22 Temmuz 2017 Cumartesi

Çok teşekkürler TFGK

Dün blogumda da yayınladığım "Sakız koyunları ve çobanı" konulu yine dün çektiğim karem, Türkiye Fotoğrafçılar ve Gezi Kulübü -TFGK- tarafından bana ne mutlu ki kapak resmi olarak değer görmüş.

Linki:


https://www.facebook.com/groups/1038148979561455/?fref=nf

Bu değerli fotoğraf ve gezi topluluğuna yürekten teşekkür ediyorum :)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),  22.07.2017
Paylaş :

21 Temmuz 2017 Cuma

Sakız koyunları ve çobanı

Bir batında en az iki yavru veren ve yılda en az iki kez kuzulayan
Sakız koyunları ve çobanı.

Bugün çektiğim bu kare, 

fotoğraf gruplarımda 

ve blogumda.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 21.07.2017
acmidemirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci 
Paylaş :

NOTALI ANILAR

“Çalışmama tema olarak neden bu kareleri seçtiğimi açıklamam gerek var mı?”


Dün akşam kadar yakın bir süre önce şimdi emekli; ama yıllarca Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası baş kemanı olarak sayısız konser vermiş, Ankara Devlet Konservatuarı keman hocalarından Prof.  Oktay Dalaysel’den dinlediğim anılar, dinleyenin başkalarına da aktarması gereken türden. Ne mutlu ki çok uzun yıllar o konserlerin Cumartesi saat on birde olanlarını canlı izlemiş biriyim.  Malum, çok konuşkan değilim. Bir baş kemandan dinlediklerimi, konuşarak değil yazmakla dinleteceğim o yüzden. Konu keman, senfoni orkestrası olunca  dinletmek fiiline ağırlık verip okutmak dememeye çalışıyorum bilerek. Bir dinleti tadındaki anılar, güldürüyor da bir yandan.


Bu arada çok değerli sanatçımız Prof.  Oktay Dalaysel’den hatıralarını dinlerken yazmak için izin istedim. Tebessüm ederek olur verdi. Bir kez daha çok teşekkür ederim.


Anlatacağım anıları daha önce bir yerlerde okumuş ya da dinlemişler  olabilir. Veya tanık olanlar tarafından yazılmış olması da olası. O zaman, “Gerçek centilmen bir fıkrayı ilk kez dinleyendir” lafı  uyarınca  ikinci kez dinleyecek olanların  hatırlamalarına vesile olalım öyleyse diyelim.

***

Senfoni orkestrasının ilk yılları. Başında ilk şef var. Yabancı. Ankara’da bazen de Anadolu’da konserler veriliyor. Öyle konserlerden birinde izleyiciler tüm dikkatlerini sahnedeki orkestraya yoğunlaştırmış.


Orkestra şefleri çok hareketlidir, biliriz. Zarifçe sağa sola dönerek, kollarını indirip kaldırarak,  kâh eğilerek, kâh gözlerini yumarak yönetirler onca sazı. Bu arada yüzleri orkestralarına dönük olduğundan dinleyiciler şefin yüzünü görmezler malum.


Şef, her zamanki gibi orkestrasını oldukça hareketli bir şekilde  yöneterek konseri bitiriyor. Ardından feci bir alkış kopuyor.  Orkestra izleyenleri  selamlıyor. Dinleyiciler arasında  ayakta alkışlayan bir kadın şefe sesleniyor,

 
-Çok güzel oynayıp dans ediyorsunuz. Daaa… Hep sırtınız dönük oynadınız. Ne vardı yüzünüzü biraz da bize dönüp oynasaydınız.

***

Senfoni orkestrası müzisyenleri konsere mutlaka aç çıkarmış. Ancak konser sonrası bir yerlere gidip karınlarını doyurabilirlermiş. Sahneye aç çıkılması performans ile doğrudan ilintiliymiş.

 
Her zamanki gibi yine aç çıkılan konser sonrası üst başlarını değiştirmeden siyah pantolon, beyaz gömlek ve siyah papyonlar ile bir restorana gidiliyor.


Siparişleri almak üzere masaya gelen garsonun üstü başı da  orkestra üyelerininkiyle aynı. Siyah pantolon, beyaz gömlek ve siyah papyon. Gülümseyerek masadaki orkestra mensuplarına yaklaşıyor ve soruyor,
-Garsonluk kursunu bitiren kursiyerlersiniz değil mi? Kutlamaya geldiniz tabii; o zaman hoş geldiniz çömezler.

Orkestra üyeleri hiç bozuntuya vermeyip siparişlerini veriyor.

***
Bir Asya ülkesinde konser verilecek. Otuz yıl kadar önce. Müzik, sanat konusunda her ne kadar çokça bilgili, duyarlıysa da henüz hiç gelişmemiş yönleri olan bir ülke burası. Önce uçak ile başkente oradan da on dört saat boyunca karayolu ile konser verilecek şehre gidilecek.


Otobüs yolculuğunda mola vermek büyük sıkıntı. Çünkü alışıldık temizlik anlayışı ve kurallarının geçerli olduğu tek bir tesis yok burada henüz. Yolda bir benzinci var, tek orada fayans kullanılmış diye mola yeri orası olacak. Ve beklenen mola geliyor.


Tesisin el yüz yıkanacak yeri çok eskilerden bildiğimiz kare beyaz fayansla döşeli. Lavabolar da var. Ama o ne? Musluklar sökülüp alınmış. Götürülmüş. Bu durum, o an için oralarda musluk üretimi yapılmadığından ve ülkeye bu tür malzeme girdisi de olmadığından olağanmış.


Beyaz fayanslı mola yerinde fayanslar memnuniyet uyandırırken eller yıkanamadan çıkılıyor lavabolardan.
***

Antalya’da bir konser verilecek. Açık havada. Bir havuzun kenarında.


Orkestra konsere başlıyor. O an havuzdaki tüm kurbağalar da vıraklamaya başlıyor. Orkestra, kurbağa sesini bastırmak için daha yüksek perdeden çalıyor. Kurbağalar nazire yaparcasına daha da yükseltiyor seslerini bu kez.


Konser boyunca bu böyle sürüp gidiyor. Konser bitiyor, kurbağalar vıraklamayı kesiyor. Orkestra, tüm müzik yaşamları boyunca aldıkları en ilginç ve unutulamayacak alkış olarak hatırlıyor kurbağaların kendilerine eşlikte bulunmalarını.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.07.2017

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci

Paylaş :

Kaç “Ah” sonra bir “Oh”?

“Bu çalışmama tema olarak bazen “ah” bazen de “ohh” diye ferah bir nefes aldıran anlardan oluşan, her zamanki gibi yine yalnızca kendi çektiklerimden  kareler seçtim.”

Mutluluk, derin sözcük. Herkesin avcısı olduğu kavram. Usta avcılık, ille ıskalamamak değil kavramı nasıl biçimlendirdiğimiz konu mutluluk olduğunda. Erişilemez, Kaf Dağı ötesi bir olgu olarak benimsemişsek mutluluğu, o zaman  biz kendimizi o kavrama av yapmışızdır. Yok eğer iç açan bir gülümsemeye, sabahları duyulan günaydınlara, yeni açmış çiçeklere kadar mutluluğun anlamını yüklemişsek, avdan elimiz boş dönmeyeceğizdir.  Yani aranılıp durulan mutluluğun sırrı, görmekte saklı bir yerde.

Bizi ne mutlu eder ya da mutsuz? Masal kitaplarındaki iyilik perisinin sopasının sallanışıyla ortalıkta yıldızların yanıp sönmesini mi bekliyoruz kapıyı çalanın mutluluk olduğunu anlamak için? Böylesi mutluluk yalnızca masallarda. Dünya sayfalarında elinde sopasıyla  periler gezinmez. Onlar çocukluğumuz kitaplarında tozlanmakta.

Asıl adı Amantine Lucile Aurore Dupin ya da Barones Dudevant olsa da George Sand takma erkek adını kullanan 19. Yüzyıl Fransız kadın yazara göre mutluluk, hemen yanı başımızdaymış. Elimizi uzatmak yeterliymiş sahip olabilmek için. Kendisi uzanıp alabilmiş peki dalından toplanılmayı bekleyen adı mutluluk olan meyveyi? Hayat öyküsü  hiç de mutlu olmadığını gösteriyor.

Mutluluğun çok uzak bir liman olduğundan yakınanlar en eski çağlardan bugüne  azımsanmayacak çoklukta olmuş hep. Mutlu eden ölçütler herkese göre değişirken değişmeyen ilk koşul, önce karnın tok, sırtın pek olması. Oysa her karnı tok, sırtı pek de mutlu olamıyor malum. Karnın tokluğu,  düşlenenlere doygunluk anlamına gelmiyor. Formülü filan da yok mutluluğun, matematik denklemi gibi. Çünkü değişkeni çok. Ve mutluluk yoluna nerden çıkılırsa çıkılsın varış insanın kendi içi.

Mutluluk, anın “ah yerine” “oh çekerek” geçmesi aslında; basite indirgenmiş haliyle. Soluğun iç yakarak değil içe çekilerek alınması. Hayatı zor kılan her türlü güçlük aşılmış olsa, geçim sıkıntısı çekilmese de hissedilen  bir boşluk olabilir. Özlem, henüz ulaşılamamış olanlara ise o zaman anlar “ah” ile doludur. Oh çekmek uzaktır.  Oysa “ah” çekmekteyken aslında “oh” çekmeye bir harf uzakta olduğumuzu bilmekte miyiz?  Olağandışı koşulları göz önüne almazsak.

Mutsuzluğun mayası erişemediklerimizse, o an gerisinde mutluluğun saklandığı  kilitli bir kapının önünde gibiyizdir. Anahtar elimizde.  Ama ya anahtarı ters yöne çeviriyorsak! O tek harflik farkın tanımı bu terslik olmasın sakın?

Evet, elimizde kement, yakalanamaz bir yılkı gibi peşinde olduğumuz mutluluk avında çok uğraşlar vermiş olabiliriz.  Öyle ki yorgun düşüp pes bile etmiş olabiliriz. Ama keşke yaptığımız onca  şey, yerinde şeyler olsaydı. Pes, o zaman hakkıyla pes edilmişlik olabilirdi. Boşa kürek çekmişsek ya?

Mutlu olabilmek için önce ne istediğimizi  bilmek ve gerektiğinde anlatabilmek  gerek. Çok mu karmaşık yapıdayız yoksa bunu başarmak için? Oysa yakınlarda gazetede haberini okuduğumuz  bir köpek başarmış bunu mesela. Kendisine çarpıp kaçan bir  araç nedeniyle arka bacaklarını kullanamayan köpek, sürüne sürüne  gidip  yardım istediğini anlatabilmiş.

Tutunacak bir şeyi olmayanları sel suyu gibi önüne katıp sürükleyen hayattan istediğimiz, o sele kapılmamak; sağlam bir dal bulup tutunmak. Sakin bir kıyımızın olması.  Yani ya sel ya dal seçimini yapabilmiş olmak. Sel; yani mutsuzluk ve dal; yani mutluluk.

Bir dala tutunmak, ilk adım. Mutluluk tek adımlık değil oysa. Hayat da hep tatlı şırıltılarla  durgun akan bir nehir değil. Bulandığı olur. Çamurlu akar. Ama her bulanık su sonunda durulur. Er geç suyun berraklaşacağı bilinmekteyse… Gecenin fermanının güneşin elinde olduğu unutulmazsa… Bekleyip sabretmek bilinirse tabii mutluluk meyvesi devşirilebilir… Hayat meltemli iklim değil tek.

Mutluluk, merdiven  çıkarak varılan bir doruksa çürük basamaklar oyalayabilir. Basamak yoksa yapmak gerekebilir. Her şey emek ister. Uğraşların zaman aldığı unutulmazsa eğer, her basamakla hedeflenene bir adım daha yaklaşılacağı da unutulmayacaktır.

Bir dala tutunmayı istemek, yaşam sevinci aslında. Bir renk demetini andıran hayatın hangi rengine takılıyorsa gözümüz, onu yaşamaya hevesliyizdir. Siyaha, griye ya da sarıya takılan gözler,  mutluluğun rengini çok arayacaklardır daha.

Derleyip toplamayı murat ettiğimiz demetler var… Buna kalkışmışken  dikenlerin batması, ısırganların dalaması var… Isırgan yangısı, diken acısına  rağmen muradından kederine hayat bahçesinin her türlü kavramla dolu olduğunun bilincindeysek kolay kolay mutsuz olmayız o zaman. Yani mutluluk yemeğinin de tadı tuzu olacak elbette. Lezzeti sağlayan baş unsurlardan biri de  kara biber değil midir tariflerde? Sırf şeker, bal değil acı biber de  olabilecektir o halde mutluluk terkibinde. Eğer böylesi bir kavrayıştaysak çekeceğiniz “oh” olur.  Yok dünyadaki tüm dikenleri reddederek çalısız  bahçe istiyorsak çekeğimiz kuşkusuz “ah” olacak. Belirleyicisi biziz çoğu zaman o değişken tek harfi yani.

Çiçekli dalımıza uzanmışken elimizde batan diken nedeniyle cayacak mıyız uzanmaktan? Kaçacak mıyız  bahçeden? Diken acısının geçmesini beklemeli mi yoksa alıp başı uzaklaşmalı mı? Nasıl yakalanacak o zaman selden kaçarken tutulacak dal?

Zaman zaman hayatın gerçeklerinden kaçmak insanca bir tutum tabii. Sürekli kaçmaktan kaçmalı ama asıl. Hem nereye kadar kaçmak? Biz zorlukların önüne dikilip onlara geçit vermemeyi bellemedikçe  zorluklar bizim karşımıza dikildiğinde  nasıl baş edeceğiz onlarla? Zora kafa tutmak evla yani. Sonunda zor bizi alt etse bile. Zora kafa tutan, önünde sonunda onu yener. İlkinde olmasa da. Kaç başarısız deney sonucu bulunmuş icatlar olduğunu bilmez miyiz? Tarihte  olmuş bitmişleri ya?

O zaman zorluklar “ah” ise, zorlukların üstesinden gelmek “oh”.  Yani mutluluğun kısa sözü. Ve bir “oh” çekmenin bedeli belki de kim bilir kaç “ah” çekmeyi hayatın avucuna saymakla olabilir. Ama hep ah çekmek mi yoksa onca ahtan sonra sıranın oh çekmeye gelmesi mi? Mutluluk, işte bunun  tercihinde.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.05.2016

Paylaş :

KAPANLAR

“Bu çalışmamda bir anlamda köşeye sıkışmış, zorda kalmış yani kapana kısılmış hissinde olanlardan bahsettiğim için tema olarak kapana kısılmayı çağrıştıran kareler seçtim.”


Ha kafes, ha kapan, ha kıskaç olmuş adı; ökseye yapışmış saka kuşu yakalanmışsa bir kez! Kafesin üstüne bir örtü atılmışsa…  Saka, vakti gece sansın da ötmesin diye. Ötemez, uçamaz olmuşsa o ötücü kuş…

Büyük ölçekte dünya kıskacında, orta ölçekte coğrafyanın, kültürün kapanında, küçük ölçekte ailesel şartlar kuşatmasındayız. Kapanlara yakalanmak kaçınılmaz yani. Doğmaktan sona, sağlığın her halinden varlıktan yokluğa. Bu, dünyanın ol git kuralı. Hep varmış; hep de olacak.

Bildiğin kapan işte; adı dünyadan başlayıp başka ne olursa olsun çevrelendiğimiz koşullar. Belki kafesin kilidini açmak mümkün çünkü anahtarı elimizde belki de. Ama açamıyoruz. Çıkamıyoruz. Elde değil bazı şeyleri değiştirmek. Ne dolunun değdiği ham meyveye ben düşmesini önleyebiliriz ne de akşamları aç uyuyanlardan tek tek haberdar olabiliriz. Kafesin içindeki kuş misaliyken bir kafesin tellerini, bir de o tellerin içinde kalanları biliriz tek.

Kapanlar, aslında şartlar. Doğduğun ortamdan, aileden, ana babanın maddi durumundan kültürüne; yaşadığın ikliminden ilk öğretmenine; sağlığından karşılaştığın kişilere; uğurlusundan uğursuzuna olaylara… Kimi durumlarda kıskaçlardan kaçış olamıyor. Ökseye yapışmış kuş gibi.

Bir çocuk pırıl pırıl zekâ ile de doğsa içinde olduğu şartlar onun pırıltısının üstüne toz yağdırıyorsa o çocuk ayrıksı bir tip olmaktan öte geçemeyecektir. Kimseler onu anlamayacak, anlaşılamamış olmanın yalnızlığında savrulup duracaktır.

Görmüştüm öyle bir çocuk. Her şeyiyle farklıydı. Dinleyişi, soru soruşu. Esprileri. Kaldı ki yolu bile olmayan, toz toprak içinde bir yerdi doğup büyüdüğü kasaba... Lise ikinci sınıftaydı. Babasızdı. Yoksuldu. Yalnızdı.

Bir kez ağzını açsın hemen belli ediyordu sıra dışı olduğunu. Üstün zekâlı olduğu çoktan bilinmekteymiş zaten. Annesiyle kardeşine bakabilmek için okul çıkışları bahçe çapalamaktan un çuvalı sırtlamaya, pancar sulamaya ne iş bulursa koşuyordu. Yine de derste dinlediği ile okulun en iyisiydi. Ama çantası yoktu mesela. Çantaya ihtiyacı da yoktu ya gerçi. İçine koyacak tek bir kitabı yoktu çünkü. Kitap alacak parası yoktu zira. Dersler aklına kayıtlıydı. Ne yaptı sonra, elinden tutan çıktı mı bilmiyorum. Onun kapanı, kendi koşulları bir yana onu o ortamdan çekip çıkaracakların etrafta olmamasıydı aslında. O çocuğun fark edilmesine rağmen gereğince değerlendirilememesi hepimizin kaybı.

Doğarken annesi ölenler, bir yandan anne yoksunluğu bir yandan da annesinin ölümüne neden olmak suçluluğu kıskacında. Öyle bir kıskaç ki bu, her ona seslenişte annesinin kendisini doğururken öldüğü yüzüne vurulmakta sanki. Öyle bebeklere çoklukla Yadigâr adı verilirmiş. Bir Yadigâr tanımıştım.  

O da lise öğrencisiydi. Bir ablası vardı. Çalışkandı; hem de nasıl. O yolları tozlu topraklı mahrumiyetler içindeki taşra kasabasındaki öğretmensizlikten boş geçen derslerin olduğu liseyi başarıyla bitirdi. Sonra tıp fakültesini tutturdu diye duydum. Şimdi doktor olmalı. Ve eminim artık hiçbir çocuğa Yadigâr adı konulmasın diye çabalıyordur.

Yadigâr mükemmel bir öğrenciydi. Suskundu; ama ara ara aniden ağlama krizleri olurmuş annesinin ölümü  nedeniyle suçluluk duygusu taşıdığından. İçe kapanıkmış. Annesini nasıl ve ne zaman kaybettiğini yüzüne hep vuran bir ismi oldukça belli ki adıyla her çağrıldığında içi yanıyordu. Yadigâr’ın adı, Yadigâr’a kapandı.

Bir yuva kurmak, yuva kuracak yaşa gelmişler için olağan şey. Hiçbir yuva yıkılsın, mutsuz olunsun diye kurulmaz. Ancak kimileyin mutlu bir yuvayı bir kaza yıkar geçer. Kimileyin de o eşikten atlandıktan sonra karşıda bambaşka biri bulunabilir. Yuvaya değil kapana girilmiş gibi hissedilebilir. Öyle bir yeni gelin tanımıştım. Yine  yoları tozlu o kasabada.

Gencecikti. Varlıklı bir ailenin kızıydı. Bir de sevimliydi ki bebeği. Kız güzeldi de her gün gözü mor, dudağı patlak, kaşı kanamakta, alnı şişmiş olduğundan güzelliği anlaşılamıyordu. Gün geçmiyordu ki kayınvalidesi ile kocasının yoktan yere attıkları dayakları sineye çekmek zorunda kalmasın. Annesiyle babası, kızlarının neler çektiğini biliyordu; ama hiç ses etmiyorlardı. Adet öyleydi. Oturduğu sedirde evirip çevirdiği alyansına düşen gözyaşlarını görmüştüm birkaç kez. Vücut diliyle ne anlatmak istediği çok açıktı yeni gelinin. Kapanını evirip çeviriyordu.

Kapanlar, iç içe.  Dışta, kutbundan ekvatoru, çölü, bataklığına birinden birinde yaşadığımız dünya büyük kapanı. Onun altında insanların kendini unuttuğu, zamanı yutan metropol, yoksul kasaba, dağ başında kardan yolu sekiz ay kapalı köyler gibi ortamların kapanı. Onun da altında içine doğulan koşullar. Diyelim ki kendisi daha çocukken kucağında bebesi ile üniversite öğrencilerine gıptayla bakan çocuk gelinler. Kim bilir ne sorunların, sırların üstünün örtüldüğü bazı aile ortamları…  Belki çocuktan anneye dayak kötek, şiddet… Belki babaları annelerini hayattan koparınca, anne mezara baba hapse giderken yetimhaneye verilmiş boy boy kardeşler…  Belki kimselerin başına gelmeyesice alışkanlıkları olan  ana babanın çocuğu olarak krizle doğma… Sonra da kaç katman olduğunu bizim de bilmediğimiz iç dünyamızın kapanındayken açık açık kendi dilimiz ile anlatamadıklarımızı şarkılar söylüyor bizim yerimize bazen. Az önce açık camından bas bas bağırtılı müzik yayılan arabadan duyup bu yazıyı yazmama sebep olan “Anlatamam derdimi kimseye…….” diye başlayan şarkı gibi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.06.2017, 15:58
 @AcemiDemirci


Paylaş :

Geçmiş olsun Ege...

Kandilli Rasathanesi'nin  7 şiddetinde olarak açıkladığı depremin yaşandığı Ege'deki her yere geçmiş olsun.

Allah beterinden korusun.

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
Paylaş :

20 Temmuz 2017 Perşembe

Pencereli pencere

Dün çektiğim bu kare,

 Eski Evler eski Pencereler ve balkonlar 

- Old Houses old Windowa and balconies-

fotoğraf grubumda 

ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 20.07.2017
 @AcemiDemirci 
Paylaş :

BURALAR, 2017

Burada başı karlı dağlar yok. “Olsun, deniz var ya” diyen olursa da deniz suyundan içerek suya kanan yok. Başı karlı dağlar su demek. Deniz mi? Sulu çöl. İçilmez. Ama susuzluktan ölünür bile kenarında… Neresi mi anlattığım buralar? İzmir yakınları. Diyelim ki Çeşme olsun.

Başı karlı, bin bir çiçekli dağlarının eteklerinden, gürül gürül nehirlerin kıvrıla kıvrıla aktığı hala meralı, meraları da koyun, büyükbaş hayvan sürülü, kuşları, ender rastlanan çiçekleri, hele de Ege’den zengin türde otları, çirişlerin, ışgınların açtığı o tertemiz havalı köylerden, yerlerden bin beş yüz kilometre belki daha uzaktan hurcunu, çıkınını, dengini yüklenip buralara göç edenler var ya, hemen geri dönsünler. Suya doğru. Karlı dağlardan, onca efsane nehrin sularından  kopup susuzluğa göç mü olur? Kirli havaya, her şeyiyle tükenmekte olan yerlere?
Buralarda su zaten kıttı. Şu an yazdığım noktayı besleyen su damarı mesela, iki yıl sonra kuruyacak. O su kaynağının ömrü iki yıl daha var olsa olsa. Diş fırçalanamıyor bu su ile. Deniz suyu karışık. Tuzlu. Belki kükürt ya da böylesi başka şeylerle de çeşnili. Yakınlardaki bir sitenin su ihtiyacı epeydir tankerlerle doldurmaca, taşımaca usulüyle sağlanıyor. İki yıl belki ona da kalmaz burası da öyle olacak.  Buralar küçük yerler. Kendi halindeydi otuz yıl önce daha. Şimdi kuş bile kalmadı. İnsan ayağı, insan eli böyle maharetli işte!

Tüm Türkiye’yi alacak yer değil bu küçücük alanlar. Buraya gelen de sırf o kentin adı için, İzmir adı için  gelmiyor. Ege ya da İzmir diye çıkıyor yola da aslında İzmir diye çıktığından değil. Çünkü Ege bir zihniyet. Çalışmanın, göz önündeki  otundan dağdaki sahipsiz ağaca değerlendirmenin bakışı, anlayışı. Bir zihniyetten başka zihniyete kaçıyor aslında buraya koşturanlar. Ama kendini getirirken beraberinde anlayışını, alışkanlıklarını da getiriyor. Vurdulu kırdılı mı onun oralar, burada da böyle sürüp gidiyor. Kendinden kaçtığı her türlü adeti, geleneğini bu kez kaçtığı yere taşıyor. Güya kaçmıştı o anlayıştan. Ve buralara oluyor olan sonrasında. Buralılara bir de haliyle. Her konuda. Doğasına, denizine, suyuna, çalılığına dek kan ağlıyor sonra ne var ne yoksa.

Eskiden bura pazarlarında hile hurda olmazdı. Çünkü bir satıcının alıcıları hep aynı kişilerdi. Ancak bir anlamsız, yok edici moda peyda olup da buraya talancı akın başlayınca tarladaki domatesler sanki metropol marketine seralardan gelmişten farksız oldu. Çünkü iki dönüm tarladan kalkan domates eğer gelişimini hızlandıracak şeyler verilmezse giderek artan o kalabalığa yetmez. Kalabalık da pazar demek. Yani satış.


Bu yıl tadı yok buraların. Hiç tadı yok. Trafik var. Sanki metropol bu eskiden köy olan yerler. Su yok. Kokmuş her yan. Kirli. Etraf konserve kutusundan, camı, tenekesi, plastiği her türlü şişesinden, kutusundan, oraya buraya takılıp kalmış ya da yerlerde uçuşan poşetinden, battaniyesinden, giysisinden, nerede olursa yakılıp külleri bırakılmış mangal atıklarından, yolun kenarındaki palmiyelerin dibinde uluorta yapılıp etrafı dumana boğan mangal partilerinden boğulmuş halde. Her yandan sökün edip gelenlerin sağlı sollu kuralsızca park ettiği kamyonundan, minibüsünden otomobiline araçlardan yolun tıkanıp seyirdeki araçların geçememesinden Çeşme’ye on dakika bile sürmeyen yol, yarım saatte alınamıyor.  Eskiden köyde bir bakkalımız varken şimdi neredeyse her marketten bir tane açılmış halde.
Çeşme otel dolmuş. Zaten her yıl birkaç arka sokak, cadde eklenirdi üzeri o kış yapılıp bitirilivermiş evlerle dolu.  Oteller de, evler de, onca günübirlik gelen de suya ihtiyaç duymayacak mı? Şimdi her yan alabildiğine otel, otel, otel. İyi de su nerede? Hangi su yetecek onlara? Burada başı karlı dağlar mı var? Nehirler mi var? Bir nehir vardı; on yıl öncesine dek akardı, denize kavuşurdu.  Şimdi betonlandı yatağı. Denize açılan ağzında su var; ama deniz suyu. Tuzlu su. Yirmi metre ötesinde yatak kademe yapıp yarım metreden fazla yükseltiye dönüşüyor. O yükseltili kısım boz beton. Ama nehrin denize açılan ağzı deniz suyuyla haliyle dolunca sanki görüntüde nehir denize akıyor gibi. Kandırmaca gibi.

Buralar hiiiççç böyle değildi; şimdilerde çok yazık ki böyle oldu. Oysa buralar böyle yozlaştırılmasa da gözü kapalı geride bırakılıp kaçılan yerler buralara benzetilse, buralar gibi yapılsa… Biraz anlayışta filan törpülenme olsa… Diyelim ki en hafifinden örneklerle her ele geçen sağa sola fırlatılmasa… Bir tuhaf salgın olan ve bana kalırsa dumanı nedeniyle bir tür tiryakiliği andıran mangal deliliğinin etrafa kirlilik verdiği ve her yerde yapılamayacağı, yolda mesela,  artık fark edilse… Buraya güneş batırmak gibi şiirsel, romantik, şairane bir amaçla gelip de o şairane anlayıştan hemencecik sıyrılıp ortalığı ise dumana, pis kokuya hatta zehre bulayan mangalını yakıp, ardıçları, makilikleri, kekikleri, sakız çalılarını, kantaronları ve daha nice şifalı otları kurutup sonra da güya uygarca davranırmış gibi yapıp,  içip tükettiği ne kadar kola şişesini, bilmem ne şişesini, kutusunu, karpuz kabuğunu bir poşete koyup, poşetin ağzı bağlanıp etrafa fırlatılmasa…  Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtmeseler…  Evet, sen güya çöpünü topladın, toplarmış gibi yaptın daaa… Ama o fırlattığın poşeti kim toplayacak?
  
Yani uygarlığın, arkayı birilerinin toplaması demek değil kendi arkanda toplanacak poşet ya da benzeri şey bırakmamak olduğunu bellemek lazım artık her yan yok olmadan!!!  Çöpünü bırakıyorsan da senin arkandan onu toplayacak biri olmadığını, o çöpü nasıl çıkardıysan öyle de toplayıp, çöp kutusuna atmayı bilmek demek uygarlık diye ezberlenmeli. Arabana koymaya layık görmediğin kendi çöpünü, gelecekteki nesillerin de beslenip doyacağı doğaya atarak ona layık görmenin,  uygarlığın anlamını bilenlerin gözünde senin nasıl görüneceğini hesap etmekte  uygarlık mesela…. Maganda sözcüğünün kökeninin işte bu çöp poşetleri ile ilgisini çözmekten geçer uygarlığın ilk adımı mesela…  Çöp çıkarıyorsan onu toplamanın senin görevin olduğunu ve bundan kaçışın kendinle yüzleşmekten  kaçış olduğunu anlamakta.

Tüm bunları anlamak, neyi mi anlamak? Zihniyetin ne demek olduğunu anlamak. Zihniyet işte ilkten çöpünü çöplüğe kadar taşıyıp atmak ya da atmamakla  farklılık gösteren, sonradan daha çatallaşan bir şey. Sen etrafı kirletme, çöp kutusunu kullanmayı öğren ama, o zaman etraf çöplük değil güllük olur.  Suyun ve temizliğin ilişkisi de cabası.

Bunu yapmaya önce yaşadığın yerden başlayacaksın. Yaşadığın yerden kaçıp buralara gelip de buralarda da geçtiğin her yere içi nelerle nelerle dolu poşetler fırlatmayacaksın.

Şu Ege’ye kaçmak değil de her yeri Ege yapmak zihniyeti bir yerleşseydi… Eğer hala yerleşmediyse artık kolları sıvamak için bir şeyler yapma zamanı gelmedi mi? İzmirliler başlamalı buna  öncelikle de eğer yaşadıkları yer hala yaşanır kalsın istiyorlarsa.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.07.2017, 10:59
Acemi.demnirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci

Paylaş :

18 Temmuz 2017 Salı

Demir kapılar aralandığında

Az önce. çektiğim  kare.

 Dolanırken.


Bahçe, çiçek gruplarım ve blogumda.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL  (Acemi Demirci)i 17807.2017

acmidemirci@yahoo.com.tr
 @AcemiDemirci 
Paylaş :

Karatavuk Saklambacı

Karatavuk. 

Çeşme.

Bu sabah çektiğim bu kare,

fotoğraf gruplarımda ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),

 18.07.2017

acmidemirci@yahoo.com.tr
 @AcemiDemirci 
Paylaş :

17 Temmuz 2017 Pazartesi

“KUMRU YUVASI” adlı çalışmama;

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 17.07.2017


Paylaş :

Dökmesinden dövmesine demir kapılar...

Bugün, 17.07.2017, çektiğim bu kare, 

Eski Evler eski Pencereler ve balkonlar 

-Old Houses old Windowa and balconies-

fotoğraf grubumda ve blogumda.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),

 17.07.2017

acmidemirci@yahoo.com.tr
 @AcemiDemirci 
Paylaş :

16 Temmuz 2017 Pazar

Detaylar, işçiliklerle mimari denilen kavram var olabiliyor

Dün çektiğim bu kare,

 Eski Evler eski Pencereler ve balkonlar

 -Old Houses old Windowa and balconies-

fotoğraf grubumda ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 16.07.2017

acmidemirci@yahoo.com.tr
 @AcemiDemirci 
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci