bulmak anlamında olmasa da şimdilerde saygı gerçekten dibi boyladı. Her türlü çöpün göz kırpmadan fırlatılıverdiği Boğaz sularını boğmuş balçıklara mı gömüldü yoksa?

Yitirmek, bir çırpıda; ama yerine bir şey koymak çırpına çırpına bile olacak şey değil bazen. Şişe sallandı mı tortular yukarı çıkmaz mı bir kere? Çalkalama; hem de sürgit, durmaksızın olursa… Bulanıklık olmaz mı o zaman? Berraklık mı? Fırsat bulamıyor ki çalkalamalardan…

Oysa saygı çok yalındı kısa süre öncesine kadar. Her an ufak tefek davranışlarla gösterilebilirdi. Otobüste yaşlı birine yer vermek olağandı. Trafikte kurallara uymak, medeni göstergelerin ilklerindendi.  Sıra beklemek, aptallık olarak algılanmazdı. Arkadan arkadan gelip ya da yandan yandan kaynak yapmak açıkgözlülük sayılmaz, yapanlar da yanlış hareketlerinden ötürü uyarılırlardı. Saygı, kurallara, haklara duyarlılıktı. Siz başkalarının haklarına duyarlı oldukça bu duyarlılık her yanda yaşar; hiçbir yerde solmaz bilinirdi.

Saygı, belki yine var; ama bu saygı, eskiden yadırgananlara, kınananlara, kaçındıklarımıza saygı. Tersyüz edilmiş bir kavram oldu yani. Hep en bilineninden ve en basitinden vereyim örneği, kapı dışına çıkınca anında görülebileceklerden. Evlerinin içi bal dök yala mantıklıların kapı dışına çıkınca sokağı çöp kutusu sanmaları mesela.

Saygı, tahammüldür. Bir şeyi yapmaya ne kadar can atsak da sıramız, hakkımız olmadan onu yapamayacağımızı bilip, hak etmeyi beklemektir.

Tahammül de saygı ile birlikte insan davranışlarından elini eteğini çeken bir kavram oluverdi. Başkalarından hep beklenirken karşıdakilerin bizden beklememesi gereken bir olgu oldu. Tahammülsüzlük, aldı başını gitti ama. Sığ diğer tüm değerler gibi.
 
Adım başı her yerde, sokağa çıktığımızda sokakta, yola çıktığımızda yolda, hastaneye gittiğimizde hastanede, metroda, doğada saygıya dair davranışlara rastlanamaması, bu kavramın giderek yok olması kargaşa demektir. Bir kere birinin hakkına saygısızlık edildiğinde  bu hali kanıksayıp tekrarlayanlar  mutlak çıkacaktır. Kestirmeden sonuç almak için. Hani kartopunun çığa dönüşmesi gibi. Saygısızlık etme albenisine kapılanlar, kar tanesinden çığa dönüşecekler büyüye büyüye. Neyin başına düşecek o çığ? Ezdikleri, yıktıkları neler olacak? Düşündük mü bunları? Düşünmekte miyiz ya?

Çığı oluşturanlar, o çığın altında kalmasalar da saygısızlık arttıkça mutlaka oluşacak başka çığların altında kalınacak... Yeter ki çığı tetikleyen çığlıklar atılmasın bir kere. Gerisi kolay. Bir çığlık, bir gümbürtüyü doğuracaktır…


  
Saygısızlık diyelim ki trafikte, kasa sırası beklemede kargaşaya yol açmakla kalmaz tek. Kargaşa çıkaranlara ya da çıkaracağı beklenen herkese duyulacak güvensizliğe yol açar. Kendi hakkına saygı gösterileceğinden emin olunamazsa, kimsenin kimseye güveni kalmaz. Güvenin olmadığı bir bünye, dolaşım sisteminin bozuk olduğu bir bünye olmaz mı?

Saygı demek,  tahammül demek; güven duymak demek öyleyse bir yerde. Sözlük sözcüğü olmuş oysa bunlar artık. Hem davranış hem de toplumsal değer ve kent kültürü olmaktan çıkmışlar. Duvarın gedik taşı olmuşlar.  Samimiyetin hiç olmadığı kofluğa bürünmüşler. Öyle ki belki haklı belki haksız yere güvensizlik duymadan edilemiyor şimdilerde çoğu şeye. İnsanından soyut kavramlara.

Saygıya giden yol, mutlak hoşgörünün eşiğinden atlar. Çocuğunuza da çocuğunuza çoğu konuda hiç benzemeyen onun sıra arkadaşına da sevgi ve saygı,  hoşgörü ile sulanacaktır yani.

Hayatımıza fidanlar dikiyoruz, çocuk adında. Yeşerecek yeni filizler ekliyoruz. Oysa o çocukların esenlik içinde yaşayabilmeleri için olmazsa olmazları da ekiyor muyuz? Ekmiyoruz galiba çoklukla.   Hatta onları biçiyoruz. Eğer orada burada hoşgörü, saygı gibi kavramlardan kırıntıların kökü, sapı kaldıysa onları da anız yakar gibi ateşe veriyoruz. Kazma kürek gidiyoruz üstlerine üstlerine böylesi dolu ve hayatı güzelliklerle kavramlarının.
 
Bu değerlerin kökünü kazırsak o tarlada bitecek olanlar ayrık otlarınca değersizlik katacak olanlardır elbet; buğday başakları değil. Peki, saygının bitmediği yerde sevgi bitecek midir? Çocuğa, doğaya, yaşlıya, dünyaya, insana ve her şeye? Sevgi hiç bitmez, emek verilmediği, sulanmadığı yerlerde. Öyle olursa eğer, sevgisizlik alır başını gider.
 
Saygısızlığın benimsenmesi, sevgisizliğin olağanlaşması yozlaşmanın kendisidir. Yozlaşmak da güzelliklere baltadır, talandır. Yangınların çıngısıdır.
Saygılarımla,
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.08.2014
 @AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci